BABAANNEM BENİM MELEĞİM – KORUYUCU BİR MELEK GİBİ YANIMDAYDI Lena, anne ve babasını hiç hatırlamıyordu. Babası, annesi ona hamileyken onları terk etmişti ve bir daha haber alınamamıştı. Annesi, Lena henüz 1 yaşındayken, aniden çıkan bir hastalıktan hayatını kaybetmişti. Lena’yı büyüten kişi ise, annesinin annesi Baba Dudu’ydu. Dudu Nine, genç yaşta eşini kaybetmiş, ömrünü kızıyla torununa adamıştı. Lena ile ninesi arasında çocukluğundan beri çok özel, manevi bir bağ kurulmuştu. Baba Dudu, Lena’nın neye ihtiyacı olduğunu bir bakışta anlar, aralarında hep karşılıklı bir anlayış olurdu. Dudu Nine’yi herkes çok severdi; komşulardan okul öğretmenlerine… Okul toplantılarına sık sık elinde bir sepet ev yapımı poğaçayla gelirdi: “İnsanlar aç, herkes işten yorgun geliyor, ev sahibine yakışmaz onları aç bırakmak,” derdi hep. Kimsenin arkasından konuşmaz, dedikodu yapmazdı; ona çokça akıl danışılırdı. Lena, böyle bir ninesi olduğu için çok mutlu ve şanslı hissederdi. Ancak Lena’nın özel hayatı bir türlü yoluna girmemişti. Okul, üniversite ve iş derken hep bir koşturma, ilişkiler ise beklediği gibi olmamıştı. Dudu Nine bu duruma üzülür, “Güzelim Alinacığım, hala bekâr geziyorsun; hiç mi düzgün bir delikanlı yok sana? Sen benim hem güzelimsin hem akıllım,” derdi. Lena da takılır, eğlenir ama içten içe artık bir aile kurma zamanının geldiğinin farkındaydı, çünkü 30 yaşına gelmişti. Dudu Nine bir sabah aniden hayatını kaybetti; lenin yıkıldı, kendine gelemedi bir türlü. Her gün işine, markete gidiyordu ama bütün işleri sanki otomatik olarak yapıyordu. Evde artık sadece kedisi Mırk vardı, Lena kendini çok yalnız hissediyordu. Bir gün trende kitap okurken, karşısına kırk yaşlarında, temiz giyimli hoş bir adam oturdu. Adam ona dikkatli bakıyordu, Lena bundan nedense rahatsız olmadı, hoşuna gitti. Adam kitaplar hakkında konuşmaya başladı, ki bu Lena’nın saatlerce konuşabileceği bir konuydu. Film sahnesi gibi diye düşündü. Tam inecekti ki, adam –adı Ali idi– sohbete devam etmek için yakındaki bir kafeye davet etti. Lena sevinçle kabul etti. O günden sonra aralarında baş döndürücü bir ilişki başladı. Her gün telefonlaştılar, yazıştılar, zaman zaman buluşuyorlardı. Ali genelde işlerinin yoğunluğundan bahsederdi ve hayatı hakkında Lena’ya pek bilgi vermezdi ama Lena ilk kez bir adamla böyle mutlu oluyordu. Bir gün Ali, Lena’yı hafta sonu restorana davet etti; bunun özel bir buluşma olacağını hissettirdi. Lena çok heyecanlıydı, teklif edeceğini düşündü. Yıllardır hayal ettiği gibi, sonunda eşi, çocukları, ailesi olacaktı. Keşke nineciği de bu günü görebilseydi… Akşam evde, Lena ne giyeceğini düşünürken telefonda elbise bakmaya başladı, heyecandan uyuyakaldı. Rüyasında nineciği, en sevdiği elbisesiyle odasına geldi, yanına oturup başını okşadı. Lena hem şaşırdı hem çok sevindi: “Ninecim, sen yoktun, buraya nasıl geldin?” dedi. “Alinacığım, hiç gitmedim ki, hep senin yanındayım, görüp duyuyorum seni ama sen beni göremiyorsun. Sana söylemek istedim; o adamla buluşma, o iyi biri değil, sözümü dinle,” dedi ve ortadan kayboldu. Lena uyandı, ne olduğunu anlamadan bir süre öyle oturdu. Sadece rüya mıydı, yoksa nineciği gerçekten mi onu uyarmıştı, içi huzursuzdu. O günden itibaren, ne yapsa nineciğinin sözleri kulaklarında çınlayıp durdu. Buluşma günü geldi, Lena eski bir elbise giydi, hiç hazırlanamamıştı. Ali hemen Lena’nın mutsuzluğunu hissetti. Yemeğin sonunda Ali cisiltli bir şekilde diz çöküp kutuyla yüzük uzattı. İşte o an, Lena’nın başı döndü, kulakları uğuldadı ve camdan bakan nineciğini gördü. Bunu bir işaret sayıp, “Üzgünüm Ali, yapamam,” dedi ve koşarak restorandan çıktı. Ali peşi sıra geldi, gözleri öfkeyle doldu: “Demek istemiyorsun, bana varmak istemiyorsun ha? O zaman kal kedinle, kim beğenir seni bundan sonra!” deyip hışımla gitti. Ertesi gün, Lena ilkokuldan arkadaşı, şimdi adliyenin müdürü olan Ender’e gidip Ali’nin bir araştırılmasını istedi. Bir gün sonra Ender aradı: “Lena, sana iyi şeyler söyleyemeyeceğim… Ali dolandırıcıymış. Yalnız kadınlarla tanışıp evleniyor, sonra onların evini üstüne aldırıp kredi çektiriyor; ardından onları evlerinden atıyor ve boşanıyor. Defalarca cezaevine girmiş çıkmış. Neyse ki tam zamanında kurtulmuşsun,” dedi. Lena şaşkınlık ve minnettarlık içindeydi: Bunu nineciği nereden bilmişti, onu kimden, nasıl korumuştu? Gerçekten de dedikleri gibi, kaybettiklerimizin ruhları yanımızda oluyor, bizi birer melek gibi koruyorlardı demek… Muhtemelen öyleydi. Lena markete uğrayıp kedi mamasını ve eve alışverişini yaptı, sapasağlam yürüyerek eve dönerken artık biliyordu ki asla yalnız değil; ninesi her zaman yanında, onu koruyup kollayacak bir melek gibi izliyordu… Belki de sevdiklerimizin ruhları gerçekten başımızda, bizlere melek gibi göz kulak oluyordur… Buna inanmak güzel değil mi?

