Teyze, Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bugün geç oldu ama yarın bana gel, seni küçük kardeşim ve senin oğlunla tanıştıracağım. Bu kadar, görüşürüz! Kapısı önünde bir çocuk uyuyordu. İrina şaşırdı: Böyle erken saatte yabancı bir apartmanda bir çocuk neden uyur ki? On yıllık öğretmenlik deneyimiyle bunu görmezden gelemezdi. Çocuğa yaklaştı ve nazikçe omzundan salladı: — Genç adam, uyan bakalım! — Efendim? — Çocuk mahmurca doğruldu. — Sen kimsin? Neden burada uyuyorsun? — Uyuyorum sanmayın… Sizin paspasta oturuyordum, yumuşakmış, dalıp gitmişim, — dedi çocuk. İrina bu apartmanda henüz altı aydır oturuyordu. Eski eşinden ayrılınca ev almıştı. Komşularını pek tanımıyordu ama bu çocuğun burada oturmadığı belliydi. 10-11 yaşlarındaydı; eski fakat temiz giysiler içindeydi, yerinde duramıyor, sağa sola sallanıyor, adeta dans ediyordu. İrina çocuğun tuvalete gitmesi gerektiğini hemen anladı: — Çabuk koş, ama acele et, işe geç kalıyorum, — deyip içeri aldı. Çocuk ona güvenle bakmadı, o alışılmadık açık mavi gözlerini kaldırdı. “Çok garip bir göz rengi bu,” diye düşündü İrina aniden. Çocuk banyodan çıkıp ellerini yıkarken, İrina ona hemen salamlı sandviçler hazırladı. — Al şunları, aceleyle ye. — Teşekkür ederim! — Çocuk kapıya yöneldi. — Beni kurtardınız! Artık rahatça bekleyebilirim. — Peki, kimi bekliyorsun? — diye sordu İrina. — Babaanne Antonina Petrovna’yı… Yan apartmanda oturuyor, belki tanıyorsunuzdur? — Az da olsa bilirim, ama iki gün önce ambulansla hastaneye götürdüler. İşten dönerken gördüm, sedyeyle çıkardılar. — Hangi hastanede? — diye telaşlandı çocuk. — Dün 20. Şehir Hastanesi nöbetçiydi, tahminen oraya götürmüşlerdir. — Anladım. Sizin adınız nedir? — dedi çocuk sonunda. — İrina Fedorovna, — diyerek aceleyle çıktı. İrina gün boyu okulda yoğun işlerle boğuşsa da aklı çocukta kalmıştı. “Demek ki içimde bir türlü yaşam bulamayan annelik içgüdüsünü tetikledi,” diye kendi kendine düşünüyordu. Hiç çocuğu olmamıştı, belki de bu yüzden eşinden ayrılmışlardı. Eski eşi, çocuğu olan bir başka kadınla gitmişti, İrina ise bunu ağırbaşlılıkla karşılamıştı. Büyük teneffüste, hastaneyi aradı; komşu kadının felç geçirdiğini öğrendi, 78 yaşında olması işleri zorlaştırıyordu. İşten çıkıp apartmana geldiğinde çocuk yine oradaydı, bu kez pencere kenarında oturuyordu. — Ben sizi bekliyorum, — diye sevindi. — Babaanneyi taburcu etmeyecekler, beni de yanına almadılar. Adının ne olduğunu sordu İrina. Çocuk “Fedirim ben. Fedya değil, Fedor,” dedi. İrina, yıkanmış ve doymuş çocuğa soru sormaya başladı: — Evden mi kaçtın? Baban annen merak etmiyor mu? — Ana babam yok. Teyzemle kalıyorum. — Peki, teyzen endişelenmiyor mu? — diye üsteledi İrina. — Hayır, ona ‘babaanneye gidiyorum’ dedim, hastanede olduğunu bilmiyor; zaten oraya dönmek istemiyorum, iyi biridir ama dayım sürekli içer, sonra kötüleşir. Zaten dört çocukları var, beşinci de yolda, ben de üstlerine eklendim. Beni yetimhaneye vereceklerini söylediler, oraya gitmek istemiyorum. Size fazla yük oldum mu bilmiyorum… Annem hep ‘hiperaktif’ olduğumu söylerdi, babama çekmişim, kendisi gibi açık mavi gözlüymüşüm. Annem iki yıl önce vefat etti. — Annenin adı neydi? — Nadya Aleksandrovna Martinenko. Güzel ve iyi bir kadındı; bir kimya fabrikasında müdürün sekreteriydi ama ismini hatırlamıyorum. — Baban peki? — diye sordu İrina dikkatlice. — Hiç olmadı, — dedi Fedir boynunu bükerek. O an, İrina neden o mavi gözlü çocuktan bu kadar çok etkilendiğini anladı. O gözleri sadece bir kişide, kendi babasında görmüştü. Ve babası bir fabrikanın müdürüydü! İrina’nın nefesi kesildi: “Bir müdür-sekreter ilişkisi… Acaba babam, sekreterinin ondan bir oğlu olduğunu biliyor muydu? Fark etmiş miydi kaybolduğunu?” Ve kadın, oğluna babasının adını vermişti; demek ki ona çok aşıkmış… İrina çocukken bir kardeşi olsun isterdi, hiç olmamıştı. — Markete ekmek alır mısın? Hemen karşıda, — diyerek çocuğu gönderdi. Babasını aradı hemen: — Baba, Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bu akşam geç oldu ama yarın bana gel. Seni küçük kardeşim ve… senin oğlunla tanıştıracağım. Kapattım, detayları yarın anlatırım! — deyip telefonu kapattı. — Salonda kanepeyi hazırladım, duş alıp dinlen, — dedi, geri gelen Fedir’e. Devamını çok da net hayal edemese de, kardeşini kötü durumda bir akrabaya hele ki yetimhaneye asla bırakmayacağını biliyordu! Sabah baba geldi. İrina, az uyusa da erken kalkmıştı. Babası, her zamanki gibi bakımlı ve ciddi bir adamdı. Mükemmel ütülü pantolon, pırıl pırıl ayakkabılar, sade ama pahalı bir parfüm. — Neymiş bu küçük kardeş hikâyesi, seni merak ettim, — dedi. — Sakin ol baba, misafirim