Herkes Kendi Yolunda — Anne, şu an piyasadaki durumu hayal bile edemezsin! — dedi Maksim, bir yığın evrakı sinirle karıştırarak; önce özenle üst üste koyuyor, sonra onları mutfak masasına yelpaze gibi yayıyordu. — Fiyatlar her hafta oynuyor. Eğer şimdi peşinatı yatırmazsak bu daireyi biri kapar elimizden! Lidya, oğlunun önüne soğumuş çay bardağını itti ve karşısına oturdu. Çıktıların üstünde planlar, rakamlar, ödeme tabloları gözüküyordu. Yeni binada üç odalı daire; Timofey ve Sofya için nihayet ayrı odalar. — Ne kadar eksik? — Sekiz yüz yirmi bin… — Maksim, gözlerini ovuşturdu. — Biliyorum çok ama Anya da bunalıyor artık, çocuklar büyüyor, biz hâlâ kiralardayız… Lidya oğluna bakarken hâlâ ona çocukken elinde papatyalarla geldiği günleri hatırlıyordu. Otuz iki yaşında, iki çocuklu koca adam ama kaşlarının arasındaki o çizgi hiç değişmemiş, sanki ödevini unuttuğu günlerdeki gibi. — Birikmişlerim var, hesapta duruyor. — Anne, söz veriyorum geri ödeyeceğim. Her şey biraz düzene girsin, hemen biriktirmeye başlarım. Lidya, yemek yapmaktan ve temizlikten nasır tutmuş elleriyle oğlunun elini tuttu. — Maksim, bu torunlar için. Ne ödemesi, aile paradan daha önemli. Banka şubesinde Lidya, otuz yıllık muhasebeciliğin getirdiği düzgün el yazısıyla formları dolduruyordu. Sekiz yüz yirmi bin — son yıllarda biriktirdiği neredeyse her şey. Kötü günler için, “her ihtimale karşı”, “belli mi olur” diye… Maksim gişe önünde ona sıkıca sarıldı, sıradaki kalabalığı umursamadan. — Anne, sen en iyisisin! Unutmam. Lidya sırtını okşadı. — Hadi git artık, Anya bekliyordur. …Taşınmadan sonraki ilk aylar şehrin bir ucundan öbürüne geçen ziyaretlerle geçti. Lidya “Şok”tan, “BİM”den torbalarla geliyordu: Tavuk, bulgur, yağ, bebek yoğurdu… Anya’yla perde asıyor, mobilya kuruluyor, pencere pervazlarından inşaat tozunu siliyorlardı. — Timofey, aletlerle dikkat! — diye bağırıyor, aynı anda hem perde asıyor hem elinin hamuru ile gelinini dolma yapmaya öğretiyordu. Anya telefona gömülmüş başını sallıyor, Maksim ise akşamları işten yorgun gelip hızla annesinin yemeğini yiyor ve yatak odasına çekiliyordu. — Sağ ol anne, — diyor aceleyle, — sensiz ne yapardık biz? …Altı ay sonra tanıdık numara ekranda gözüktü. — Anne, bir şey oldu… Bu ayki kredi borcu araba masrafıyla çakıştı. Otuz beş bin eksik. Lidya tek kelime fazladan etmeksizin para gönderdi. Gençlere kolay değil, minnet etmek de gerekmezdi. Ayağa kalkarlar bir gün, geri verirler — ya da vermezler. Sonuçta ailede lafı mı olur? Yıllar su gibi aktı gitti. Timofey yedi yaşına geldi ve Lidya ona uzun zamandır istediği Lego setini aldı. Sofya yeni, parıltılı, pembe elbisesiyle dans ediyordu, bir çizgi film prensesi gibi. — Babaanne, en iyisi sensin! — Sofya boynuna sarıldı, çocuk şampuanı ve karamelle kokuyordu. Her hafta sonu Lidya torunlarını ya evine getiriyor ya tiyatroya, lunaparka, buz patenine götürüyordu. Dondurma, oyuncak, kitap ne isterlerse… Eski pardösüsünün cepleri hep şeker ve ıslak mendille doluydu. Beş yıl geçti, tam anlamıyla gönüllü bir esaret içinde. Kredi ödemeleri — “anne, bu ay çok sıkışığız.” Torunla hastane işleri — “anne, işten gelemedik.” Market — “anne zaten alışverişe gidiyordun.” Teşekkür ise giderek azaldı… …Sabah mutfağının tavanındaki su lekelerine bakıyordu. Pas lekeleri sıvayı kaplamış. Evini su basmıştı, şimdi orada yaşamak imkansızdı. Oğlunu aradı. — Maksim, tamir için yardıma ihtiyacım var. Ne zaman sigortadan para alırım belirsiz… — Anne, — diye sözünü kesti Maksim, — şu an bambaşka önceliklerimiz var. Çocukların kursları, Anya’nın aldığı eğitimler… — Çok bir şey istemiyorum. Sadece usta bulmama yardım et… — Hiç vaktim yok anne, ayrıca