Levent bir türlü inanamıyordu ki İrem onun kızıydı. Eşi Vildan, mahalle bakkalında çalışıyordu; dedikodulara göre sık sık arka odada yabancı erkeklerle yalnız kalırdı. Bu yüzden Levent, minik İrem’in kendi çocuğu olduğuna inanmaz, ona soğuk davranırdı. Küçük kızı sadece dedesi sahiplenmiş, ona evini miras bırakmıştı. İrem’e sadece dedesi sahip çıkmıştı İrem çocukken sık sık hastalanırdı, narin ve cılızdı. “Ne bende, ne sende böyle minyonluk var,” derdi Levent. “Şu çocuğun boya bak, kapı gibi babasına hiç benzemiyor.” Zamanla babanın sevgisizliği anneye de bulaştı. İrem’e gönülden bağlanan tek insan ise dede Mehmet’ti. Köyün orman kenarındaki mütevazı evinde ömrü boyunca ormancılık yapmış, emekli olunca da her gün ormana uğramaya devam etmişti. Yaban hayvanlarına kışları yiyecek bırakır, ot ve şifalı bitki toplardı. Mehmet dede biraz garip biri olarak görülse de köyde herkes ona şifa niyetine gelir giderdi. Eşini yıllar önce kaybeden Mehmet’in hayattaki en büyük tesellisi ormanı ve İrem’di. İrem okula başladığında daha çok dedesinin yanında yaşamış, dede ona bitkilerin ve köklerin sırlarını öğretmişti. “Büyüyünce insanları iyileştireceğim,” diyen İrem’i annesi okula göndermeye yanaşmazken dedesi, “Varsa yoksa kızım, seni okutacağım; gerekirse ineğimi bile satarım,” diye teselli etmişti. Dedesinin mirası: bir ev ve mutluluk dolu bir gelecek Kızı Vildan uzun yıllar evine uğramazken, bir gün kapısında bitiverdi: Oğlu Bahadır şehirde kumarda borca girmişti, mafya parasını istemekteydi. “Desene işin düştü şimdi kapıma geldin,” dedi Mehmet dede. “Andımızı ödeyecek değilim, ben torunumu okutacağım,” dedi. Vildan öfkeden deliye döndü, “Ne seni, ne kızını görmek istiyorum artık!” deyip evi terk etti. İrem tıp eğitimi aldığında anne ve babasından bir kuruş alamazken, dede Mehmet ona sahip çıkmaya devam etti. Okulu başarıyla bitiren İrem hem dedesiyle, hem de aldığı bursla geçindi. Okulun bitmesine yakın Mehmet dede hastalandı. Ölümünü hissedercesine, evi İrem’e miras bıraktı, “Kızım, bir gün bu evde mutlu olacaksın. Korkma; hayat seni burada bulacak,” diye vasiyet etti. Mehmet Dede’nin Kehaneti Gerçek Oldu Dede sonbaharda vefat ettiğinde, İrem devlet hastanesinde hemşire olarak çalışıyordu. Haftasonları dedesinin köydeki evine gidip sobayı yakardı. Bir gün tipiye yakalandığında, kapısı çalındı ve karşısında arabası karda saplanan genç bir adam belirdi. Adamın adı Sami’ydi. İrem onu içeri davet edip sıcak çay ikram etti. Sohbetleriyle yakınlaştılar, yolları köyden çıkmasalar da kader onları buluşturmuştu. Bir süre sonra Sami, İrem’in hayatında vazgeçilmez oldu. Ne düğün yaptılar, ne de gösterişli kutlamalar… Ama birbirlerine aşkla tutundular. İrem ilk çocuklarına dedesinin ismini verdi: “Onun adı Mehmet olacak, bu ad her zaman iyi kalpleri simgeleyecek,” dedi.

Kadir bir türlü inanmak istemedi; Elifin kendi kızı olduğuna yüreği el vermiyordu. Zehra, eşi, mahalledeki bakkalda çalışıyordu. Duyanlar, sık sık arka odada, başka adamlarla kapıları kapattığından söz ederdi. Kadir işte bu yüzden, minik Elifin kızı olduğundan emin olamıyordu. Ve çocuğu hiç sevemedi. Bir tek dede sahip çıktı torununa, o da evini ona miras bıraktı.