hâlâ uyuyor, — deyip mutfağa geçtiler. Kahvaltıda her şeyi anlattı. — Her şey çok tuhaf, — dedi babası. — Evet, sekreterim Nadya Martinenko’yu hatırlıyorum. Akıllı, genç, güzel biriydi. Bana hep aşkla bakardı; insan yaşlı da olsa erkekliğini unutmaz. Dayanamadım. Erkeklerin yüzde yüz sadık olması nadirdir. Eşimden ayrılmayı hiç düşünmedim. Bir gün Nadya şakayla karışık ‘oğlum olsun ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘zaten bir kızım var, oğul bana lüks’ dedim. Sonra annesi hastalandı. Uzun bir izin istedi, köyüne gitti. Yerine yaşlıca bir kadın geldi. Bir yıl sonra Nadya geri döndü, çok dinç ve taze görünüyordu. Evlendiğini, oğlunun olduğunu söyledi. Kocası iyi bir adam, birlikte ev kiralamışlar. Belgelerde hâlâ Martinenko soyadı vardı. Ama şimdi herkes resmî nikah yapmıyor zaten. Daha sonra sadece iş ilişkimiz oldu. Üç yıl önce Nadya ağır hastalandı, hastanede yattı, sonra gitti. Ölünce maddi yardım için belge imzalamıştım. Yazık oldu, çok gençti. Ama bana oğul yakıştırman pek mantıklı değil kızım, çünkü onun zaten bir eşi vardı, — diye bitirdi. Tam bu sırada, çocuk da uyanmıştı. Mutfaktan selam verdiğinde, baba birden kireç gibi oldu. Yan yana durduklarında benzerlik çok çarpıcıydı. — Tanışalım, — dedi baba biraz titrek bir el uzattı. — Fedor Mikailoğlu. — Fedor Fedoroviç Martinenko, — dedi çocuk, güvenle el sıkıştı. Aynı anda, aynı şekilde kaşlarını kaldırdılar. — Bugün evimizde Fedorlardan geçilmiyor! — diye heyecanla güldü İrina. Küçük Fedor elini yüzünü yıkamaya giderken, büyük Fedor kızı İrina’ya döndü: — Hiçbir şey anlamıyorum. Benim çocukluktaki halim resmen! Ama evli olduğunu, bir oğlu olduğunu söylemişti…? — Evli değildi baba, eve gitti çünkü senden gizlice doğurmak istedi, — dedi İrina. — Bunu muhasebeden izin tarihlerine bakıp teyit edebilirsin. Evlilik hikâyesini seni vicdan azabından kurtarmak için uydurmuş. Çok seviyormuş. Fedor’un babası hiç olmamış ki. Hiç! — Ama Nadya’nın da ne kardeşi ne de ablası vardı… Teyze ve babaanne lafı nereden çıktı ki? — diye kafa yordu baba. O sırada Fedor kapıya gelip cevap verdi: — Teyze Valya bana uzaktan akrabadır. Annem yattığı sırada geldiler. Babaanne Tonya ise Valya’nın annesi. Annem vefat edince onlar beni yanlarına aldılar. Evden çıkmamız gerekiyordu, kira bitsin diye. Akrabalar bana sahip çıktı, ama onlar devletten bana para alıyorlarmış; dayım hep az bulur. Ama ben sizi hatırladım Fedor Amca! Annenin aynasında çerçevede fotoğrafın vardı, şimdi albümdedir. Başta bir sanatçı sandım. Anneme kim bu, demiştim? ‘Büyüyünce anlatacağım’ demişti. İrina, kahvaltıyı hazırladı ve Fedor’u yakınlardaki sabah sinemasına gönderdi. — Ne dersin baba, şüphen kaldı mı? — diye sordu İrina. — Sanmıyorum, ama DNA testi yapmak gerekecek. Mahkemeyle akrabalık kanıtlanacak, — dedi babası. Sonrası evde küçük çaplı bir kriz, ardından tatile giden üvey anne, Fedor’dan memnun kalsa da bakmak istemedi, sadece misafirliğe gelmesini istedi. Kimse ısrarcı olmadı, Fedor Mikailoğlu, oğluyla vakit geçirmeyi sevdi, karakter benzerliklerinde kendini buldu; ikisi de irmik lapasından nefret ederdi, ama kedileri çok severdi. Ancak, üvey annenin alerjisi vardı ve küçük Fedor’un kendi evi ve kedisi olmamıştı. Sonunda tüm işlemler ve babalık resmileşti. Fedor Mikailoğlu, İrina’yla birlikte yaşayan Fedor’a yeni kimlik verdi: — Artık kanunen de oğlumsun. Şimdi bir de belgen var. Bil ki bu dünyada artık yalnız değilsin, bir kardeşin ve bir baban var. İstersen bana ‘baba’ de, istemezsen de başka bir şey… Yalnız kalmayacaksın! — Ben zaten ilk gördüğümde anlamıştım, — dedi Fedor gülerek, — Senin babam olduğunu! — Vay, şu çocukların zekâsı! — Baba hafifçe gözyaşını gizledi. Fedor, İrina’yla yaşamaya devam etti. Haftada birkaç kez üvey anneye uğradı, babası ise her gün yanlarına uğruyordu. Sonra bir gün, market önünde ücretsiz yavru kedi dağıtan bir amca gördüler; en zayıfını Fedor seçti. Adını Minik koydular. O an Fedor dünyanın en mutlu çocuğu oldu! SON NOT: Fedor Mikailoğlu, Nadya’nın mezarına beyaz mermer bir taş diktirdi. Zaman zaman oğluyla birlikte mezarı ziyaret edip çiçek bırakıyorlar. Bir gün çiçek bırakırken Fedor dedi ki: — Biliyor musun baba, annem ölümünden bir gün önce bana ‘çok ağlama’ dedi. ‘Kaybolmam, başka bir dünyaya geçeceğim ve oradan seni koruyacağım’ dedi. Oradan bile bana yardım edecekmiş. Sanırım İrina’nın ve senin beni bulmanı da annem ayarladı! Buna eminim! Bana inanıyor musun baba? — Tabii ki inanıyorum, — dedi babası. (Türk Kültürüne ve Duygusuna Uygun Hikâye Başlığı:) Bir Öğretmenin Kapısında Açılan Kader: İrina’nın Küçük Kardeşi ve Bir Fabrika Müdüründen Gerçek Hayat Dersi

