FARKLI İNSANLAR
Eşim Sibel bana nasip oldu, ama çok tuhaftı. Gerçekten çok güzeldi: doğal sarışın, simsiyah gözlü, ince belli, dolgun göğüslü, uzun bacaklı. Yatakta ise tam bir ateşti. Başlangıçta aramızda müthiş bir tutku vardı, başka bir şey düşünmeye zaman bile kalmıyordu. Sonra hamilelik oldu. Evlendik, adet neyse o.
Bir oğlumuz oldu, o da annesi gibi sarışın, siyah gözlü. Her şey herkesinki gibiydi: bebek bezi, alt değiştirme, ilk adımlar, ilk kelimeler… Sibel de gayet normaldi başlarda, oğlumuzun üstüne titrerdi, bildiğin genç bir anneydi.
Ama sonra başımıza işler açıldı; oğlum ergenliğe girince Sibel birden fotoğrafçılıkla ilgilenmeye başladı. Sürekli bir şeyler çekiyor, kurslara gidiyordu. Elinde hep makinesi…
Daha sende ne eksik? diye sorardım. Zaten avukatsın, mesleğini icra et.
Avukatım, diye düzeltirdi Sibel.
Tamam işte, avukatsın. Ailene daha fazla vakit ayır, ne işin var böyle orada burada?
Aslında tam olarak neye kızdığımı ben de bilmiyordum. Sonuçta ev işlerine asla ihmal etmezdi; yemek hep hazırlanmış, ev tertemiz, oğlumuzun eğitimi de ona emanet… Ben işten gelip koltuğa uzanıyor, televizyonumu açıyor, her şey yerli yerinde diyordum. Yine de o eksikti işte; Sibel sanki başka bir dünyadaydı, bana uzak kalıyordu. Vardı ama yok gibiydi. Hiç televizyon izlemezdi benimle, konuşmaz, tartışmazdı. Yemeği koyardı önüme, sonra yine kendi kafasında bir yerlere çekilirdi.
Sen kocanın karısı mısın, değil misin? diye kızdım bir gün, yine bilgisayarda yakaladığımda.
Sibel cevap vermedi. Kendi içine kapanmaya başladı.
Bir de gezmeyi seviyordu, hem de öyle bildiğimiz Alaçatı falan değil, dünyanın en alakasız yerlerine giderdi. Tatil alır, sırt çantasını takar, o makinesiyle yollara düşerdi. Benim kafam almazdı.
Gidelim arkadaşlara, derdim. Bahçede mangal yapalım, onlar yeni soba kurmuş, köyden gelen rakısı da var, hem artık bizim de yazlık alma zamanımız gelmedi mi?
Sibel hep reddederdi, ama beni de yanında gezilere çağırırdı. Bir kere eşlik ettim. Yok! Benim için fena bir tecrübeydi. Etrafta herkes yabancı, konuşmalar anlaşılmıyor, yemekler inanılmaz acı veya tuhaf. Zaten güzelliklere de fazla düşkün olmadım hiçbir zaman.
Sibel böyle olunca bensiz gitmeye başladı. Sonra işinden de ayrıldı.
Emeklilik ne olacak peki? diye iyice kızdım. Sen kendini kim sandın? Büyük fotoğrafçı mı olacaksın? Biliyor musun o işte ne kadar para lazım, kaç kişiye fotoğraf çekeceksin de araba alacaksın?
Sibel hiç cevap vermezdi. Bir defa çekinerek anlattı:
İlk kişisel sergim olacak..
E herkesin sergisi var, ne olmuş yani, dedim. O da bir şey mi?
Ama açılışına gittim. Anlamadım tabii. Yüzler, hem de sıradan, güzel desen değil, eller buruş buruş… deniz üstünde martılar… Her şey tuhaftı, tıpkı Sibel gibi.
Dalga geçtim onunla. Ama bana bir araba aldı. Buyur, bir aileyiz işte, kullan. Kendisi ehliyet bile almadı, bana hediye etti. Fotoğrafçılıktan kazandı parasını, siparişlerden koştu geldi.
