Sema Hanım mutfağın köşesindeki iskemlede oturuyordu, gözleri süt tenceresine dikilmişti. Süt sessizce fokurdayarak kaynıyordu; üç kere sütü karıştırmayı unutmuştu. Her seferinde geç kalıp köpüğün taşmasını izliyor, sinirle bezini alıp ocaktaki süt izlerini siliyordu. O anlarda Sema Hanım en çok hissediyordu: Mesele süt değil, elbette.
İkinci torunu doğduktan sonra ev sanki absürt bir sarmal gibi rayından çıkmıştı. Kızı Elif gözlerinin önünde eriyor, konuşmuyor, yorgunluktan göz kapakları düşüyordu. Damadı Murat ise akşamları geç geliyor, sessizce yemeğini yiyor, bazen salona bile uğramadan direkt odasına çekiliyordu. Sema Hanım bunu görüp, Nasıl olur, bir kadını yapayalnız bırakmak olur mu? diye içinden geçiriyordu.
Söylemesi gerektiğini düşündü. Önce ucu açık, sonra gittikçe keskinleşen minik laflar. Önce kızına, sonra damadına. Ama ne zaman dilinden birkaç kelime çıksa evin havası daha bir ağırlaşıyordu. Elif hemen Muratı savunuyordu, Murat daha da suskundu, Sema Hanım ise eve dönerken yine yanlış bir şey yapmış gibi hissediyordu kendini.
O gün kendini bir caminin avlusunda buldu. Sanki başka gidecek yeri yoktu ve bu yaşanan ağırlık ancak burada taşınabilirdi.
Galiba ben kötü bir insanım, dedi, imamın masasından yere gözlerini kaçırarak. Ne yapsam yanlış oluyor.
İmam yazı yazdığı kâğıdı bırakıp ona baktı.
Neden öyle düşünüyorsunuz?
Sema Hanım omuz silkti.
Yardım etmek istiyorum sadece. Ama galiba insanları kızdırıyorum.
İmam dikkatle baktı, fakat yargılamadan.
Kötü değilsiniz. Sadece yorgun ve endişe içindesiniz.
Sema Hanım derin bir nefes aldı. Doğrudan kalbine dokundu bu.
Kızım için korkuyorum, dedi. Doğumdan sonra başka biri oldu sanki. Murat… elini salladı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.
Peki siz onun neler yaptığını hiç fark ediyor musunuz? dedi imam.
Sema Hanım bir an durdu. Sonra hatırladı: Geçen haftalarda gecenin bir yarısı bulaşıkları yıkadığını, kimse görmesin diye sessizce hareket ettiğini. Hafta sonu bulmuşken arabayla çocukları alıp parka götürdüğünü, uykusuzluktan gözleri pusluyken bile.
Yapıyor sanırım, dedi kararsızca. Ama gerektiği gibi değil.
Peki nasıl olması gerek? diye sordu imam, tamamen sakince.
Sema Hanım hemen cevap vermek istedi, fakat içi bomboş gibiydi. Sadece Daha çok, daha sık, daha dikkatli. diyordu zihni. Ama tam olarak netam bilmiyordu.
Kızım rahatlasın istiyorum sadece, dedi yavaşça.
O zaman onu kendinize söyleyin, dedi imam kısık bir sesle. Başkalarına değil.
Sema Hanım şaşkınlıkla kaldırdı başını.
Ne demek istiyorsunuz?
Şunu, dedi imam yumuşakça, siz şu an kızınız için değil, damadınızla mücadele ediyorsunuz. Mücadele başlarsa kasılır insan. Herkes yorulur. Siz de, onlar da.
Sema Hanım uzunca sustu. Sonra sordu:
Peki şimdi ne yapmalıyım? Her şey harikaymış gibi mi davranayım?
Hayır, dedi imam. Sadece yardım etmeye devam edin. Söz değil, hareketle. Karşınızdakine karşı değil, onlar için.
Eve dönerken bu cümleleri döndürdü kafasında. Düşündü: Eskiden Elif çocukken, ağladığında öğüt vermez, sessizce yanına oturur, başını okşar, sabırla beklerdim. Şimdi neden değişti?
Ertesi gün, aniden karar verip ellerinde çorba tenceresiyle kapılarını çaldı. Elif afalladı, Murat ürperdi.
Fazla kalmayacağım, dedi Sema Hanım zar zor bir gülümsemeyle. Sadece biraz yardım için.
Çocuklara baktı, Elif biraz uyudu. Sema Hanım arkasında en ufak bir laf bırakmadan çıktı evden; bir tek Ne kadar zorlandığınızı biliyorum, demedi, Şöyle yapmalısınız, demedi.
Bir hafta sonra tekrar gitti. Sonra bir hafta sonra yine.
Hâlâ Muratın mükemmel olmadığını fark ediyordu. Ama başka bir şey de gördü: Nasıl küçük oğlunu kucağına alırken sakince titrediğini; akşam Elifin üzerini dikkatlice örterken kimseye belli etmeden endişelendiğini.
Bir gün mutfakta dayanamadı, sordu:
Zor mu senin için şimdi?
Murat şaşkın kaldırdı başını. Sanki kimse hiç sormamış gibi.
Zor, dedi sessizce. Hem de çok.
Devam etmedi. Ama o andan sonra aralarındaki ince, keskin buz tabakası sanki eridi.
Sema Hanım anladı: Damadından başka biri olmasını isterken, başlaması gereken yer aslında kendisiydi.
O günden sonra Elifle damadı hakkında konuşmadı. Elif dert yandığında, Bak ben sana demiştim, demedi. Sadece dinledi. Arada çocukları alıp Elifi dinlendirdi. Arada Muratı arayıp İyi misin? dedi. Kolay değildi. Kızmaya çok daha alışmıştı.
Ama yavaş yavaş evde bir sessizlik yayıldı. Ne daha iyi, ne mükemmelsadece sessizlik. O bitmez gerginlik gitmiş gibiydi.
Bir gün Elif dedi ki:
Anne, iyi ki artık bizim yanımızdasın, karşımızda değil.
Sema Hanım uzun süre bu cümleyi düşündü.
Şunu anladı: Barış dediğin, birinin suçunu kabul etmesinden ibaret değil. Biri savaşmayı bıraktığında başlıyordu asıl huzur.
Hâlâ Muratın daha çok ilgilenmesini istiyordu. Bu istek yok olmamıştı.
Ama onun yanında daha önemli bir dilek doğmuştu: O evde huzur olsun.
Ve ne zaman içindeki eski öfke, kırgınlık, sert kelime söyleme arzusu yükselse, kendine soruyordu:
Bu defa haklı mı olmak istiyorum, yoksa onların yükünü hafifletmek mi?
Cevabı, çoğu defa, hangi yolu seçmesi gerektiğini fısıldıyordu.