Baba, hani Ayşe Hanım’ı hatırlıyorsun değil mi? Bugün geç oldu ama yarın bana gel. Seni küçük kardeşimle ve senin oğlunla tanıştıracağım. Tamam, görüşmek üzere.

Kapının hemen önünde bir çocuk uyuyordu. Ece şaşkınlıkla, sabahın bu vaktinde bir çocuğun yabancı bir apartmanda nasıl uyuyabildiğini düşündü. On yılın tecrübesiyle ilkokul öğretmeni olan Ece, bunu görmezden gelip geçemezdi. Eğilip çocuğun zayıf omzuna hafifçe dokundu:

Hey, ufaklık, uyan bakalım!

Ne oldu? Çocuk mahmurca kalktı.

Sen kimsin? Niye burada uyuyorsun?

Hayır, uyumuyorum, sadece sizin paspas yumuşakmış. Oturuyordum, istemeden dalmışım, dedi çocuk.

Ece, bu apartmanda yalnızca altı aydır oturuyordu. Boşanma sonrası satın aldığı daireye yeni yeni alışıyordu; komşularını henüz tanımıyordu ama çocuğun bu apartmandan olmadığı belliydi.

Çocuk 10 ya da 11 yaşlarında, eski ama tertemiz giysiler içindeydi. Bir ayağından diğerine geçiyor, yerinde adeta dans ediyordu.

Ece, çocuğun tuvalete gitmesi gerektiğini anladı:

Koş hadi, çabuk ol. Gecikiyorum işe, deyip onu içeri aldı.

Çocuk, olağandışı açık mavi gözleriyle ona kuşkuyla baktı. Ne ilginç bir göz rengi, diye düşündü Ece bir an. Misafir çocuk, tuvaletten çıkıp banyoda ellerini yıkarken Ece mutfakta hemen ona sucuklu sandviç hazırladı.

Al bakalım, atıştırırsın, dedi.