bu kadar önemsiz bir şey için — diye üsteledi Maksim. — Sonra konuşuruz, tamam mı? Ararım ben… Telefon kapandı… Lidya telefonu masaya koydu. Ekranda geçen yılbaşı fotoğrafı vardı. O, Timofey, Sofya… Hepsi gülüyordu. O hep verdiği paraları, verdiği hafta sonlarını, harcadığı yılları düşündü. Hepsi “öncedendi.” Şimdi ise “farklı öncelikler.” Bir damla su eline düştü, buz gibi… Ertesi gün arayan Anya oldu. Zor rastlanan bu durum daha konuşmaya başlamadan heyecanını artırmıştı. — Lidya Hanım, Maksim anlattı, konuşmanızı… — diye memnuniyetsiz konuştu Anya. — Sonuçta herkes kendi sorununu kendi çözmeli. Biz de kredimizle uğraşıyoruz… Lidya neredeyse gülecekti. O kredi ki, her üç ayda bir eksik kısmını o tamamlıyordu. Peşinat desen, neredeyse tamamı onun parasıydı. — Tabii Anya, — dedi sakince. — Herkes kendi yoluna. — Aynen, Maksim de üzülmüş, siz kırıldınız diye… Kırılmadınız değil mi? — Hayır, hiç kırılmadım. Telefon kapandı… Lidya uzun uzun telefona baktı, sanki yabancı bir böcekmiş gibi. Sonra camdan bakmak istedi ama hemen vazgeçti — tozlu camın arkasında ona iyi gelecek hiçbir şey yoktu. Geceler, resmen kabuslara dönüştü. Başını tavana dikmiş, geçen beş yılını tespih çeker gibi sayıyordu. Her şeyi kendisi inşa etmişti. Oğlunda anneyi bitmeyen bir kaynak sanan güveni elleriyle beslemişti. Sabah Lidya emlak ofisini aradı. — Elimde bir arsa ve ev var, satmak istiyorum. Altı dönüm, İstanbul yakınlarında, elektriği çekilmiş. Kocasıyla yıllarca yaptıkları yazlık evdi bu. Maksim’e hamileyken diktiği elma ağaçları. Yaz akşamlarının geçtiği veranda… Bir ayda alıcı bulundu. Lidya imzaları atarken ne sattığını düşünmemeye çalıştı. Para hesaba yattı, o da hemen plan yaptı: daire tamiri, yeni birikim hesabı, acil durumlar için küçük bir kenar… Evin onarım ekibi bir hafta sonra işe başladı. Lidya ilk kez, uzun yıllar sonra, sadece kendisi için harcadı: “yarın lazım olur” diye değil, “kime yardım edeceğim” derdiyle değil. Maksim aramadı. İki hafta, üç hafta, bir ay… Lidya da aramadı. İlk telefon, tamirat bitince geldi. Yeni mutfak parlıyordu. Camlar rüzgar geçirmiyordu, sıhhi tesisat sorunsuzdu. — Anne, neden gelmiyorsun? Sofya sordu. — Yoğundum. — Neyle? — Hayatla Maksim. Kendi hayatımla. Bir hafta sonra gitti. Torunlara kitap götürdü — güzel hediyeler, ama eskisi gibi değil. Sofra sohbeti, çocukların okul durumu… Akşam yemeğine kalmadı. — Anne, cumartesi çocuklara bakar mısın? Biz Anya’yla… — Olmaz, planım var. Lidya, oğlunun yüzündeki şaşkınlığı gördü. Hâlâ anlamıyordu. Aylar akıp geçti, anladı. Annesinin desteği olmadan kredi aile bütçesinin üçte birini yutuyordu. Ücretsiz bakıcı olmadan çocuklar ortada kaldı. Lidya ise güzel faizle birikim yaptı. Yeni, kaliteli, sıcak bir kaban aldı. İki hafta termal otele gitti. Yürüyüş kursuna yazıldı. Anya’nın ailesi gibi mesafeli olmanın, arada mesafe koymanın doğru olup olmadığını düşündü. Onlar hiçbir fedakarlık yapmamıştı; kimse de onları suçlamamıştı. Belki de daima haklı olan onlardı? Torunlarla ender buluşmalar artık birer formaliteydi. Küçük hediyeler, okul muhabbeti, kısa ziyaretler… Uzun konaklama, hafta sonu gezileri — artık yoktu. Bir gün Timofey sordu: — Babaanne, neden artık parka gitmiyoruz? — Artık işlerim var, Timofeyciğim. Çocuk anlamadı ama kapıdaki Maksim sanki anlamaya başlamıştı. Lidya, yeni boyalı ve yeni eşyalarla döşenmiş evine dönüyor, güzel bir çay demliyor, yeni aldığı koltuğunda oturuyordu. Vicdan? Bazen geceleri geliyordu. Ama giderek azalıyordu. Çünkü Lidya nihayet şunu öğrenmişti: Sevgi kendini feda etmek demek değil. Hele ki kimse kıymet bilmez, görmezse… İlk kez otuz iki yıllık annelikten sonra kendini seçmişti…

