Ben hiç kocamı sevmedim.
Kaç yıl evli kaldınız peki?
Eh işte Düşün bak, yetmiş birde evlendik biz.
Nasıl yani? Sevmediğin biriyle onca yıl
Bir mezarlıkta, yakındaki ayrı ayrı mezarlara bakım yapmaya gelen iki kadın, rastlantıyla bir bankta oturmuş, gizliden gizliye dertleşiyorlardı. Sonbaharın serin güneşinde hafifçe titreyerek.
Eşiniz mi? dedi gri bere takan kadın, mezar taşındaki fotoğrafı göstererek.
Eşim Bir yıl oldu. Alışamadım, içimde eksik, çok özlüyorum Ben onu çok sevdim, dedi kadın, siyah yazmasını gözlerinin altına çekip.
Bir süre konuşmadılar, ardından gelen kadın derin bir iç çekti:
Ben kocamı sevmedim hiç hayatımda.
Yanındaki ilgilendi:
Kaç yıl evliydiniz dedin?
Yetmiş birde evlendik işte. Hesap et.
Onca yıl sevilmeden geçer mi?
Hırs yaptım, sinirime. Gençken gönlüm bir delikanlıdaydı, ama o arkadaşıma kaydı. Ben de inat ettim, onlardan önce evleneyim dedim. O arada da Yusuf Sessiz, çekingen. Hep peşimde Seviyordu beni. Ben de ‘evleneyim de kurtulayım’ dedim.
Peki sonrası?
Düğünden kaçıyordum neredeyse. Mahalle düğün yaptı, ben içimden ağladım. Gençliğim bitti dedim kendime. Kocama bakıyorum; ufak tefek, kel başlayacak, kulaklar kepçe Üstündeki takım sanki inek üstüne eyer. Seviniyor, bana bakıyor Kendi kendime tiksindim. Kendi hatamdı.
Peki sonra ne oldu?
Evliliğe başladık. Onun annesinin babasının yanında kaldık. Onlar da Yusuf gibi gözümün içine bakıyorlar. Ben güzeldim eskiden; gözler menekşe rengi, örgülü uzun saç, göğüs kıyafeti patlatacak Herkes bakıp, ‘Bunlar hiç çift olmuş mu?’ diye fısıldardı.
Sabah kalkardım, ayakkabılarım bile yıkanmış. Yusufun annesi yıkatıyor. Ben burnumdan kıl aldırmam, hırçınım, onları yönetiyorum. Ağlıyorum, yine de sığıntı hissediyorum. Sevgi olmayınca öyle işte Kimse de benim gibi gelin istemezdi.
Yusuf da dedi ki Haydi tren yoluna, para kazanalım. Kendi evimizi kuralım, kurtulalım aileden. Ben için hiç fark etmez, kafam karışık, ruhum yok.
Komün gençliğiyle işte; tren yolu! Yusufla beraberdik. Önce Ankaraya, sonra Erzincana
Yolculukta kadınlar bir vagona, erkekler öbürüne. Yusuf, çantasız, aç kalmış. Ben o kadar umursamadım, hemen gırgır şamata yeni arkadaş. Yusufun annesinin verdiği börekleri de dağıttım sağa sola.
Durağa varınca aç olduğu için bana sorunca, bir ağırlık bastı. Yemek bitti, üzgünüm dedim. O da bana bakıp beni teselli ediyor: Çok iyi olmuş he, zaten bende çok yedim. Halbuki konuşmazdı kimseyle, o kadar içine kapanık Sırf ben üzülmeyeyim diye
Geldiğimizde, bizi yatakhane gibi bir yere yerleştirdiler. Otuz beş genç kadın bir arada, erkekler başka yerde. Sözde evlilere ileride oda verecekler. Umurumda değil. Yusuf yanıma gelince yüzümü çeviriyorum, bahane buluyorum. Diğer kadınlar bile uyarıyordu; Kocan Baksana.
Yusuf kapı önlerinde beklerdi, ben hiç aldırmazdım. Hatta boşanmayı kafaya koydum. İki yıldır çocuk da olmamıştı. Sevmediğim için, bazen sadece acıma duygusuyla yanında kaldım.