Sağ olun! Çocuk çoktan kapıya yönelmişti. Beni kurtardınız, şimdi bekleyebilirim rahatça.

Kimi bekliyorsun? diye sordu Ece.

Babaanne Ayten Hanımı. Sizin yan dairede oturuyor. Belki tanıyorsunuzdur?

Ayten Hanımı biraz tanıyorum, ama iki gün önce ambulansla hastaneye götürdüler onu. Ben işten dönerken sedyeyle çıkarıyorlardı.

Hangi hastanede? Çocuk endişeyle titredi.

Dün nöbetçi Şişli Devlet Hastanesiydi; muhtemelen oradadır.

Anladım. Sizin isminiz ne? dedi nihayet çocuk.

Ece Demir, dedi kadın, aceleyle çıkarken.

Gün boyu okulda Eceyi sınırsız sorunlar karşıladı ama aklından çocuk hiç çıkmadı.

Demek içimdeki anne olamamış yanım uyandı, diye geçirdi içinden. Çocuğu yoktu, eski eşinden de bu nedenle ayrılmıştı. Adam yıllar sonra başka bir kadınla çocuk sahibi olmuştu; Ece sessizce bunu kabullenmişti.

Uzun teneffüste hastaneyi arayıp Ayten Hanımın felç geçirdiğini, doktorların fazla iyi konuşmadığını öğrendi: Sonuçta yaşlı, 78 yaşında.

Akşam yine apartmanda aynı çocuğu gördü; bu sefer çocuk pencere kenarında oturuyordu.

Ben sizi bekliyorum, dedi çocuk sevinçle. Babaanneyi hemen göremeyeceğim, içeri almadılar.

Ece, adını sordu.

Benim adım Kerem. Ama lütfen Kerem de, Kero demeyin.

Temizlenip karnı doyunca Ece ona sorular sordu:

Evden mi kaçtın? Ailen merak etmiyor mu?

Annem-babam yok ki. Teyzemde kalıyorum.

O zaman teyzen merak etmez mi?

Hayır, ona babaanneye gittiğimi söyledim. Babaanne hastanede, bilmiyor kadıncağız; teyzem iyi, hatta içki bile içmez doğru dürüst. Ama eniştem içkiyi hiç bırakmıyor ve kızınca korkunç oluyor. Evde dört çocuk daha var, beşinci yolda zaten, bir ben eksikmişim.

İnat ettiler, çocuk yuvasına vereceklermiş beni, ama istemiyorum. Size çok yük olmam herhalde? Annem derdi ki ben hiperaktifim, gözlerim de aynı babama benziyormuş. Annem vefat edeli iki yıl oldu.

Annenin adı neydi?

Ayşe Hanım. O kadar iyi ve güzeldi ki… Bir fabrikanın müdür sekreteriydi ama ismini hatırlamıyorum.

Ya baban? diye sordu Ece, şüpheyle.

Babam hiç olmadı, asla olmadı, dedi Kerem başını öne eğerek.

O an Ece’nin içi ürperdi. Bu mavi gözleri daha önce bir insanda görmüştü: Babasında.

Babası, zamanında bir fabrikanın müdürüydü…

Ece, derin bir nefes aldı: Bir sekreterle müdürün gizli aşkı… Nasıl da klişe. Acaba babam, sekreterin kendisinden olan çocuğu doğurduğunu biliyor muydu?

Pekâlâ, çocuk annesinin babasının adını vermiş; belli ki sevmiş… çok sevmiş.

Ece, çocukken hep kardeşi olmasını istemişti. Şimdi ise bir kardeşin varlığını göğsünde ağır bir sır gibi taşıyordu.

Marketten ekmek alıver, dedi Kereme, hemen karşıda.

Ve hızlıca babasını aradı:

Baba, Ayşe Hanımı hatırlıyor musun? Fazla detaya girmeyeceğim. Yarın bana gel, tanıştıracağım seni küçük kardeşimle… Sen de onun babasısın. Hoşça kal, ayrıntılar yarın, deyip kapattı.

Kerem döndüğünde, Sana salonda yer hazırladım, duşunu al ve uyu dedi Ece.

Sabaha dair hiçbir gerçek planı yoktu ama bir konuda emindi: kardeşini sorunlu akrabalara ya da çocuk evine kesinlikle teslim etmeyecekti.

Babası sabahın köründe geldi. Normalde Ece pazar sabahları yataktan çıkmazdı fakat o gece neredeyse hiç uyuyamamıştı.

Babasını çocukluğundan beri çok severdi. Annesinin aksine, babası hep yanında olmuş, ona rehberlik etmişti. Hayata dair kritik kararlarda desteğini hep hissetmişti. Öyle ki, Ece eğitim fakültesine girmek isteyince annesi olay çıkarırken babası arkandayım kızım demişti.

Evliliğine de o razı olmuş, ardından ise boşanmanın yasını paylaşmıştı.