BABANNE MELEĞİ

Elif, anne ve babasını hiç hatırlamıyordu. Babası, annesi hamileyken gitmiş, bir daha da ondan hiçbir haber alınmamıştı. Annesi de, Elif henüz bir yaşındayken ansızın kansere yakalanıp, mum gibi sönüp gitmişti.

Elifi, annesinin annesi, yani onun tatlı babaannesi Nazmiye Hanım büyütmüştü. Kocası daha genç yaşta göçüp gitmişti, hayatını ise tamamen kızı ve torununa adamıştı. Elif doğduğundan beri aralarında neredeyse telepatik bir bağ vardı. Nazmiye Hanım, Elifin ne istediğini gözünden anlar, aralarında hep müthiş bir uyum olurdu.

Mahallede, okulda, kısacası herkes Nazmiye Hanımı çok severdi. Okul toplantılarına genelde bir sepet börekle gelir, aç karna konuşmak olmaz, herkes işten çıktı, yorgun derdi. Hiç kimseyi çekiştirip dedikodu yapmaz, aksine herkes ona akıl danışırdı. Elif de böyle şeker, dünya tatlısı bir babaannesi olduğu için şanslı hissederdi.

Elifin özel hayatı ise tam bir kara mizah konusuydu. Okul, üniversite, iş; sürekli bir koşturma, kovalama, yapması gerekenler Erkek arkadaşları oldu ama bu da değil, şu da değil der, hep eksik bir şeyler bulurdu. Nazmiye Hanım ise, her zamanki gibi kızı için kaygılanmadan duramazdı.

Kızım Elif, bak bakayım, genç kızlıkta kök saldın vallahi, bir tane mi düzgün çocuk çıkmaz şu dünyada? Senin gibi güzel, zeki bir kız, harcanıyorsun! derdi. Elif bunu espriye vurur, gülüp geçerdi ama içten içe de hak verirdi: Artık bir evliliğe, bir ailesi olsun isterdi, sonuçta otuz olmuştu.