Herkes Kendi Yolunda

Anne, inanamazsın, şu an emlak piyasası tam bir arapsaçı! Mert bir yığın kağıdı ellerinin arasında sinirle çevirdi; kimi zaman onları düzgünce üst üste koyuyor, kimi zamansa mutfak masasının üstüne yelpaze gibi yayıyordu. Fiyatlar her hafta uçuyor. Şimdi kapora yatırmazsak, bu evi hemen başkası kapacak.

Güldane oğlunun önüne soğumuş çaydan bir fincan sürdü ve karşısına oturdu. Kağıtlarda kat planları, rakamlar, geri ödeme çizelgeleri kayıp gidiyordu. Yeni yapılan üç odalı bir ev, Emir ve Zeynep için nihayet ayrı odalar…

Ne kadar eksik?
Sekiz yüz yirmi bin lira. Mert burnunun üzerini ovuşturdu. Biliyorum, çok para. Ama Asuman çok bunaldı, çocuklar da büyüyor, kirada kalmaktan bıktık…

Güldane oğluna baktı ve seneler öncenin papatya buketleriyle eve dönen küçük oğlanını hatırladı. Otuz iki yaşında, iki çocuk babası, ama kaşlarının arasındaki o buruşukluk değişmemiş, sanki yine ödevini bitiremeyen küçük Mert.

Biraz birikmişim var. Hesapta duruyor.
Anne, vallahi geri öderim. Her şey düzene girer girmez bir kenara koymaya başlarım.

Güldane, mutfakta yılların yorgunluğuyla sertleşmiş elleriyle oğlunun elini okşadı.