Baba, her zamanki gibi şık, derli topluydu; çizgili kumaş pantolonu, pırıl pırıl ayakkabıları ve pahalı parfümüyle gerçek bir beyefendi.

Ne işler karıştırıyorsun? Böyle kardeş falan… Gece uyuyamadım, meraktan, dedi.

Yavaş baba, misafirim hâlâ uyuyor, Ece babasını mutfağa buyur etti. Hadi kahvaltı et, acıkmışsındır.

Kahvaltıda olanları anlattı. Babası başını sallayıp:

Tuhaf, evet, sekreterim Ayşe Hanım genç, güzel, çalışkandı. O bana hayran gözlerle bakardı. Ben de, sonuçta erkeğiz, bazen zayıf tarafımıza yenik düşeriz…

İtiraf etmeliyim, ansızın bir oğul ister misin gibi sordu. Dedim ki bir kızım var, başka çocuk işi artık benim için geçti.

Bir süre sonra annesi rahatsızlandı, bakım izni alıp köye gitmek istedi. Geçici olarak yerine yaşlıca biri geldi. Bir yıl kadar sonra Ayşe geri döndü; bambaşka olmuştu.

Ben şakayla karışık Evlandın mı? dedim, Evet, oğlum oldu, dedi, Kocam çok iyi. Nüfus kağıdında hâlâ eski soyadı yazılıydı. O günlerde medeni nikâh pek yoktu zaten.

Bundan sonra sadece iş ilişkimiz vardı. Üç yıl evvel hastalandı, uzun süre izin aldı, sonra ansızın vefat etti. Bakanlıktan yardım yapmak için evraklara bakarken öğrendim. Üzüldüm tabii, genç yaşta gitti. Ama bana oğlunu yüklemeye kalkma, Ayşenin bir kocası vardı, dedi babası.

O sırada kapıdan Kerem göründü. Mutfağa girer girmez babasının beti benzi attı. Yan yana geldiklerinde aralarındaki benzerlik şaşırtıcı derecede ortadaydı.

Tanışalım bakalım! dedi baba, endişeli bir elini uzatarak. Ben Kerem Yılmaz.

Ben ise Kerem Keremoğlu Yılmaz, dedi çocuk ve elini güvenle uzattı.

O anda ikisi de aynı anda kaşlarını kaldırdılar şaşkınlıkla.

Bugün bizim evde Kerem patlaması var, deyip gülümsedi Ece.

Kerem elini yüzünü yıkamaya gitti. Baba büyülenmiş gibi Eceye baktı.

Hiçbir şey anlamıyorum. Tam küçüklüğüm gibi! Ama Ayşenin bir kocası vardı

Hayır, evlenmedi o baba. Eve gidişi, senden gizli çocuğu dünyaya getirmek içindi. Bordrodan izin tarihlerine bak bir istersen. Evlenmiş numarası yaptı ki, senin içini rahat tutsun. Kerem diyor ki hiç babası olmadı. Hiç.

Ama bir şey daha var; Ayşenin hiç kardeşi yoktu. Teyze, babaanne nereden çıktı? dedi baba düşünceli.

O sırada kapının aralığında Kerem duyduklarını anlatmaya başladı:

Teyze Derya aslında uzak akrabamız. Annem hastayken geldiler, ben ona gittiğimde de babam olmadığını hep biliyordum. Babaanne Ayten de Derya Hanımın annesi. Annem vefat edince onlar sahip çıktı ama zaten taşınmaya mecbur kaldık. Devletten para alıyorlar, eniştem az buluyor.

Sizi tanıdım, Kerem Bey! Annemin aynasında çerçeveli bir fotoğrafınız vardı; önce ünlü aktör sanmıştım ama annem büyüyünce anlatırım diyordu.

Ece, Keremi doyurdu, sabah sinemaya gönderdi. Sinema hemen yakınlardaydı.

Eee, ne diyorsun şimdi, hala şüphen var mı? diye sordu Ece.

Sanırım yok. Ama DNA testi şart. Aile bağı için mahkemeye gidilecek, dedi babası.

Tabii, sonra bir miktar yaşanmış kriz, bir miktar sinir krizi ve suni panik atak geçiren babaannenin karısı Emine Hanım oldu. Hemen toparlandı, deniz kıyısında tatil yaptı. Keremi pek sevdi ama bakmaya gönlü yoktu: Evimize gelsin ama görümce gibi değil, benim sağlığım el vermez. dedi. Kimse de ısrarcı olmadı.

Babası Keremle vakit geçirmeye bayılıyordu. Aralarındaki benzerlikler komikti: İkisi de irmik helvasından hiç hoşlanmaz, kedilere bayılırlardı.

Ama büyük Keremin karısında kedi alerjisi vardı, küçük Keremin ise hiç kendi evi olmadı ki bir kedi alsın…

Aynı şekilde peltek konuşuyorlardı, hatta tipleri de bir örnekti.