Sonra O şantiyede Gökhan çıktı karşıma; kara kaş, uzun boylu, kaslı Herkes perişan çalışıyor, ama hayatımız eğlenceli, yiyecek bol, portakal, sucuk! Hiç görmedik öyle şeyler evimizde. Bazen konser, dans
Kızlar beni Gökhanla tanıştırdı, ama ilgisi bana oldu.
Âşık oldum Delicesine.
Yusuf gelip önüme çıktı, yalvardı. Ama aklım aşkda.
Boşanıyorum, dedim.
Yeniden oda verdiler. Ama gitmedim. Gökhanla birlikteyim.
Ama Yusuf bir türlü uzağa gidemedi. Ben Gökhanla gezerken, hep arkamda ayak sesi. Benim için hiçbir anlamı yoktu artık. Çünkü aşk vardı.
Siyah yazmalı kadın gözünü bile kırpmadan dinliyordu.
Nasıl dayandı buna?
Dayandı işte Demek ki çok seviyordu! Ama sonra Gökhan, başka bir kadına kaydı, muhasebeci Aysuna. Ben de ortada kaldım. Hamileyim, dedim, inanmadan, herkese hakaretler etti arkamdan. Yalvarıyormuşum da, kocası zayıf diye tutunmuşum.
İyi niyetli insanlar (!) Yusufa da ilettiler. Sevgi kafasını dağıtmıştı, çekip gitti Gökhana saldırmaya. Haberim yok, bana sonra söylediler; hastaneye düşmüş, feci dayak yemiş. Ben koştum. Yol boyunca yan koltukta Ayhan şoföre küfrediyorum: Ulan, bu güçsüz Yusuf Gökhanla mı başa çıkacak? Hiç şansı yok. Polis Ayhan da sessiz, onaylamıyor beni.
Hastanede, yatakhane pencerelerinden bakarken ağladım. Yüzü mosmor, ayağı da sargılı.
Neden, dedim, neden bulaştın?
Senin için!
Hem ona, hem kendime acıdım. Hamile kalınca inşaattan gönderiliyorduk. Eve dönmek demekti Herkes soracak babası kim. Yusufun mu, Gökhanın mı, emin de olamadım.
Bir yandan Yusufa yemek götürdüm. Sevgi olduğu için değil, yükümlülükten.
Bir gün, koltuk değneğine yeni alışınca, yanıma geldi. Pencerede, üzerinde hastane pijamasıyla bir ihtiyar. Dışarı bakarken dedi ki:
Boşanma, burdan taşınalım. O çocuk da benim olur, başkasının değil.
Ben teşekkür edeceğime, Neden? dedim.
Seni seviyorum, dedi.
Ben ise tersledim. Döndüm, kaburga gibi içimde bir titreme Kendi köyüme dönmeyeceğim diye içten sevindim. Çocukla daha kolay olacak diye.
Sonra beraber Erzuruma taşındık. Yusuf içine kapanık, ama işyerinde hemen fark edildi. Makine teknikeriydi ya Müdür yardımcısı oldu. Döndüğünde elleri dolu; sucuk, bisküvi, portakal; hep bana
Eşim hamile, derdi, babalık gururundan yanıp tutuşurdu.
O zaman biz de bir ev sahibi olduk; ben de yazı işlerinde işe girdim.
Doğum yaptım; çocuğun teni siyah, kıvırcık Gökhandan. Yusuf belli etmedi, kucağa alınca gözleri doldu.
Mert çok zordu, doğuştan. Suçlulukla büyüdü; çok ağladı, çok hastalandı. Yusuf da beşik gibi döküldü, dayanamıyordu. Ama tek laf etmedi kötü.
Bir yıl sonra Yusuftan da bir kızım oldu; adını annesinin hatırasına Meryem koyduk. O zaman idrak ettim, kaynana ve kayınpederime çok çektirdim, bari isimle gönül alayım demiştim.
Yusufa hiçbir şey hissetmiyordum. Ne sevgi, ne nefret. Sadece yardım etsin istiyordum. O ise işlerimi gördü, çocuklara baktı, su taşıdı. Bir seferde tabakları yıkamaya kalktı, zor tuttum elinden. Ne derler? Adam müdür, kadın çamaşır yıkıyor! dedim. O Bırak ne derlerse desinler, eşim hasta olmasın! Hafif kırıldım Erkek adam gibi değildi sanki.