Fakat Nazmiye Hanım bir sabah, usulca uyuyakalmış ve bir daha uyanmamıştı. Kalbi rüyasında durmuştu. Elif uzun bir süre kendine gelemedi, ne oldu, nasıl oldu inanamadı. Hayatına kaldığı gibi devam etmeye çalıştı: işe gidip geldi, markete uğradı, yemek yaptı… Ama hepsini ancak bir robot gibi yapıyordu. Şimdi onu evde bekleyen tek canlı, kediler kraliçesi Minnoştu. Bir de ona emanetti artık yalnızlık.

Bir gün, Elif banliyö treninde kitap okurken, karşısına kırk yaşlarında, bakımlı ve hoş giyimli bir adam oturdu. Adam, Elifi dikkatlice süzse de bu kez Elif bundan garip bir şekilde memnundu. Adam, kitaplar hakkında konuşmaya başladı, Elif de bu konuda saatlerce konuşabilirdi. Aklından geçirdi: Ay resmen Türk filmi gibi! Tam inecekken adam, yani Murat, görüşmeye devam etmeyi teklif etti, birlikte bir kafeye geçip sohbet ettiler.

O günden sonra baş döndürücü bir gönül ilişkisi başladı. Her gün mesajlaşıyor, aralarda buluşuyorlardı. Murat çok yoğun çalıştığı için sık görüşemiyorlardı. Elif, Murat hakkında çok şey bilmiyordu, adam geçmişi ve işi hakkında hep kaçamak davranıyordu. Ama Elif ilk kez hayatında bir adamla gerçekten mutlu hissediyordu, artık geçmişin ağırlığından sıyrılmıştı.

Bir gün Murat, çok özel bir akşama davet etti Elifi; bir cumartesi restoran rezervasyonu yaptı, Elif de haliyle bunun bir evlenme teklifi olacağını anladı. Sevinçten havalara uçuyordu, nihayet onun da bir ailesi, çocukları olacak, tıpkı herkes gibi Keşke babaannesi bu günü görebilseydi.

O akşam Elif, ne giyeceğini düşünmekten yorgun düştü; kuşkusuz hayatının gecesi olacaktı. Elbise bakmaya telefonu kurcalarken uyuyakaldı.

Sonra bir anda, rüyasında babaanesinin o çok sevdiği entarisiyle odaya süzülüp geldiğini gördü. Babaannesi gelip divana oturdu, Elifin başını okşadı. Elif şaşırdı, bir yandan da tarifsiz sevindi: Babaanne, sen burda ne yapıyorsun? Hani sen yoktun? Babaanne gülümsedi: Ben bir yere gitmedim ki kuzum, hep buradayım. Yanındayım, seni izliyorum, duymadığın tek ben kaldım. Seni uyarmaya geldim: O adamdan uzak dur, bak, o iyi biri değil. Babaannenin sözüne kulak ver! dedi ve buhar olup yok oldu.

Elif yatakta doğruldu, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Rüya işte, deyip tekrar elbise seçmeye başladı; ama içindeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Babaannesi niye böyle demişti ki? Muratı tanımıyor ki Kafası darmadağın, hiçbir kıyafeti seçemeden yine uyuyakaldı.

O büyük gün geldi çattı. Elif hala hiçbir şey seçememiş, hatta her şeyi eline yüzüne bulaştırmıştı. Kafasında sadece babaannesinin o tuhaf rüya sözleri dönüp duruyordu. Hiç böyle gerçekçi bir rüya görmemişti ama aralarındaki o meşhur manevi bağ aklını kemiriyordu.

Sonunda eski ama şık bir elbise giyip restorana gitti. Keyfi yoktu, Murat da hemen fark etti: Bir sorun mu var canım? diye sordu. Elif, Yok bir şey, iyiyim dedi. Murat da konuyu şakaya vurdu, espriler yaptı, Elifi güldürmeye çalıştı. Ve finalde, filmlerdeki gibi diz çöktü, kutuyla tek taş yüzüğü sundu.

Elifin kafasında bir şimşek çaktı, kulakları uğuldadı, birden göz ucuyla lokantanın penceresinde babaanesini gördü. Babaannesi, öylece camdan bakıyordu. Elif bunun bir işaret olduğunu anladı: Affedersin Murat, ama kabul edemem dedi. Neden ki, ne yaptım ben? diye şaşkınca sordu Murat. Elif gülümseyerek, Sana bir şey yapmadın ama ben hep babaanneme güvendim, dedi ve oradan fırtına gibi kaçtı.