O zaman korkmaya başladım. Evde anlaşılmaz bir şey vardı; eş yerine bambaşka biri… Para nereden geliyor? Kadınlar mı verdi, kendi mi kazandı? Mümkün mü ki öyle fotoğrafçılıkla araba alınsın? Başka iş mi çeviriyor? Belki şimdi yapmıyor ama, ilerde mutlaka yapar…
Bir kere de haddini bildirmek için hafifçe tokat attım. Elini kaptığı gibi mutfak bıçağını çekip üstüme savurdu, rastgele bir şekilde karnımı çizdi, iki dikiş attılar zor kurtuldum. Kızgınlıkla istemeden yaptı sonra af diledi. Bir daha asla el kaldırmadım.
Kedilere ise çok düşkündü. Her sokak kedisine yardım eder, eve taşır, tedavi ettirir, yuva bulurdu. Bizim evde de iki kedi vardı. Sevimliydiler, iyi hoş da insan değil ki! Nasıl olur da onları benden fazla seversin?
Bir gün kedilerden biri öldü. Sibel ellerinde can verdiğinin ertesi gün kendine gelemedi. Ağladı, rakı içti, kendini suçladı. Günlerce böyle sürdü. Benim sabrım tükendi, kızıp:
Bir de hamam böcekleri için mi yas tutacaksın? dedim.
Çok ağır bir bakış attı, sustum, sinirle çıktım evden. Ne istiyorsa yapsın dedim.
Arkadaşlarım bana hak veriyordu, eşiyle dostuyla herkes Sibelin ayarının kaçtığını, iyice şımardığını söylüyordu. O vakit teselliyi komşu Serpilde hem çocukluk arkadaşı oluyor Sibelin buldum. Serpil çok daha sadeydi, anlaşılırdı. Bakkalda kasiyerlik yapıyordu, sanatla işi yoktu, cinsellik de sohbet de açık açık oluyordu. E, biraz fazla içki içiyordu, olsun; zaten evlenmeyecektim ki…
Acaba Sibel fark edecek mi diye bekledim. Tepki gösterecek, kıyamet kopacak, kıskançlık sahnesi yapacak, bardaklar fırlayacak… Ondan sonra işte Ee sen kendin neredeydin? derim, barışırız, yeniden düzeliriz, Serpil de biter.
Ama Sibel hiç sesini çıkarmadı, sadece tüm bakışları soğuktu. Yatakta da aramız bozuldu zaten. Sibel hep kendini gerer oldu, dokunsam hemen bir bahane bulur, ayrı odada yattı.
Oğlumuz büyüdü, üniversiteyi bitirdi. Tıpkı annesi; siyah gözlü, sarışın ve tuhaf.
Ne zaman torun vereceksin? diye sordum.
Deniz ise hep gülerdi, Hayatta yapmak istediklerim var baba, gerçek sevgiyi bulmak istiyorum. O zaman beklersin torunu, derdi. O da bana hep uzak kaldı, annesiyle çok iyi anlaşırlardı, kelimeye gerek olmadan konuşurlardı sanki. Bense aralarına giremiyordum, o siyah gözlerin bakışından hep ürkerdim. Yine Serpilin yanına kaçardım teselli bulmak için.
Sonra Sibel öğrendi. Kim söylemiş, bilmiyorum. Zaten saklamıyordum ki. Eve bir gün geldim, Sibel masada oturuyordu, sigara içiyor. Ve çok sessiz, fısıltıyla:
Çık git buradan! Defol evden! dedi.
Gözleri simsiyah, mor halkalarla çevriliydi.
Serpilin yanına gittim. Sibelin beni arayıp çağırmasını bekledim. Bir hafta sonra WhatsApptan mesaj attı: Konuşmamız gerek. Sevindim, hemen duş aldım, pahalı parfümümü sıktım. Kapıyı açar açmaz Sibel:
Yarın gidip boşanma davası açıyoruz.
Sonrası rüya gibiydi. Boşanma işlemleri, belgeler, imzalar, hatta evin bana düşen hissesinden de vazgeçtim, sonuçta ev ona annesinden kalmıştı…
Şimdi ne yapacaksın? dedim sinirle. Boşanmış kadın olarak mı yaşayacaksın, kime lazımsın? diyecektim, tuttum kendimi.
Sibel ilk kez yıllar sonra bana, içten ve huzurlu bir şekilde gülümsedi:
İstanbula gideceğim. Orada ciddi bir proje sundular bana.
Evi bari satma, dedim istemsizce. Nereye döneceksin?