Elifi yalnızca dedesi severdi

Çocukken Elif sık sık hastalanırdı. Zaten narin ve incecikti. Bizim sülalede böyle cılız çıkmaz, derdi Kadir, Bu çocuk çiçek saksısı fidanı gibi. Babasının sevgisizliği zamanla annesine de geçti.

Elife gerçekten sevgisi olan bir tek kişi vardı: dede Cemal. Evinin konumu ne tuhaftı, köyün en dışında, ormanın yamacına sırtını dayamıştı. Cemal ömrü boyunca orman bekçiliği yapmıştı. Emekli olduktan sonra bile, hemen her gün yürür, ormana şöyle bir uğrardı. Ormandan böğürtlen, kekik, adaçayı toplardı. Kış gelince ormandaki hayvanları yemle beslerdi. Cemali köyde biraz tuhaf bulur ve hafiften çekinirlerdi. Ne zaman bir şey söylese, mutlaka gerçekleşecek gibi hissederlerdi. Yine de iyileştirici otları ve kürleri için ona gelirlerdi.

Cemal, eşini yıllar önce toprağa vermişti. Tek tesellisi orman ve torunuydu. Elif okula başlayınca çoğu zaman dedesinin yanında, ormanın kenarındaki evde kalıyordu. Cemal ona otların köklerin şifa veren özelliklerini anlatırdı. Elif, dedesinin söylediklerini hemen kavrardı. Etrafa sorulunca ne olacaksın dediklerinde, İnsanlara şifa vereceğim, derdi. Ama annesi, Okumaya para nereden bulacağım? diye çıkışırdı. Dede Cemal ise, Ben fakir değilim, diye teselli ederdi. Gerekirse ahırdaki ineği satar yine yardım ederdi.

Evini ve mutlu bir kaderi ona miras bıraktı

Kızı Zehra, babasına neredeyse hiç uğramazdı. Fakat bir gün birdenbire çıkageldi. Oğlunu şehirde kumarda kaybetmişti, borca batmıştı. Kart borcu için tehdit edilmiş, parayı bulamazsa başına daha beterinin geleceği söylenmişti.

Dertte kalınca mı aklına düştüm? diye sordu dede Cemal, gözlüklerinin arasından sertçe bakarak. Yıllardır yüzünü göstermedin! Yardım isteğine, Andacın borcunu ödemem. Benim torunumun geleceği için lazım param, diye karşılık verdi.

Zehra öfkesinden deliye döndü. Ne siz, ne de kızınız. Artık benim ne babam ne de çocuğum var! diye kapıyı çarpıp gitti. Elif, hem annesinden hem babasından harçlık bile alamasa da, dede Cemal ve öğrenci bursu sayesinde tıp teknisyenliği okuluna gidebildi.

Okulu bitirmeye yakın Cemal hastalandı. Sonbaharın tuhaf renklerinden, bir gün hayatı sona ereceğini anlayıp Elife, evi ona miras bıraktığını söyledi. Şehre git, iş bul, ama bu evi asla unutma, dedi. Evin içinde insan nefesi duyulursa, ev de yaşar. Kışın sobayı mutlaka yak. Yalnız kalmaktan korkma. Burada seni mutluluğun bulacak, diyerek tuhaf bir kehanette bulundu. Kim bilir, belki de biliyordu.

Cemalin kehaneti gerçek oldu

Cemalin vefatı sonbahar yağmuruyla geldi. Elif artık ilçe hastanesinde hemşire olarak çalışıyordu. Hafta sonu dedesinin evine gider, kış yaklaştıkça sobayı yakardı. Dede yıllık odunu yığmıştı. Hava öylesine kasvetliydi ki… Elif hafta sonunu kiraladığı odada geçirmek istemedi, soluğu köyde aldı.