Murat peşine düştü, gözlerinden adeta ateş çıktı, Öyle mi? Demek bana varmazsın, pis fırlama, yürü o kedinle Minnoş! Sen kime lazımsın, kırık dökük kadın! diye bağırdı ve çekip gitti.

Elif şoke olmuştu. Hani nerde o nazik, okumuş, ince ruhlu Murat? Hah, sana da aile, çocuk, koca!

Ertesi gün, Elif bir ortaokul arkadaşından yardım istemek için savcılığa gitti. Arkadaşının adı Ardaydı, önemli bir pozisyondaydı ve bazen eski dostlarına böyle ufak kıyaklar geçiyordu. Elif, Muratın fotoğrafını verip biraz kimlik bilgisi aktardı.

Bir gün sonra Arda dönemedi: Elif, sana iyi haber veremem. Murat tam bir dolandırıcı çıktı. Yalnız kadınlarla tanışıyor, evleniyor, evlerini kendine geçiriyor, adlarına yüklü kredi çektiriyor, sonra kadını evinden kovup boşanıyor. Bu işten daha önce ceza bile almış. Şansına küsmeyi bilmişsin bak, az kalsın belanı buluyordun.

Elifin ağzı açık kaldı. Babaannesi bunları nereden biliyordu? Yine de bir mucizeye, babaanneye teşekkür etti: Varlığına şükür! İyi ki yanımdasın.

Bir marketten hem eve hem Minnoşa yiyecek aldı, neşeyle eve dönerken kendisini artık yalnız hissetmiyordu. Neticede, büyüklerimiz yakınlarımızın ruhu bizi hep korur, melek olur, kötülüklerden sakınırlar der ya İnanmak istiyor insan. Olsun da istiyor…