Ama ilgisi, sevgisi zamanla bıkkınlık vermeye başladı.
Mert, on üç yaşında karakola düştü. Ben koştum, çocuk bürosunda çalışan bir polisle arkadaş oldum. İsmi Serhat. O; düzgün, yalnız, çocukla iyi anlaşıyor. Mert, Yusufu hiç dinlemez, terslerdi. Yusuf zaten sert çıkamaz, asla cezalandıramazdı. Ben zaman zaman kordon kayışına sarılırdım! Hırsızlık yapıyor, başka ne yapacaksın? Yusuf hemen araya girerdi.
Sonra Yusufu iş için kursa gönderdiler. Artık Bursada iyi bir dairemiz vardı. Onu da İstanbula eğitim için yolladılar.
Gitmemi istemezsen gitmem, dedi. Artık ilişkimizin bittiğini anlamıştı.
Git, dedim.
Kırgın gitti. Serhat, hemen üstüme geldi: “Boşan, sevmediğin adamla niye uğraşıyorsun?” Ben ise
Kadın sustu, çantadaki yaprakları silkeledi.
Sonra? Yanındaki kadın da, hikâyenin etkisiyle, senli hitaba geçti.
Kadın baktı ağır ağır, kaşlarının arasında derin çizgi. Hatıralar ağır.
Hep düşündüm O arada Yusuf ipin ucunu bıraktı. Bana bir mektup gönderdi, hâlâ saklarım. Kimse bilmez, ben saklarım. Senin hayatını mahvettim, diye yazdı, çünkü beni sevmedin, sadece katlandın. Eğer istemediğini yazarsan dönmeyeceğim. Çocukları bırakmam ama, maaşın yarısını yollarım. Hakkın çok bende. Sana huzur dilerim. Güzel bir mektuptu Kırgınlık yoktu, sitem yoktu. Tüm acısını kendisine yazmış, bana huzur bırakmıştı.
Ağaçtan yaprak. Gün güneşli, gökyüzü mavi. Siyah yazmalı kadın gözlerini siliyor.
Niye ağlıyorsun? dedi anlatıcı.
Ahhh Hayat işte! Ne zaman hatırlasan gözün nemlenir. Anlat, peki gittin mi polise? Serhata mı gittin?
Uyumadım gecelerce. Mert iyice kontrolden çıkmıştı, ben de darmadağın Mektup hep elimde. Fabrikanın ustabaşısı bir kadın vardı, yaşça büyük, dost olmuştuk. Aptalsın Elif! Böyle adamları başında tutmak lazım, dedi.
Bir sabah öylece uyandım ki, içimde buz, Ne yapıyorum ben dedim? Adam ömrünü bana adamış, ben
Hatıralar bir bir geldi. Nasıl arkamda gezerdi, nasıl yardım ederdi. Bir gün kadın doğumdan ameliyat oldum, çok ağır geçti. Umudum kalmamıştı. Hastane fısıldaşıyordu. Sarı, solgun bir odaya almışlardı. Orada Yusuf bekliyordu. Sessiz Yusuf, tüm hastanenin başında bekledi, elimi tuttu, gece-gündüz ayrılmadı, özel hemşire tuttu, ilaç buldu her yerden.
O olmasaydı…
Bir seferinde yanlış paket geldi. İlçeden helikopterle yiyecek, posta geliyor. Kar fırtınası, paketler karın içine atılmış. Başka kasabaya aitmiş. Bunu fark edince kar fırtınasında yürüyüp teslim etti. Döndüğünde yanakları morarmıştı, hasta oldu.
O zaman anladım; benim kimseyle işim yok, yalnız onunla.
Mektup mu yazsam? Kendimi yıllarca zerre saymadım, şimdi mi duygumu anlatacağım? O orada çoktan kararını verdi; gitmeye karar verdi, başkasını sevdiğimi düşünmüş.
Sonbahardı yine. Aynı böyle sıcak bir gün. Çocukları ayarladım, izinden işten çıktım, trene atladım, İstanbula gittim.