Gece vardığında fırtına kopmaya başladı. Sabah olduğunda rüzgar biraz yatışmıştı ama kar dinmek bilmiyordu. Tam o sırada birisi kapıyı tıklattı. Elif şaşkınlıkla açtı kapıyı; kapının önünde gençten, tanımadığı bir adam duruyordu. Günaydın, arabam tam evinizin karşısında kara saplandı, bir kürek lazım olur muydu? diye sordu. Elif, Kürek verandada, buyurun alın. Yardım edeyim mi? dedi. Genç adam, Elifin minik haline bakıp gülümsedi: Sakın siz de kar altında kaybolmayın, dedi esprili bir şekilde.

Adam becerikliydi, arabayı çalıştırdı ama fazla ilerleyemedi. Tekrar küreği aldı. Elif onu içeri, sıcak çay içmeye davet etti. Madem kar fırtınası birazdan dinecekti, birlikte beklemekten zarar gelmezdi.

Adam, adının Tunç olduğunu söyledi. Evde sohbet ettiler. Ormanın kıyısında yalnız korkmuyor musun? diye sordu Tunç. Elif ise burada hafta sonları kaldığını, şehirde çalıştığını anlattı. Ya otobüs gelmezse nasıl döneceğim? derken, Tunç kendisinin de ilçe merkezine gitmesi gerektiğini, birlikte dönebileceklerini söyledi.

Elif, işten sonra yaya evine dönerken, karşısında aniden Tunçu bulunca şaşırdı. Sanırım senin bitki çayında büyü var, diyerek şakayla karışık gülümsedi. Tekrar görüşmek istedim. Belki bir bardak daha çay içersin, kim bilir?

Onların hiç düğünü olmadı. Elif istemedi. Tunç önce diretse de sonra kabullendi. Ama aralarındaki sevgi hakikiydi. Sonra Elif anladı ki, sadece masallarda yazmazlarmış; erkekler kadınlarını kucağında gerçekten taşıyabiliyormuş. İlk çocukları dünyaya geldiğinde, herkes şaşırdı, o minicik kadından böyle güçlü bir oğlan nasıl doğdu diye. Adı Cemal olacak, dedi Elif, çok iyi bir insanın anısına.Yıllar hızla geçti; Elifin evi daima sıcak, sobası yanar oldu. Tunç ve Elif köyde, ormanın yamacındaki o eski evde, oğulları Cemalle birlikte şenlikli bir yaşam sürdüler. Her bahar evin önündeki taş duvarın dipleri kekik ve papatya ile doldu, Elif de tıpkı dedesi gibi bu şifalı bitkileri topladı. Köylüler, dede Cemalin eve bıraktığı o iyilik dolu mirasın şimdi Elifin ellerinde yeniden can bulduğunu söyler oldular.

Bir gün, Elifin kapısı yine çalındı; bu kez başı ağrıyan bir komşu, ya da dizlerine derman arayan bir ihtiyar geldi. Elif, dedesinden öğrendiği gibi, bir fincan papatya çayı demledi, otlardan merhem yaptı, komşusuna gülümsedi. Cemal, oyun oynarken kıkırdayarak annesinin etrafında dönerken, Tunç mutlu bir bakışla bu sahneyi izledi.

Elif akşamları bazen sobanın yanında oturup dedesinin yıllar önce anlattığı hikâyeleri oğluna fısıldadı. Cemal, Bir zamanlar burada iyilikle dolu bir dede yaşardı dediğinde gözleri gülüyordu. Dışarıda kar yağarken, camlarda buhar birikirken, Elif o evi ve içini dolduran sevgiyi düşündü. Dedesinin sesi kulaklarında çınladı: Kışın sobayı mutlaka yak. Yalnız kalmaktan korkma. Burada seni mutluluğun bulacak

Ve artık tam da öyleydi: Bir evde ne zaman umut ve sevgi yanarsa, orada kayıp ruhlar da yuva bulurdu. O küçücük evin, dağın yamacındaki kapısı bundan sonra hep aralık kalacaktı; çünkü orada, hayatın kıyısında, insan mutluluğunu paylaşınca çoğalttığını bir kez daha ispatlamışlardı. Elif, dedesinin mirasıyla yalnızca bir ev değil, bir ömür boyu sürecek huzurun anahtarını da bulmuştu.