Mertciğim, bu torunların için. Geri dönüşü ne konuşuyorsun? Aile, paradan önce gelir.

Bankada belgeleri özenli, yuvarlak harflerle doldurdu Güldane. Sekiz yüz yirmi bin lira yıllarca kara gün, beklenmedik sıkıntılar için biriktirdiği neredeyse her şey idi.

Mert onu veznede sıkıca sarıldı, arkasındaki kuyruktan çekinmeden.

Sen harikasın, anne. Gerçekten. Asla unutmayacağım.

Güldane oğlunun sırtını hafifçe okşadı.

Hadi git, Asuman bekliyordur.

…Ev taşındıktan sonraki ilk aylar, şehir trafiğinde bitmeyen ringlere dönüştü, sanki zaman bir girdaba girmişti. Güldane, elinde BİM poşetleriyle gelir tavuk, bulgur, sıvı yağ, çocuk yoğurdu. Asumanla perdeleri asar, mobilya kurar, cam pervazındaki inatçı inşaat tozunu ovardı.

Emir, o tornavidayı dikkatli kullan! Perde asarken bir yandan da Asumana layıkıyla lahana dolması nasıl yapılır, onu anlatırdı.

Asuman telefonda bir şeylere göz atar, kafası bir orada bir burada. Mert ise akşamdan akşama yorgun gelir, annesinin yemeğini hızla yer, hemen odasına çekilirdi.

Sağ ol, anne, derdi alelacele. Sen olmasan ne yapardık?

…Altı ay geçti, tekrar aynı numara ekranda göründü.

Anne, ufak bir şey var… Bu ayki konut kredisi taksitiyle arabanın tamiri çakıştı. Otuz beş bin lira açığımız var.

Güldane sorgusuz sualsiz gönderdi parayı. Gençlerin durumu zor, belli; yeni harcamalara alışmaları lazım, çocuklar küçük, iş stresli. Elbet bir gün toparlarlar, öderler. Ya da ödemezler. Ailede para için hesap mı tutulur hiç?

Yıllar su gibi akıp geçti. Emir yedi yaşına bastı, Güldane ona Legodan bir set aldı; aylarca dil döktüğü tam da istediği model. Zeynep pembe, ışıltılı, tam bir çizgi film prensesi gibi elbisesiyle etrafta döne döne kutladı yeni yaşını.

Babaanne, en iyisi sensin! Zeynep şeker ve çocuk şampuanı kokarak Güldanenin boynuna sarıldı.

Her hafta sonu Güldane, ya çocukları alır kendi evine götürür, ya tiyatroya, lunaparka, buz pistine sürüklerdi. Dondurma, oyuncak, kitap kefen parası gibi cebinde eksik olmazdı. Kabanının cebinden şeker ve ıslak mendil taşı taşardı.

Beş yıl geçti; bu gönüllü, cömert esaret içinde. Kredi ödemesi için Anne, bu ay çok sıkıştık. Torunlarda hastalık Anne, iş yerinden ayrılamıyoruz. Market alışverişi Anne, zaten dışarı çıkıyorsun, uğraiver.

Artık teşekkür de nadir söylenir olmuştu…

…Bir sabah mutfağındaki tavanda paslı izleri seyretti. Üst kat su bastırmış, yaşadığı evi oturulamaz kılmıştı.

Oğlunu aradı.

Mert, onarımda yardıma ihtiyacım var. Su baskını oldu, ne zaman paramı alırım belli değil…
Anne, araya girdi Mert. Şu an tamamen başka önceliklerimiz var. Çocukların kursu, Emirin sporu, Asuman da hobi atölyesine başladı…
Çok bir şey istemiyorum. Sadece usta bulmaya yardım et. Ya da hiç değilse…
Hiç vaktim yok şimdi, anne. Hem uğraşılır iş mi Allah aşkına… Sonra görüşürüz, olur mu?