Nihayet, babalık işlemleri altı üstü iki ay sürdü, tamamlandı. Baba Kerem Eceyle buluştu, oğlunu karşısına alıp dedi ki:

Artık kanunen de oğlum sayılıyorsun. İşte yeni kimliğin. Aslında hep benim oğlumdun, ama varlığından haberim yoktu. Beni affet eğer affedebiliyorsan.

Sana bana baba de demem, istediğin gibi hitap edebilirsin. Sadece bil ki, artık dünyada yalnız değilsin. Kardeşin Ece var bir de.

Ben zaten baştan babam olduğunu anlamıştım, dedi çocuk, seni ilk gördüğüm anda.

Çocuklar ne akıllı artık, dedi baba, oğluna sarıldı.

Ece babasının gözlerinde yaş parıltıları gördü ama adam hemen kendini topladı.

Kerem Ecenin yanında yaşamaya başladı. Bazen Emine Hanımı ziyarete gidiyor, babası ise her gün geliyor. Ve Eceyle bir kedi sahiplendiler…

Bir dede, market önünde ücretsiz yavru kedi veriyordu; Kerem en zayıfını seçti. Yavruya Minnoş adını verdiler. Kerem kendini o an dünyanın en mutlu insanı hissetti!

PS:
Kerem Yılmaz, Ayşeye beyaz mermerden bir mezar taşı yaptırdı. Sık sık çocuklarıyla mezara gidip çiçek bıraktılar.

Bir gün, çiçek bırakırken Kerem dedi ki:

Baba biliyor musun, annem ölmeden bir gün önce ağlama, yok olmayacağım dedi. Sadece başka bir dünyaya geçiyorum, oradan seni izleyeceğim, dedi.

Belki de o yüzden seni, sonra Ece ablamı bulabildim. Buna eminim! Sen bana inanıyor musun baba?

Tabii ki inanıyorum, diye cevapladı babası.