Rate article
Lifequest
Levent bir türlü inanamıyordu ki İrem onun kızıydı. Eşi Vildan, mahalle bakkalında çalışıyordu; dedikodulara göre sık sık arka odada yabancı erkeklerle yalnız kalırdı. Bu yüzden Levent, minik İrem’in kendi çocuğu olduğuna inanmaz, ona soğuk davranırdı. Küçük kızı sadece dedesi sahiplenmiş, ona evini miras bırakmıştı. İrem’e sadece dedesi sahip çıkmıştı İrem çocukken sık sık hastalanırdı, narin ve cılızdı. “Ne bende, ne sende böyle minyonluk var,” derdi Levent. “Şu çocuğun boya bak, kapı gibi babasına hiç benzemiyor.” Zamanla babanın sevgisizliği anneye de bulaştı. İrem’e gönülden bağlanan tek insan ise dede Mehmet’ti. Köyün orman kenarındaki mütevazı evinde ömrü boyunca ormancılık yapmış, emekli olunca da her gün ormana uğramaya devam etmişti. Yaban hayvanlarına kışları yiyecek bırakır, ot ve şifalı bitki toplardı. Mehmet dede biraz garip biri olarak görülse de köyde herkes ona şifa niyetine gelir giderdi. Eşini yıllar önce kaybeden Mehmet’in hayattaki en büyük tesellisi ormanı ve İrem’di. İrem okula başladığında daha çok dedesinin yanında yaşamış, dede ona bitkilerin ve köklerin sırlarını öğretmişti. “Büyüyünce insanları iyileştireceğim,” diyen İrem’i annesi okula göndermeye yanaşmazken dedesi, “Varsa yoksa kızım, seni okutacağım; gerekirse ineğimi bile satarım,” diye teselli etmişti. Dedesinin mirası: bir ev ve mutluluk dolu bir gelecek Kızı Vildan uzun yıllar evine uğramazken, bir gün kapısında bitiverdi: Oğlu Bahadır şehirde kumarda borca girmişti, mafya parasını istemekteydi. “Desene işin düştü şimdi kapıma geldin,” dedi Mehmet dede. “Andımızı ödeyecek değilim, ben torunumu okutacağım,” dedi. Vildan öfkeden deliye döndü, “Ne seni, ne kızını görmek istiyorum artık!” deyip evi terk etti. İrem tıp eğitimi aldığında anne ve babasından bir kuruş alamazken, dede Mehmet ona sahip çıkmaya devam etti. Okulu başarıyla bitiren İrem hem dedesiyle, hem de aldığı bursla geçindi. Okulun bitmesine yakın Mehmet dede hastalandı. Ölümünü hissedercesine, evi İrem’e miras bıraktı, “Kızım, bir gün bu evde mutlu olacaksın. Korkma; hayat seni burada bulacak,” diye vasiyet etti. Mehmet Dede’nin Kehaneti Gerçek Oldu Dede sonbaharda vefat ettiğinde, İrem devlet hastanesinde hemşire olarak çalışıyordu. Haftasonları dedesinin köydeki evine gidip sobayı yakardı. Bir gün tipiye yakalandığında, kapısı çalındı ve karşısında arabası karda saplanan genç bir adam belirdi. Adamın adı Sami’ydi. İrem onu içeri davet edip sıcak çay ikram etti. Sohbetleriyle yakınlaştılar, yolları köyden çıkmasalar da kader onları buluşturmuştu. Bir süre sonra Sami, İrem’in hayatında vazgeçilmez oldu. Ne düğün yaptılar, ne de gösterişli kutlamalar… Ama birbirlerine aşkla tutundular. İrem ilk çocuklarına dedesinin ismini verdi: “Onun adı Mehmet olacak, bu ad her zaman iyi kalpleri simgeleyecek,” dedi.