Yol bitmek bilmedi, koşarak gidecek gibiydim, içim içimi yiyordu. Yusuf’un yüzü gözümde, bana her haliyle sevgili. Kellesi, kulakları, göbeği Hepsini seviyordum
Adreste yurtta dediler, dersleri var, nereye gideceğimi gösterdiler. Metroda bakıyorum, her gözde Yusufu arıyorum.
Kuruma giremiyorsun, dışarıda bekledim, gözüm daldu. Çıkışta grup halinde, düzgün, kısa paltolu bir adam, kasketi, dosyası kolunda, ben başımı çevirdim heyecandan. O geçerken tanımadım bile. Mümkün değilmiş gibi geldi. O ve arkadaşları geçince, cesaretle seslendim:
Arkasına döndü, uzun uzun baktı. Gözleri şaşkın. Hareket edemedik; sadece baktık. Yapraklar ağır ağır dökülüyordu.
Yanında arkadaşları, yine de birbirimize atıldık. Dosyası yere düştü, defterler fırladı… Sadece sarıldık, konuşamadık.
Ne diyebilirsin ki?
Arkadaşları güldü; Vay, işte aşk böyleymiş! Yıllardır beraberler, bak şimdi buluştular! dediler.
Dinleyici kadının mendili sırılsıklam oldu. Burnunu çekti.
Mutlu, aşk dolu yaşadınız mı bari?
Mutlu son mu?
Yani şurada yatan eşin mi? dedi kadın, mezara işaret ederek.
Yoo Orada yatan Mert, oğlumuz. Çok erken gitti. Doğrusu yolun dışına çıkamadı. Hapse düştü Çektik fazlasıyla Sonra içkiye sığındı, gitti
Eşin sağ mı? Sevinçle sordu kadın.
Kadın elleriyle dua etti. Çok şükür yaşıyor! Buraya beni bırakıp kızımızın işine gitti. Ona, torunumuza yardım ediyor.
Az ileride bir adam belirdi. Yaşı geçmiş, yuvarlak yüzlü, biraz göbekli, siyah montlu, deri şapkalı. Sevecen, yumuşak bakışlı. Yaklaştı, sıcakça selam verdi.
Yoruldun mu Yusuf? Koşturdun yine Kadın kocasının omzuna yaprakları silkerken, Yusuf oğlunun mezarındaki eşyaları topladı, kadını ağır yüklerden kurtardı, sırtı ağrımasın diye kendisi taşıdı.
Kol kola, sarı yapraklı mezarlık yolundan yürüyüp gittiler.
Gri bereli kadın arkasını dönüp el salladı, Yusuf da peşinden gülümseyip el etti.
Kadın mezarda kocasının resmine bakarken, insanın, sadece kalbine aldığında mutluluk bulduğunu düşündü.
Ve anladı ki mutluluğun özü de, sevmek ve sevilmekmişDizlerinde hafif bir sızı hissetti, ayağa kalkmaya hazırlanırken. Yusuf ona yardım etmek için hemen omzundan tuttu. Kadın bir an tereddüt etti; ellerinin sertliği, yılların izleriyle Yusufun parmaklarına dokundu. Göz göze geldiler. O an, onlarca yılın ağırlığı, yanlış kararlar, kayıplar, sevinçler birden anlamını bulmuş gibi oldu.
İkisi birlikte sessizce yürürken, hafif bir rüzgar ikisinin arasında sarı bir yaprağı savurdu; yaprak onların ayaklarının ucunda dönüp durdu, bir an sonra Yusuf onu aldı, avucuna koydu ve kadına uzattı. Kadın yaprağa baktı, gülümsedi.
Yusuf fısıldadı:
Çay içelim mi, Elif?
Kadın başıyla onayladı, gözlerinde minnetin ve geç de olsa kavuşmuş huzurun yansısı vardı.
Arkalarından mezarlık sağır sessizliğe bürünürken, kadın, hayatında aradığı sevgiyi, onun hep yanında, sessizce duran adamda bulduğunu nihayet kalbinin en derin yerinde hissetti. Bu defa, yürürken ellerini sımsıkı tuttu. Ve sonbaharın içinde, yepyeni bir ilkbahar çıtırtısıyla gülümsedi: Geç kalan umut da, kalbin er geç yolunu mutlaka buluyordu.