Rate article
Lifequest
Teyze, Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bugün geç oldu ama yarın bana gel, seni küçük kardeşim ve senin oğlunla tanıştıracağım. Bu kadar, görüşürüz! Kapısı önünde bir çocuk uyuyordu. İrina şaşırdı: Böyle erken saatte yabancı bir apartmanda bir çocuk neden uyur ki? On yıllık öğretmenlik deneyimiyle bunu görmezden gelemezdi. Çocuğa yaklaştı ve nazikçe omzundan salladı: — Genç adam, uyan bakalım! — Efendim? — Çocuk mahmurca doğruldu. — Sen kimsin? Neden burada uyuyorsun? — Uyuyorum sanmayın… Sizin paspasta oturuyordum, yumuşakmış, dalıp gitmişim, — dedi çocuk. İrina bu apartmanda henüz altı aydır oturuyordu. Eski eşinden ayrılınca ev almıştı. Komşularını pek tanımıyordu ama bu çocuğun burada oturmadığı belliydi. 10-11 yaşlarındaydı; eski fakat temiz giysiler içindeydi, yerinde duramıyor, sağa sola sallanıyor, adeta dans ediyordu. İrina çocuğun tuvalete gitmesi gerektiğini hemen anladı: — Çabuk koş, ama acele et, işe geç kalıyorum, — deyip içeri aldı. Çocuk ona güvenle bakmadı, o alışılmadık açık mavi gözlerini kaldırdı. “Çok garip bir göz rengi bu,” diye düşündü İrina aniden. Çocuk banyodan çıkıp ellerini yıkarken, İrina ona hemen salamlı sandviçler hazırladı. — Al şunları, aceleyle ye. — Teşekkür ederim! — Çocuk kapıya yöneldi. — Beni kurtardınız! Artık rahatça bekleyebilirim. — Peki, kimi bekliyorsun? — diye sordu İrina. — Babaanne Antonina Petrovna’yı… Yan apartmanda oturuyor, belki tanıyorsunuzdur? — Az da olsa bilirim, ama iki gün önce ambulansla hastaneye götürdüler. İşten dönerken gördüm, sedyeyle çıkardılar. — Hangi hastanede? — diye telaşlandı çocuk. — Dün 20. Şehir Hastanesi nöbetçiydi, tahminen oraya götürmüşlerdir. — Anladım. Sizin adınız nedir? — dedi çocuk sonunda. — İrina Fedorovna, — diyerek aceleyle çıktı. İrina gün boyu okulda yoğun işlerle boğuşsa da aklı çocukta kalmıştı. “Demek ki içimde bir türlü yaşam bulamayan annelik içgüdüsünü tetikledi,” diye kendi kendine düşünüyordu. Hiç çocuğu olmamıştı, belki de bu yüzden eşinden ayrılmışlardı. Eski eşi, çocuğu olan bir başka kadınla gitmişti, İrina ise bunu ağırbaşlılıkla karşılamıştı. Büyük teneffüste, hastaneyi aradı; komşu kadının felç geçirdiğini öğrendi, 78 yaşında olması işleri zorlaştırıyordu. İşten çıkıp apartmana geldiğinde çocuk yine oradaydı, bu kez pencere kenarında oturuyordu. — Ben sizi bekliyorum, — diye sevindi. — Babaanneyi taburcu etmeyecekler, beni de yanına almadılar. Adının ne olduğunu sordu İrina. Çocuk “Fedirim ben. Fedya değil, Fedor,” dedi. İrina, yıkanmış ve doymuş çocuğa soru sormaya başladı: — Evden mi kaçtın? Baban annen merak etmiyor mu? — Ana babam yok. Teyzemle kalıyorum. — Peki, teyzen endişelenmiyor mu? — diye üsteledi İrina. — Hayır, ona ‘babaanneye gidiyorum’ dedim, hastanede olduğunu bilmiyor; zaten oraya dönmek istemiyorum, iyi biridir ama dayım sürekli içer, sonra kötüleşir. Zaten dört çocukları var, beşinci de yolda, ben de üstlerine eklendim. Beni yetimhaneye vereceklerini söylediler, oraya gitmek istemiyorum. Size fazla yük oldum mu bilmiyorum… Annem hep ‘hiperaktif’ olduğumu söylerdi, babama çekmişim, kendisi gibi açık mavi gözlüymüşüm. Annem iki yıl önce vefat etti. — Annenin adı neydi? — Nadya Aleksandrovna Martinenko. Güzel ve iyi bir kadındı; bir kimya fabrikasında müdürün sekreteriydi ama ismini hatırlamıyorum. — Baban peki? — diye sordu İrina dikkatlice. — Hiç olmadı, — dedi Fedir boynunu bükerek. O an, İrina neden o mavi gözlü çocuktan bu kadar çok etkilendiğini anladı. O gözleri sadece bir kişide, kendi babasında görmüştü. Ve babası bir fabrikanın müdürüydü! İrina’nın nefesi kesildi: “Bir müdür-sekreter ilişkisi… Acaba babam, sekreterinin ondan bir oğlu olduğunu biliyor muydu? Fark etmiş miydi kaybolduğunu?” Ve kadın, oğluna babasının adını vermişti; demek ki ona çok aşıkmış… İrina çocukken bir kardeşi olsun isterdi, hiç olmamıştı. — Markete ekmek alır mısın? Hemen karşıda, — diyerek çocuğu gönderdi. Babasını aradı hemen: — Baba, Nadya Aleksandrovna Martinenko’yu hatırlıyor musun? Bu akşam geç oldu ama yarın bana gel. Seni küçük kardeşim ve… senin oğlunla tanıştıracağım. Kapattım, detayları yarın anlatırım! — deyip telefonu kapattı. — Salonda kanepeyi hazırladım, duş alıp dinlen, — dedi, geri gelen Fedir’e. Devamını çok da net hayal edemese de, kardeşini kötü durumda bir akrabaya hele ki yetimhaneye asla bırakmayacağını biliyordu! Sabah baba geldi. İrina, az uyusa da erken kalkmıştı. Babası, her zamanki gibi bakımlı ve ciddi bir adamdı. Mükemmel ütülü pantolon, pırıl pırıl ayakkabılar, sade ama pahalı bir parfüm. — Neymiş bu küçük kardeş hikâyesi, seni merak ettim, — dedi. — Sakin ol baba, misafirim hâlâ uyuyor, — deyip mutfağa geçtiler. Kahvaltıda her şeyi anlattı. — Her şey çok tuhaf, — dedi babası. — Evet, sekreterim Nadya Martinenko’yu hatırlıyorum. Akıllı, genç, güzel biriydi. Bana hep aşkla bakardı; insan yaşlı da olsa erkekliğini unutmaz. Dayanamadım. Erkeklerin yüzde yüz sadık olması nadirdir. Eşimden ayrılmayı hiç düşünmedim. Bir gün Nadya şakayla karışık ‘oğlum olsun ister misin?’ diye sordu. Ben de ‘zaten bir kızım var, oğul bana lüks’ dedim. Sonra annesi hastalandı. Uzun bir izin istedi, köyüne gitti. Yerine yaşlıca bir kadın geldi. Bir yıl sonra Nadya geri döndü, çok dinç ve taze görünüyordu. Evlendiğini, oğlunun olduğunu söyledi. Kocası iyi bir adam, birlikte ev kiralamışlar. Belgelerde hâlâ Martinenko soyadı vardı. Ama şimdi herkes resmî nikah yapmıyor zaten. Daha sonra sadece iş ilişkimiz oldu. Üç yıl önce Nadya ağır hastalandı, hastanede yattı, sonra gitti. Ölünce maddi yardım için belge imzalamıştım. Yazık oldu, çok gençti. Ama bana oğul yakıştırman pek mantıklı değil kızım, çünkü onun zaten bir eşi vardı, — diye bitirdi. Tam bu sırada, çocuk da uyanmıştı. Mutfaktan selam verdiğinde, baba birden kireç gibi oldu. Yan yana durduklarında benzerlik çok çarpıcıydı. — Tanışalım, — dedi baba biraz titrek bir el uzattı. — Fedor Mikailoğlu. — Fedor Fedoroviç Martinenko, — dedi çocuk, güvenle el sıkıştı. Aynı anda, aynı şekilde kaşlarını kaldırdılar. — Bugün evimizde Fedorlardan geçilmiyor! — diye heyecanla güldü İrina. Küçük Fedor elini yüzünü yıkamaya giderken, büyük Fedor kızı İrina’ya döndü: — Hiçbir şey anlamıyorum. Benim çocukluktaki halim resmen! Ama evli olduğunu, bir oğlu olduğunu söylemişti…? — Evli değildi baba, eve gitti çünkü senden gizlice doğurmak istedi, — dedi İrina. — Bunu muhasebeden izin tarihlerine bakıp teyit edebilirsin. Evlilik hikâyesini seni vicdan azabından kurtarmak için uydurmuş. Çok seviyormuş. Fedor’un babası hiç olmamış ki. Hiç! — Ama Nadya’nın da ne kardeşi ne de ablası vardı… Teyze ve babaanne lafı nereden çıktı ki? — diye kafa yordu baba. O sırada Fedor kapıya gelip cevap verdi: — Teyze Valya bana uzaktan akrabadır. Annem yattığı sırada geldiler. Babaanne Tonya ise Valya’nın annesi. Annem vefat edince onlar beni yanlarına aldılar. Evden çıkmamız gerekiyordu, kira bitsin diye. Akrabalar bana sahip çıktı, ama onlar devletten bana para alıyorlarmış; dayım hep az bulur. Ama ben sizi hatırladım Fedor Amca! Annenin aynasında çerçevede fotoğrafın vardı, şimdi albümdedir. Başta bir sanatçı sandım. Anneme kim bu, demiştim? ‘Büyüyünce anlatacağım’ demişti. İrina, kahvaltıyı hazırladı ve Fedor’u yakınlardaki sabah sinemasına gönderdi. — Ne dersin baba, şüphen kaldı mı? — diye sordu İrina. — Sanmıyorum, ama DNA testi yapmak gerekecek. Mahkemeyle akrabalık kanıtlanacak, — dedi babası. Sonrası evde küçük çaplı bir kriz, ardından tatile giden üvey anne, Fedor’dan memnun kalsa da bakmak istemedi, sadece misafirliğe gelmesini istedi. Kimse ısrarcı olmadı, Fedor Mikailoğlu, oğluyla vakit geçirmeyi sevdi, karakter benzerliklerinde kendini buldu; ikisi de irmik lapasından nefret ederdi, ama kedileri çok severdi. Ancak, üvey annenin alerjisi vardı ve küçük Fedor’un kendi evi ve kedisi olmamıştı. Sonunda tüm işlemler ve babalık resmileşti. Fedor Mikailoğlu, İrina’yla birlikte yaşayan Fedor’a yeni kimlik verdi: — Artık kanunen de oğlumsun. Şimdi bir de belgen var. Bil ki bu dünyada artık yalnız değilsin, bir kardeşin ve bir baban var. İstersen bana ‘baba’ de, istemezsen de başka bir şey… Yalnız kalmayacaksın! — Ben zaten ilk gördüğümde anlamıştım, — dedi Fedor gülerek, — Senin babam olduğunu! — Vay, şu çocukların zekâsı! — Baba hafifçe gözyaşını gizledi. Fedor, İrina’yla yaşamaya devam etti. Haftada birkaç kez üvey anneye uğradı, babası ise her gün yanlarına uğruyordu. Sonra bir gün, market önünde ücretsiz yavru kedi dağıtan bir amca gördüler; en zayıfını Fedor seçti. Adını Minik koydular. O an Fedor dünyanın en mutlu çocuğu oldu! SON NOT: Fedor Mikailoğlu, Nadya’nın mezarına beyaz mermer bir taş diktirdi. Zaman zaman oğluyla birlikte mezarı ziyaret edip çiçek bırakıyorlar. Bir gün çiçek bırakırken Fedor dedi ki: — Biliyor musun baba, annem ölümünden bir gün önce bana ‘çok ağlama’ dedi. ‘Kaybolmam, başka bir dünyaya geçeceğim ve oradan seni koruyacağım’ dedi. Oradan bile bana yardım edecekmiş. Sanırım İrina’nın ve senin beni bulmanı da annem ayarladı! Buna eminim! Bana inanıyor musun baba? — Tabii ki inanıyorum, — dedi babası. (Türk Kültürüne ve Duygusuna Uygun Hikâye Başlığı:) Bir Öğretmenin Kapısında Açılan Kader: İrina’nın Küçük Kardeşi ve Bir Fabrika Müdüründen Gerçek Hayat Dersi