Kızım, şapkanı tak, dışarısı buz gibi. Hasta olacaksın bak.
Asuman elinde mavi ponponlu örgü bereyi kızına uzattı. Ayşe, bu beriyi geçen ay beğenip özellikle seçmişti mağazada.
Bana karışma! Annem sen değilsin, anladın mı?
Ayşenin sesi bütün antreyi inletti bir anda. Bereyi öyle bir öfkeyle yere fırlattı ki, sanki zehirliymiş gibi.
Ayşe, amacım sadece…
Hiçbir zaman annem olamayacaksın Asuman! Duydun mu, olamazsın!
Kapı öyle bir çarptı ki, camlar titredi, apartmandan soğuk bir rüzgâr dalgası tüm eve doldu.
Asuman, öylece kalıverdi antrenin ortasında. Bere ayaklarının dibinde; buruşmuş, çaresiz, kimsesiz. Gözleri doldu, yutkundu ama öfke ve kırgınlık birbirine karıştı. Başını tavana kaldırıp, kendini sıktı. Ağlamak yok, şimdi olmaz…
Yarım sene önce bambaşka bir hayat hayal etmişti. Sıcacık aile akşamları, dertleşmeler, hafta sonları belki Sapancaya kaçamaklar… Faruk öyle tatlı tatlı anlatmıştı kızını akıllı, yetenekli ama annesinin ölümünden sonra içine kapanmış. Zaman lazım demişti hep, Alışır, yavaş yavaş ısınır.
Zaman geçti, ama Ayşe hiç yumuşamadı.
Evin kapısından artık misafir değil, evin hanımı olarak girdiği ilk günden beri Ayşe, aralarına duvar ördü. Asuman ne zaman yaklaşsa buz gibi karşılar buluyordu. Ödevine yardım edeyim dese Kendim yaparım., Birlikte parka gidelim dese Vaktim yok. Saçını mı övmüş, Ayşe gözlerini devirip susuyordu.
Benim bir annem vardı, diyordu Ayşe, ikinci gün kahvaltıda. Faruk işe yetişecek diye aceleyle çayını içiyordu.
Vardı ve olacak da, sen burada hiç kimsesin.
Faruk o an bir yutkundu, bir şeyler geveler gibi oldu. Asuman ise dudakları kas katı bir şekilde gülümsedi, belli etmemeye çalıştı.
Sonrası hep daha zor oldu.
Ayşe bir daha babasının yanında açık açık bağırmadı. Artık daha ince oynuyordu. Asumana sanki evde yokmuş gibi davranıyor, ters ters kısa cevaplar veriyor, Asuman girdiği anda o odadan çıkıyordu.
Bir gün akşam yemeğinde, Ayşe mırıldandı:
Eskiden babam bambaşkaydı… Sen gelmeden önce normaldi, sohbet ederdik. Şimdi yok hiçbir şey.
Ağzı doluydu, sustu. Masadakiler ise anında gerildi. Farukun suratı bembeyaz kesildi, Asuman da çatalı bıraktı, lokmaları boğazında kaldı.
Faruk, iki arada bir derede kalmış gibi, ikisinin arasında oradan oraya savruluyordu. Akşamları Asumanın yanına gelip hâlâ alışamadığı, yabancı gelen yatak odalarında “Biraz sabret, o çocuk, yaşadıklarını unutamaz hemen” deyip dert anlatıyordu. Sonra da Ayşenin odasına gidip Asumanın sana bir kötülüğü yok, o elinden geleni yapıyor, ne olur ona bir şans tanı, kızım diyordu.
Asuman, uykusuz gecelerde bu konuşmaları duyardı. Farukun bitkin, kırılmış sesi… Ayşenin kısa ve keskin cevapları…
Adamcağız parçalanıyordu resmen. Kaşının arasındaki çizgi iyice derinleşmişti. Ayşeyle Asuman aynı odada olunca Farukun tuhafça irkilmesi, göz altı morlukları… O kadar netti ki.
Ama ne birini seçebiliyordu, ne diğerini, ya da seçmek istemiyordu.
Asuman beresini yerden aldı, üstünü silkelerken kendini salona attı. Orada yine her seferinde karşısına çıkan sahneyle dondu kaldı…
Çerçeveler dolusu fotoğraflar: raflarda, duvarda, pencere kenarında. Sarı saçlı, huzur dolu gülümsemeli bir kadın. Farukun eski eşi, Ayşenin annesi Zeynep. Kucağında küçük Ayşe, balayı fotoğrafları, doğum günleri…
Zeynepin eşyaları hâlâ dolaplarda. Elbiseleri, atkıları, lavanta keseleriyle özenle katlanmış. Makyaj malzemeleri banyoda, ayrı bir rafta. O, pembe, tüylü terlikler ise hâlâ girişte, sanki birazdan içeri dönecekmiş gibi.
Annem bunun daha iyisini yapardı, diyordu Ayşe yemek masasında.
Annem böyle yapmazdı.
Annem olsa bunu sevmezdi.
Her lafı, Asumana hançer gibi saplanıyordu. O ise zar zor başını sallıyor, acıyı yutuyordu. Ve sonra, gece uykusuz, kafasında dönüp duran soruyla kalıyordu: Hayaletle yarışılır mı? Hafızada iyice büyüyüp mükemmelleşen, kutsallaştırılan bir kadınla nasıl baş edilir?