Ben dönmeyeceğim, dedi sakin sakin, yani şimdiki adıyla eski karım. Biliyor musun, ben aslında uzun zamandır başka birini seviyorum. O da fotoğrafçı, İstanbuldan, onunla konuşmak bana çok iyi geliyor. Ama düşündüm, ben evliyim, aldatmak istemiyorum, ama boşanmak için de büyük bir sebep yok. Meğer biz seninle apayrı insanlarmışız. Sence sadece bunun için insanlar boşanır mı? Yoksa boşanmaz mı?
Boşanmaz, dedim ben.
Ama işte boşandık, diye gülümsedi Sibel. İlk başta Serpili duyunca çok sinirlendim. Sonra düşündüm, her şey daha iyi olacak. Ben mutlu olacağım, sen de olacaksın. Serpille evlen, mutlu mesut yaşayın.
Ve gitti.
Evlenmeyeceğim, dedim arkasından.
Ama Sibel artık duymadı.
O günden sonra ondan hiç haber almadım. Sadece yılda bir kez WhatsApptan kısa bir mesaj: Doğum günün kutlu olsun! Sağlık ve mutluluk dilerim. Oğlumuz için teşekkür ederim.Bir yıl, sonra bir yıl daha geçti. Yeni hayatıma alıştım sanıyordum; Serpille aramız çoktan soğudu. Evin sessizliği geceleri uzadıkça, televizyonun mavi ışığı boş salona vurdukça, Sibelin gölgeleri daha sık dolanır oldu. Bazı geceler uyanır, boş yatakta güneşin doğuşuyla aynı hüzün içinde dönüp dururdum.
Bir gün işten dönerken markette, yeni mahallemize taşınan genç bir kadın gördüm, gözleri simsiyah ve gülümseyişi yabancıydı. Merhaba, dedim alışkanlıkla. Kadın başını salladı, alışverişini tamamladı ve çıkıp gitti. O an, Sibelin hayatımdaki yerinin hiçbir şeyle dolmayacağını, ne Serpille, ne başka bir kadınla, ne de oğlumun bana uzaktan gülümseyen bakışlarıyla kapatılamayacağını anladım.
Kendi kendime sorup duruyorum hâlâ: Onu hiç tanımış mıydım? Biz, gerçekten birlikte miydik, yoksa sadece yan yana, kimliğini çözemeden zaman mı öldürdük? Cevabını bulamıyorum. Ama bazen, sabaha karşı, Sibelin bana bıraktığı kısa mesajları okuyup hafifçe gülümserken, hafif ve biçimsiz bir huzur yakalıyorum:
Kedilerden biri, o kalan, hâlâ benimle yaşıyor; kimi geceler yastığımın yanına kıvrılıp bana göz kırpıyor gibi bakıyor. Farklı insanlar diyorum içimden, olmasaydık belki de asla kendimiz olamazdık.
Ve sonunda anlıyorum; bazen en büyük özgürlük, birinin yolculuğunu uzaktan izleyip ona kendi dünyasını kurması için izin vermekmiş. Ve bazen, en derin sevinç, o yolculuğun bir yerlerinde kısacık da olsa yanında yürümiş olmaktan geçermiş.
Hayat devam etti. Annem öğüt vermeye çalıştı, arkadaşlar başka kadınlar önerdi. Hepsine gülümsedim. Ben kendi başıma, duvarlardaki eski fotoğraflara, sabah ışığında titreyen toz zerrelerine bakarak yaşamayı öğrendim.
Ve yıl dönümünde, yine ekranda beliren o mesajı gördüm:
Dilerim bugün yüzünde buruk da olsa bir gülümseme vardır. Bazı aşkların sadece izin verdiğimiz kadar sürdüğünü unutma. Her şeye rağmen teşekkür ederim.
Ben de telefonumu aldım, ilk defa cevap verdim:
Teşekkür ederim Sibel. Hayatta kalmayı, sevmeyi ve bırakmayı senden öğrendim. İyi ki yollarımız kesişmiş. Kendi yolun açık olsun.
O an, kedim pencereye atladı; ben de pencereyi açıp kısık bir nefesle uzaktaki martıların çığlıklarını dinledim. Ve içimden, o siyah gözlere, hayatı ikiye bölen o tuhaf mutluluğa selam gönderdim.




