– Çok iyi bir kadın. Onsuz ne yapardık ki?
– Ama ona sadece iki bin lira maaş veriyorsun.
– Sevgi, biz zaten evi onun üstüne yaptık ya.
Nihat usulca yataktan kalktı, ağır adımlarla yan odaya geçti. Loş gece lambasında, eski gözleriyle eşine baktı. Yavaşça yanına oturup bir süre dinledi.
– Galiba bir şey yok, iyi
Yine ağır adımlarla mutfağa geçti. Dolaptan kefiri çıkardı, bir bardak koydu, sonra banyoya gitti. Ardından yine kendi odasına döndü.
Yatağa yattı ama uykusu gelmedi:
– Sevgiyle ikimiz doksan yaşına geldik be. Onca yıl nasıl geçti? Az kaldı, artık öbür tarafa da yaklaşmışız, etraf bomboş.
Kızımız Sibel, daha altmışına bile gelmeden gitti. Oğlumuz Baran da yok artık, o da vaktinde çok savruldu Bir torun var, Pelin, ama o da Almanyada, yirmi seneden fazla oldu giteli. Bizi ansadığı falan yok. Kendi çocukları da büyümüştür şimdi
Nasıl uyuya kaldığını bile anlamamış.
Bir el dokununca gözünü açtı:
– Nihat, iyi misin? İncecik bir sesle sordu biri.
Gözlerini araladı, eşi baş ucunda.
– Sevgi, ne oldu?
– Yatıyorsun, hiç kıpırdamıyorsun da korktum.
– Gayet iyiyim, git uyu!
Sevgi Hanım ağır adımlarla mutfağa gitti, bir bardak su içti, banyoya uğradı. Odasına döndü, yatağa uzanırken düşündü:
– Bir gün uyanırım, Nihat artık olmaz yanımda. Ne yaparım ben? Ya da belki ben ondan önce giderim.
Nihat mezarımızı bile ayarladı şimdiden. Eskiden böyle şeyler erkenden yapılır mı derdim, ama hakikaten iyi oldu, kim uğraşacak bizimle?
Pelin hiç aramaz sormaz. Sadece komşumuz Emine gelir gider, o da anahtarı bizde. Nihat her ay maaşımızdan bin lira veriyor ona, eve yiyecek alıyor, lazım olanı getiriyor. Biz zaten dördüncü kattan inip çıkamıyoruz artık.
Nihat pencereye döndü. Güneş süzülüyordu içeriye. Balkona çıktı, taze erik ağacının dallarını gördü. Hafifçe gülümsedi:
– Meğer yazı da görecekmişiz!
Eşinin yanına uğradı. O, yatağında dalgın oturuyordu.
– Sevgi, hadi boşa üzülme. Gel sana bir şey göstereceğim.
– Ay dizlerim kalmadı ki, ne göstereceksin şimdi? Sevgi Hanım zorla kalktı.
– Gel dedim işte, hadi
Omzuna tutunarak balkona çıkardılar.
– Bak Sevgi, erik ağacı yemyeşil. Sen diyordun ya yaza çıkamayız diye, yaşadık işte!
– Oy, harbiden! Güneş de ne güzel vuruyor.
Beraber balkonda, bankta oturdular.
– Hatırlıyor musun, ilk defa seni sinemaya götürmüştüm. Daha lisede O gün de böyle ağaçlar yeni yeşillenmişti.
– Hiç unutur muyum? Kaç sene oldu?
– Yetmiş yetmiş beş yıl.
Oturup uzun uzun gençliklerini andılar. Yaşlanınca geçen günü hatırlamıyor insan, ama gençliği hiç unutulmuyor.
– Ay! Hiç yememişiz daha Sevgi kalktı. Şimdi kahvaltı yapalım.
– Sevgi, güzel bir çay demle, şu bitkilerden bıktım artık.
– Yasak ya bize.
– Az şekerle, açık olsun. Hadi kurban olayım.
Nihat o hafif çayı yudumlayıp üzerine incecik dilim peynirli ekmekle kahvaltısını etti, bir zamanlar kahvaltıların börekli, reçelli, mis gibi çaylı olduğu günleri düşündü.
Komşuları Emine uğradı. Gülümseyerek baktı:
– Ne yapıyorsunuz bakalım?
– Doksanlık dede ne yapsın kızım, şakacı bir tonla.
– Şaka yapıyorsan iyisin demek. Bir şey alayım mı marketten?
– Et al Emine! dedi Nihat.
– Size yasak.
– Tavuk serbest.
– Alırım, size şehriyeli tavuk çorbası yaparım!
Emine masayı topladı, bulaşığı yıkadı, sonra çıktı.
– Sevgi, gel yine balkona çıkalım, güneş ne güzel vuruyor.
– Hadi.
Emine tekrar balkona geldi:
– Güneş kaçırmayın, sıcak sıcak oturun.
– Burası çok iyi vallahi, Emine! Sevgi Hanım mutlu gülümsedi.
– Şimdi size pilav da getireyim, sonra çorbaya başlarım.
Nihat, kapıdan gidişini izledi.
– Helal olsun, çok iyi biri. Onsuz kalamazdık.
– Ama ona ayda sadece iki bin lira veriyorsun…
– Sevgi, evi onun üstüne yaptık zaten.