Telefon susunca…

Güldane sessizce telefonu masaya koydu. Ekranda geçen yeni yıl fotoğrafı belirdi kendisi, Emir, Zeynep; kocaman gülümsüyorlar. Oğlunun elini bile düşünmeden aldığı o paralar, torunlarına ithaf ettiği hafta sonları, zamanı, emeği, sevgisi… hepsi eskidendi. Şimdi ise başka öncelikler vardı.

Tavandan kopup eline damlayan su… Buz gibi…

Ertesi gün bu kez Asuman aradı. İşi garipti; Güldane daha telefonu açmadan tuhaf bir şey olacağını hissetti.

Güldane Hanım, Mert bana da anlattı. Sesi kaba ve soğuktu. Biliyorsunuz, herkes kendi derdini kendi çözmeli. Biz evimizi, kredimizi kendi başımıza ödedik hep…

Güldane, neredeyse kahkaha atacak gibi oldu. Kredi… Her üç ayda bir parçasını ödediği kredi. Kaporası neredeyse tamamen kendi parası olan o ev.

Tabii, Asumancığım, dedi bir karla. Herkes kendi başına.
İşte, öyle anlaştık. Mert, darılmanı istemiyor. Darılmadın değil mi?
Yok. Asla.

Telefon sustu…

Güldane cep telefonuna uzun uzun baktı, sanki hiç görmediği bir böcekmiş gibi. Sonra camın önüne geçti, hızla geri çekildi bulanık camın ardında teselli edecek hiçbir şey yoktu.

Geceler, tavandaki ağırlığın ve düşüncelerin susturamadığı sonsuz saatlere dönüştü. Güldane karanlıkta son beş yılı boncuk boncuk geriye sardı.

Her şeyi elleriyle kurmuştu; oğlunda anne sınırsız bir kaynaktır inancını da…

Sabah emlakçıya telefon açtı.

Müstakil evi, bahçeyi satmak istiyorum. Gebzede, altı dönüm, elektriği var.

O ve rahmetli eşiyle yirmi yılda yaptıkları o yazlık Emire hamileyken ektiği elma ağaçları Balkonunda geçirilen tüm yaz akşamları…

Bir ayda müşteri çıktı. Güldane belgeleri imzalarken içini zor tuttu, ne sattığını düşünmemeye özen gösterdi. Paralar hesabına düşünce hepsini tek tek planladı: evi tamir, yeni mevduat, biraz da acil durum parası.

Bir hafta sonra ustalar daireye taşındı. Güldane; fayansı, boya rengini, bataryalarını kendi seçti. Yıllar sonra ilk kez sadece kendisi için harcadı; ne kara gün için ayırdı, ne kimse ister mi diye düşündü.

Mert aramadı. İki hafta, üç hafta, bir ay… Güldane de sessizdi.

İlk telefon yeniden yapılmış mutfağında, pencereyi süsleyen perdeleriyle otururken geldi. Artık uçuşan perdeler yok, paslı tomar olmaktan çıkmıştı borular.

Anne, neden gelmiyorsun? Zeynep seni sordu.
Yoğundum.
Neyle?
Hayatla, Mert. Kendi hayatımla.

Bir hafta sonra gitti. Torunlara birer kitap götürdü güzel ama abartısız hediyeler. İki saat çay içip havadan sudan, Emirin okulundan konuştu. Akşam yemeğine kalmadı.

Anne, cumartesi çocuklara bakar mısın? Asumanla
Hayır, olmaz. Planlarım var.

Mertin yüzüne bir gölge indi, anlamadı. Henüz anlamamıştı.

Aylar geçti, yavaş yavaş, sancıyla anladı. Annesiz kredi taksiti evin bütçesini adeta yuttu. Bedava bakıcı olmadığı için kimseye bırakılmayan çocukların yükü omuzlarda ağırlaştı.