Rate article
Lifequest
BABAANNEM BENİM MELEĞİM – KORUYUCU BİR MELEK GİBİ YANIMDAYDI Lena, anne ve babasını hiç hatırlamıyordu. Babası, annesi ona hamileyken onları terk etmişti ve bir daha haber alınamamıştı. Annesi, Lena henüz 1 yaşındayken, aniden çıkan bir hastalıktan hayatını kaybetmişti. Lena’yı büyüten kişi ise, annesinin annesi Baba Dudu’ydu. Dudu Nine, genç yaşta eşini kaybetmiş, ömrünü kızıyla torununa adamıştı. Lena ile ninesi arasında çocukluğundan beri çok özel, manevi bir bağ kurulmuştu. Baba Dudu, Lena’nın neye ihtiyacı olduğunu bir bakışta anlar, aralarında hep karşılıklı bir anlayış olurdu. Dudu Nine’yi herkes çok severdi; komşulardan okul öğretmenlerine… Okul toplantılarına sık sık elinde bir sepet ev yapımı poğaçayla gelirdi: “İnsanlar aç, herkes işten yorgun geliyor, ev sahibine yakışmaz onları aç bırakmak,” derdi hep. Kimsenin arkasından konuşmaz, dedikodu yapmazdı; ona çokça akıl danışılırdı. Lena, böyle bir ninesi olduğu için çok mutlu ve şanslı hissederdi. Ancak Lena’nın özel hayatı bir türlü yoluna girmemişti. Okul, üniversite ve iş derken hep bir koşturma, ilişkiler ise beklediği gibi olmamıştı. Dudu Nine bu duruma üzülür, “Güzelim Alinacığım, hala bekâr geziyorsun; hiç mi düzgün bir delikanlı yok sana? Sen benim hem güzelimsin hem akıllım,” derdi. Lena da takılır, eğlenir ama içten içe artık bir aile kurma zamanının geldiğinin farkındaydı, çünkü 30 yaşına gelmişti. Dudu Nine bir sabah aniden hayatını kaybetti; lenin yıkıldı, kendine gelemedi bir türlü. Her gün işine, markete gidiyordu ama bütün işleri sanki otomatik olarak yapıyordu. Evde artık sadece kedisi Mırk vardı, Lena kendini çok yalnız hissediyordu. Bir gün trende kitap okurken, karşısına kırk yaşlarında, temiz giyimli hoş bir adam oturdu. Adam ona dikkatli bakıyordu, Lena bundan nedense rahatsız olmadı, hoşuna gitti. Adam kitaplar hakkında konuşmaya başladı, ki bu Lena’nın saatlerce konuşabileceği bir konuydu. Film sahnesi gibi diye düşündü. Tam inecekti ki, adam –adı Ali idi– sohbete devam etmek için yakındaki bir kafeye davet etti. Lena sevinçle kabul etti. O günden sonra aralarında baş döndürücü bir ilişki başladı. Her gün telefonlaştılar, yazıştılar, zaman zaman buluşuyorlardı. Ali genelde işlerinin yoğunluğundan bahsederdi ve hayatı hakkında Lena’ya pek bilgi vermezdi ama Lena ilk kez bir adamla böyle mutlu oluyordu. Bir gün Ali, Lena’yı hafta sonu restorana davet etti; bunun özel bir buluşma olacağını hissettirdi. Lena çok heyecanlıydı, teklif edeceğini düşündü. Yıllardır hayal ettiği gibi, sonunda eşi, çocukları, ailesi olacaktı. Keşke nineciği de bu günü görebilseydi… Akşam evde, Lena ne giyeceğini düşünürken telefonda elbise bakmaya başladı, heyecandan uyuyakaldı. Rüyasında nineciği, en sevdiği elbisesiyle odasına geldi, yanına oturup başını okşadı. Lena hem şaşırdı hem çok sevindi: “Ninecim, sen yoktun, buraya nasıl geldin?” dedi. “Alinacığım, hiç gitmedim ki, hep senin yanındayım, görüp duyuyorum seni ama sen beni göremiyorsun. Sana söylemek istedim; o adamla buluşma, o iyi biri değil, sözümü dinle,” dedi ve ortadan kayboldu. Lena uyandı, ne olduğunu anlamadan bir süre öyle oturdu. Sadece rüya mıydı, yoksa nineciği gerçekten mi onu uyarmıştı, içi huzursuzdu. O günden itibaren, ne yapsa nineciğinin sözleri kulaklarında çınlayıp durdu. Buluşma günü geldi, Lena eski bir elbise giydi, hiç hazırlanamamıştı. Ali hemen Lena’nın mutsuzluğunu hissetti. Yemeğin sonunda Ali cisiltli bir şekilde diz çöküp kutuyla yüzük uzattı. İşte o an, Lena’nın başı döndü, kulakları uğuldadı ve camdan bakan nineciğini gördü. Bunu bir işaret sayıp, “Üzgünüm Ali, yapamam,” dedi ve koşarak restorandan çıktı. Ali peşi sıra geldi, gözleri öfkeyle doldu: “Demek istemiyorsun, bana varmak istemiyorsun ha? O zaman kal kedinle, kim beğenir seni bundan sonra!” deyip hışımla gitti. Ertesi gün, Lena ilkokuldan arkadaşı, şimdi adliyenin müdürü olan Ender’e gidip Ali’nin bir araştırılmasını istedi. Bir gün sonra Ender aradı: “Lena, sana iyi şeyler söyleyemeyeceğim… Ali dolandırıcıymış. Yalnız kadınlarla tanışıp evleniyor, sonra onların evini üstüne aldırıp kredi çektiriyor; ardından onları evlerinden atıyor ve boşanıyor. Defalarca cezaevine girmiş çıkmış. Neyse ki tam zamanında kurtulmuşsun,” dedi. Lena şaşkınlık ve minnettarlık içindeydi: Bunu nineciği nereden bilmişti, onu kimden, nasıl korumuştu? Gerçekten de dedikleri gibi, kaybettiklerimizin ruhları yanımızda oluyor, bizi birer melek gibi koruyorlardı demek… Muhtemelen öyleydi. Lena markete uğrayıp kedi mamasını ve eve alışverişini yaptı, sapasağlam yürüyerek eve dönerken artık biliyordu ki asla yalnız değil; ninesi her zaman yanında, onu koruyup kollayacak bir melek gibi izliyordu… Belki de sevdiklerimizin ruhları gerçekten başımızda, bizlere melek gibi göz kulak oluyordur… Buna inanmak güzel değil mi?