Farukun hâlâ Zeynepi sevdiğini çoktan anlamıştı. Fotoğraflara bakışındaki özlem, Ayşe annenin anısını anlatınca yüzündeki kapanıklık…
Peki Asuman kimdi Faruk için? Yeni bir başlangıç isteği mi? Yalnızlık reçetesi mi? Yoksa o an yanında denk geldi diye evlenilen bir kadın mıydı?
Faruk hemen uyuyabiliyordu duvara dönüp dakikalar içinde dalıyordu uykuya. Ama Asuman geceler boyu tavana bakıp, karanlıkta o evde hep yalnızlığını dinliyordu; sokağın sarı ışıklarının gölgeleri, komodinde Zeynepin çerçevesi… O fotoğrafı Faruk hiç kaldırmamıştı.
Yeter.
Kararı bir anda, hiç beklemeden geldi. Soğuk ve net bir kabulleniş: Bu mücadelede kazanamazdı. Bir insan, bir aile için unutulamamış bir kadının anısıyla yarışamaz.
Yavaşça yatağına oturdu. Faruk, derin uykusundaydı, hiç kıpırdamadı.
Üç gün sonra, tek başına, kimseye haber vermeden, avukatsız adliyeye gitti. Kimlik, evlilik cüzdanı, birkaç imza… Görevli kadın göz ucuyla bakıp küçük bir kolay gelsin dedi, milyonuncu boşananı görmüş gibi.
Asuman…
Faruk belgeleri akşam buldu. Mutfakta olduğu yere çakılı kaldı, kâğıt elinde, yüzü bembeyaz olmuştu.
Bu ne demek şimdi?
Her şey yazıyor. Asuman bulaşığı yıkamaya devam etti. Boşanmak istiyorum.
Neden? Ne oldu ki? Daha konuşmadık bile…
Ne konuşacağız Faruk?
Suyu kapattı, ellerini havluyla sildi, dönüp Farukun gözlerinin içine baktı.
Müze gibi bir evde yaşadım ben. Hep hep ikinci planda kaldım. O fotoğraflara bakışını, kızının beni yok saymasını görmekten yoruldum.
Ayşe çocuk ama daha, anlamıyor ki…
Ayşe gayet iyi anlıyor, sen de öyle… Ama kabullenemiyorsun.
Faruk ona doğru bir adım attı, hafifçe omuzlarına dokundu sanki kırılacakmış gibi.
Asuman, yeniden başlayalım. Ayşeyle konuşurum, fotoğrafları kaldırırım, her şeyi düzelteceğim…
Zeynepi seviyorsun hâlâ.
Bu bir soru değildi; daha o konuşmadan cevabı gözlerinde görüyordu Asuman.
Hâlâ onun yasındasın. Peki ben neyim? Yerini tutmaya çalışan biri mi? Ev arkadaşı mı?
Saçmalama, öyle bir şey yok…
O zaman söyle. Unuttum de onu. Sevmediğini söyle hadi?
Bir sessizlik oldu.
Faruk ellerini bıraktı, arka arkaya birkaç adım attı. Bir an içinde on yaş daha yaşlanmış gibi görünüyordu.
Asuman başını salladı. Başka bir şey beklemiyordu zaten.
Ayşe tam o sırada, odasının kapısını hafiften aralamıştı; kasten mi, bilerek mi bilinmez. Asuman geçerken gözlerini telefondan kaldırıp öyle bir baktı ve kenardan azıcık gülümsedi ki, sanki zafer kazanmış gibiydi.
Ondan sonra hayat sıradan bir ayrılık hazırlığına döndü. Dolap, askılar, bavul… Farukun üç ay önce aldığı elbise, birlikte başlamış ama bitiremedikleri kitap… Bergamotlu parfüm…
Eşyalarını özenle katlarken hiçbir şey düşünmemeye çalışıyordu. Sadece toparlanmak istiyordu.
O akşam bitmek bilmedi sanki. Asuman, valizlerinin başında yatağa oturmuş kaldı. Hayalini kurduğu aileden, denediği her şeyden kalan yalnızca iki bavul…
Saat sekizde çıktı evden.
Taksiyi önceden çağırdı, bavulları tek başına indirip arabaya yerleştirdi. Daire anahtarlarını antrenin sehpasına bıraktı. Taksici bavulları yerleştirirken Asuman bir kez bile arkasına bakmadı.
İstanbulun sokakları, akşam vakti, bomboş ve yabancı geliyordu. Işıklar yanmış, bir iki insan metroya yetişmeye çalışıyordu. Arka tarafta bir yerlerde, hayaletlerin ve fotoğrafların dolu olduğu o ev kalmıştı. Faruk, unutamadığı sevgisiyle; Ayşe, annesine olan öfkeli sadakatiyle oradaydı.
Asuman camdan dışarı bakıp derin nefes aldı. Aylardır ilk defa kendini özgür hissetti.
Yalnızlık korkutucuydu, evet. Ama başkalarının anısında kaybolmak daha da korkunçtu.
Asuman şimdi baştan başlıyordu. Ne koca, ne aile, ne de hayal… Ama en azından sonsuza kadar bir hayalete benzemeye çalışmayacaktı. İdealleştirilmiş bir kadının gölgesinde, artık hiç var olmayan birinin izinde sürüklenmeyecekti.