Güldane bu sırada güzel faizi olan bir birikim hesabı açtı. Kendine yeni, sıcak bir kaban aldı. İki hafta kaplıcada tatil yaptı. Kuzey yürüyüşü kursuna gitti.

Asumanın annesi ve babasının kayıtsızlığını düşünmeden edemedi. Bayramlarda kibarlık ziyaretleri, nöbetleşe ufak tefek tebrikler, asla para yardımı, asla fedakarlık ve hiçbir suçlama, hiçbir beklenti.

Belki de en doğrusu buydu.

Torunlarla nadiren görüşmek sıradan bir ritüele döndü. Güldane gelir, ufak bir hediye verir, okuldan, arkadaşlardan konuşur, iki saat sonra çıkardı. Artık geceye kalmaz, çocukları hafta sonu almazdı.

Bir gün Emir hafifçe seslendi:

Babaanne, neden bizi artık parka götürmüyorsun?
Babaannenin işleri var, Emirciğim.

Çocuk şaşırdı, anlamadı. Ama kapı aralığında bekleyen Mertin gözlerinde yeni yeni bir kavrayış doğuyordu.

Güldane onarılmış evine dönerdi. Taze boya kokusu, yeni mobilya Güzel bir çay demler, o yazlıktan kazandığı parayla aldığı rahat koltuğa otururdu.

Vicdan? Gece usulca yaklaşırdı, ama gittikçe az. Çünkü sonunda Güldane, çok basit bir gerçeği öğrendi: Sevgi, kendini tamamen eritmek demek değildir. Hele ki kimse anlamıyor, değer vermiyorsa.

İlk defa otuz iki yıllık anneliğinde, kendini seçti.