– Bilse ne olurdu?
Balkonda sohbet ede ede öğle oldu. Öğlen Emine nefis bir tavuk çorbası yaptı; didiklenmiş etli, patatesli
– Ben de çocuklara böyle çorba yapardım, Sibelle Barana, dedi Sevgi Hanım özlemle.
– Al bak, şimdi ise başkası yemek yapıyor bize, iç geçirdi Nihat.
– Herhalde bizden geriye kalan kimse olmayacak, Nihat Arkada ağlayacak kimsemiz yoktu.
– Tamam Sevgi! Yeter ki canımızı sıkmayalım. Az kestirelim biraz!
– Nihat, derler ya, İhtiyar da çocuk gibidir. Hakikaten öyle, ezilmiş çorbamız, uyku vaktimiz, beş çayımız
Nihat biraz uyudu, ama tam dalmadı. Hava değişiyor galiba diye düşündü, yine mutfağa geçti. Masada, Eminenin özenle hazırladığı iki bardak meyve suyu vardı. İkisini de alıp Sevginin odasına gitti.
Sevgi dalgın pencereye bakıyordu.
– Ne oldu hayatım, moralin mi bozuk? Al, hadi meyve suyu içelim!
Bir yudum aldı.
– Sen de uyuyamadın mı?
– Hava herhalde
– Ben de sabahtan beri kötüyüm, dedi Sevgi, başını hafifçe sallayarak. Galiba pek vaktim kalmadı. Beni iyi uğurlar mısın Nihat?
– Sevgi, neler diyorsun Sensiz nasıl yaşarım ben?
– Biri önce gidecek nasılsa.
– Yok, hadi çıkalım yine balkona!
Akşama dek oturdular. Emine akşam peynirliden minik gözlemeler yaptı. Onlar da yediler, sonra her akşam olduğu gibi televizyonu açıp eski filmler, çizgi filmler izlediler. Yenilerini pek anlamıyorlardı, o yüzden alıştıkları eski tatlı filmleri seçtiler.
Bu akşam sadece bir kısa çizgi film izleyebildiler.
Sevgi kalktı:
– Ben yatayım, çok yorgunum.
– Ben de yatayım o zaman.
– Dur, sana şöyle bir dikkatlice bakayım tekrar. dedi Sevgi ansızın.
– Niye ki?
– Sadece bakmak istedim.
Uzun uzun baktılar yüz yüze. Kesin gençlikleri akıllarına gelmiştir, o ihtimalleri, hayalleri düşündüler.
– Gel bakayım, seni yatağına götüreyim.
Sevgi Nihatın koluna girdi, ağır adımlarla birlikte yürüdüler.
Nihat özenle Sevgiyi örttü, odadan ayrıldı.
O gece içi daralmıştı, uyuyamadı bir türlü.
Sanki hiç gözünü yummamış gibiydi, ama dijital saat gece ikiyi gösteriyordu. Kalkıp Sevginin odasına geçti.
Sevgi gözleri açık yatıyordu.
– Sevgi!
Elini tuttum.
– Sevgi, nolur! Sev-gi!..
Aniden nefes alamaz oldu. Kendi odasına dönüp evrakları masaya koydu, sonra tekrar Sevgiye döndü. Uzun uzun yüzüne baktı Sonra yanına yatıp gözlerini kapadı.
O an Sevgiyi, yıllar önceki genç hâliyle gördü rüyasında. O bir yerlere koşuyordu, uzaklarda bir ışığa doğru. Nihat da hemen peşinden, yakalayıp elini tuttu.
Sabah Emine odaya girdiğinde, yan yana yatıyorlardı. İkisinin de yüzünde tarifsiz mutluluk vardı.
Emine hemen ambulansı aradı.
Doktor gelip baktı, şaşkınlıkla başını salladı:
– Aynı anda vefat etmişler Demek ki çok sevmişler birbirlerini
Nihatla Sevgiyi aldılar. Emine ise güçsüzce sandalyeye oturdu. Gözünün ucuna masadaki evraklarla kendi adına düzenlenmiş vasiyet ilişti.
Başını ellerinin arasına gömdü; gözyaşlarına engel olamadıEliyle masaya uzandı, üzerindeki vasiyet mektubunu titreyen parmaklarıyla aldı. Zarfların üzerinde kendi adı yazıyordu, altında ise Nihatın el yazısı: Evimiz, bu candan dost Eminemize. Bizi yalnız bırakmadı. Hakkımız ona helaldir.
Bir damla gözyaşı düştü kağıdın üstüne. Sessizce balkona çıktı, sabah güneşi yeni yeni erik ağacının dallarından sızıyordu. Öylece oturdu, ellerinde mektupla, pencereden süzülen ilkbahar seslerini dinledi.
Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. İçini bir huzur kapladı; bu ev, çatısındaki kuşlar, erik ağacı ve güneş Hepsi sanki Sevgiyle Nihatın vedasındaki o mutlu gülümseyişin devamıydı.
Emine başını eğip hafifçe fısıldadı:
– Merak etmeyin, burası hiç boş kalmayacak.
Ve bankta, sabah güneşiyle erik yapraklarının arasından iki serçenin hopladığını gördü: Sanki Sevgiyle Nihat yeniden gülüşüyor, yeni başlayan baharı selamlıyordu.