Rate article
Lifequest
Herkes Kendi Yolunda — Anne, şu an piyasadaki durumu hayal bile edemezsin! — dedi Maksim, bir yığın evrakı sinirle karıştırarak; önce özenle üst üste koyuyor, sonra onları mutfak masasına yelpaze gibi yayıyordu. — Fiyatlar her hafta oynuyor. Eğer şimdi peşinatı yatırmazsak bu daireyi biri kapar elimizden! Lidya, oğlunun önüne soğumuş çay bardağını itti ve karşısına oturdu. Çıktıların üstünde planlar, rakamlar, ödeme tabloları gözüküyordu. Yeni binada üç odalı daire; Timofey ve Sofya için nihayet ayrı odalar. — Ne kadar eksik? — Sekiz yüz yirmi bin… — Maksim, gözlerini ovuşturdu. — Biliyorum çok ama Anya da bunalıyor artık, çocuklar büyüyor, biz hâlâ kiralardayız… Lidya oğluna bakarken hâlâ ona çocukken elinde papatyalarla geldiği günleri hatırlıyordu. Otuz iki yaşında, iki çocuklu koca adam ama kaşlarının arasındaki o çizgi hiç değişmemiş, sanki ödevini unuttuğu günlerdeki gibi. — Birikmişlerim var, hesapta duruyor. — Anne, söz veriyorum geri ödeyeceğim. Her şey biraz düzene girsin, hemen biriktirmeye başlarım. Lidya, yemek yapmaktan ve temizlikten nasır tutmuş elleriyle oğlunun elini tuttu. — Maksim, bu torunlar için. Ne ödemesi, aile paradan daha önemli. Banka şubesinde Lidya, otuz yıllık muhasebeciliğin getirdiği düzgün el yazısıyla formları dolduruyordu. Sekiz yüz yirmi bin — son yıllarda biriktirdiği neredeyse her şey. Kötü günler için, “her ihtimale karşı”, “belli mi olur” diye… Maksim gişe önünde ona sıkıca sarıldı, sıradaki kalabalığı umursamadan. — Anne, sen en iyisisin! Unutmam. Lidya sırtını okşadı. — Hadi git artık, Anya bekliyordur. …Taşınmadan sonraki ilk aylar şehrin bir ucundan öbürüne geçen ziyaretlerle geçti. Lidya “Şok”tan, “BİM”den torbalarla geliyordu: Tavuk, bulgur, yağ, bebek yoğurdu… Anya’yla perde asıyor, mobilya kuruluyor, pencere pervazlarından inşaat tozunu siliyorlardı. — Timofey, aletlerle dikkat! — diye bağırıyor, aynı anda hem perde asıyor hem elinin hamuru ile gelinini dolma yapmaya öğretiyordu. Anya telefona gömülmüş başını sallıyor, Maksim ise akşamları işten yorgun gelip hızla annesinin yemeğini yiyor ve yatak odasına çekiliyordu. — Sağ ol anne, — diyor aceleyle, — sensiz ne yapardık biz? …Altı ay sonra tanıdık numara ekranda gözüktü. — Anne, bir şey oldu… Bu ayki kredi borcu araba masrafıyla çakıştı. Otuz beş bin eksik. Lidya tek kelime fazladan etmeksizin para gönderdi. Gençlere kolay değil, minnet etmek de gerekmezdi. Ayağa kalkarlar bir gün, geri verirler — ya da vermezler. Sonuçta ailede lafı mı olur? Yıllar su gibi aktı gitti. Timofey yedi yaşına geldi ve Lidya ona uzun zamandır istediği Lego setini aldı. Sofya yeni, parıltılı, pembe elbisesiyle dans ediyordu, bir çizgi film prensesi gibi. — Babaanne, en iyisi sensin! — Sofya boynuna sarıldı, çocuk şampuanı ve karamelle kokuyordu. Her hafta sonu Lidya torunlarını ya evine getiriyor ya tiyatroya, lunaparka, buz patenine götürüyordu. Dondurma, oyuncak, kitap ne isterlerse… Eski pardösüsünün cepleri hep şeker ve ıslak mendille doluydu. Beş yıl geçti, tam anlamıyla gönüllü bir esaret içinde. Kredi ödemeleri — “anne, bu ay çok sıkışığız.” Torunla hastane işleri — “anne, işten gelemedik.” Market — “anne zaten alışverişe gidiyordun.” Teşekkür ise giderek azaldı… …Sabah mutfağının tavanındaki su lekelerine bakıyordu. Pas lekeleri sıvayı kaplamış. Evini su basmıştı, şimdi orada yaşamak imkansızdı. Oğlunu aradı. — Maksim, tamir için yardıma ihtiyacım var. Ne zaman sigortadan para alırım belirsiz… — Anne, — diye sözünü kesti Maksim, — şu an bambaşka önceliklerimiz var. Çocukların kursları, Anya’nın aldığı eğitimler… — Çok bir şey istemiyorum. Sadece usta bulmama yardım et… — Hiç vaktim yok anne, ayrıca bu kadar önemsiz bir şey için — diye üsteledi Maksim. — Sonra konuşuruz, tamam mı? Ararım ben… Telefon kapandı… Lidya telefonu masaya koydu. Ekranda geçen yılbaşı fotoğrafı vardı. O, Timofey, Sofya… Hepsi gülüyordu. O hep verdiği paraları, verdiği hafta sonlarını, harcadığı yılları düşündü. Hepsi “öncedendi.” Şimdi ise “farklı öncelikler.” Bir damla su eline düştü, buz gibi… Ertesi gün arayan Anya oldu. Zor rastlanan bu durum daha konuşmaya başlamadan heyecanını artırmıştı. — Lidya Hanım, Maksim anlattı, konuşmanızı… — diye memnuniyetsiz konuştu Anya. — Sonuçta herkes kendi sorununu kendi çözmeli. Biz de kredimizle uğraşıyoruz… Lidya neredeyse gülecekti. O kredi ki, her üç ayda bir eksik kısmını o tamamlıyordu. Peşinat desen, neredeyse tamamı onun parasıydı. — Tabii Anya, — dedi sakince. — Herkes kendi yoluna. — Aynen, Maksim de üzülmüş, siz kırıldınız diye… Kırılmadınız değil mi? — Hayır, hiç kırılmadım. Telefon kapandı… Lidya uzun uzun telefona baktı, sanki yabancı bir böcekmiş gibi. Sonra camdan bakmak istedi ama hemen vazgeçti — tozlu camın arkasında ona iyi gelecek hiçbir şey yoktu. Geceler, resmen kabuslara dönüştü. Başını tavana dikmiş, geçen beş yılını tespih çeker gibi sayıyordu. Her şeyi kendisi inşa etmişti. Oğlunda anneyi bitmeyen bir kaynak sanan güveni elleriyle beslemişti. Sabah Lidya emlak ofisini aradı. — Elimde bir arsa ve ev var, satmak istiyorum. Altı dönüm, İstanbul yakınlarında, elektriği çekilmiş. Kocasıyla yıllarca yaptıkları yazlık evdi bu. Maksim’e hamileyken diktiği elma ağaçları. Yaz akşamlarının geçtiği veranda… Bir ayda alıcı bulundu. Lidya imzaları atarken ne sattığını düşünmemeye çalıştı. Para hesaba yattı, o da hemen plan yaptı: daire tamiri, yeni birikim hesabı, acil durumlar için küçük bir kenar… Evin onarım ekibi bir hafta sonra işe başladı. Lidya ilk kez, uzun yıllar sonra, sadece kendisi için harcadı: “yarın lazım olur” diye değil, “kime yardım edeceğim” derdiyle değil. Maksim aramadı. İki hafta, üç hafta, bir ay… Lidya da aramadı. İlk telefon, tamirat bitince geldi. Yeni mutfak parlıyordu. Camlar rüzgar geçirmiyordu, sıhhi tesisat sorunsuzdu. — Anne, neden gelmiyorsun? Sofya sordu. — Yoğundum. — Neyle? — Hayatla Maksim. Kendi hayatımla. Bir hafta sonra gitti. Torunlara kitap götürdü — güzel hediyeler, ama eskisi gibi değil. Sofra sohbeti, çocukların okul durumu… Akşam yemeğine kalmadı. — Anne, cumartesi çocuklara bakar mısın? Biz Anya’yla… — Olmaz, planım var. Lidya, oğlunun yüzündeki şaşkınlığı gördü. Hâlâ anlamıyordu. Aylar akıp geçti, anladı. Annesinin desteği olmadan kredi aile bütçesinin üçte birini yutuyordu. Ücretsiz bakıcı olmadan çocuklar ortada kaldı. Lidya ise güzel faizle birikim yaptı. Yeni, kaliteli, sıcak bir kaban aldı. İki hafta termal otele gitti. Yürüyüş kursuna yazıldı. Anya’nın ailesi gibi mesafeli olmanın, arada mesafe koymanın doğru olup olmadığını düşündü. Onlar hiçbir fedakarlık yapmamıştı; kimse de onları suçlamamıştı. Belki de daima haklı olan onlardı? Torunlarla ender buluşmalar artık birer formaliteydi. Küçük hediyeler, okul muhabbeti, kısa ziyaretler… Uzun konaklama, hafta sonu gezileri — artık yoktu. Bir gün Timofey sordu: — Babaanne, neden artık parka gitmiyoruz? — Artık işlerim var, Timofeyciğim. Çocuk anlamadı ama kapıdaki Maksim sanki anlamaya başlamıştı. Lidya, yeni boyalı ve yeni eşyalarla döşenmiş evine dönüyor, güzel bir çay demliyor, yeni aldığı koltuğunda oturuyordu. Vicdan? Bazen geceleri geliyordu. Ama giderek azalıyordu. Çünkü Lidya nihayet şunu öğrenmişti: Sevgi kendini feda etmek demek değil. Hele ki kimse kıymet bilmez, görmezse… İlk kez otuz iki yıllık annelikten sonra kendini seçmişti…