— Bizim ailede dört nesildir erkekler demiryollarında çalıştı! Peki sen ne getirdin? — Galina’yı, — dedi Anna karnını okşayarak. — Adını da Galina koyacağız — Yine kız mı? Bu resmen alay! — Oya Hanım (kayınvalide) ultrason raporunu masaya fırlattı. — Bizim ailede dört nesildir erkekler demiryoluna emek verdi! Sen ne kattın aileye? — Galina’yı, — dedi Anna kısık sesle, karnını okşayarak. — Adını Galina koyacağız. — Galina… — diye üstünkörü tekrarladı kayınvalide. — Bari ismi düzgün. Ama bundan ne hayır gelir ki? Senin Galina’nı kim ne yapsın? Maksut sessizdi, telefona gömülmüştü. Eşi fikrini sorduğunda omzunu silkti: — Olan oldu. Belki bir dahakine oğlan olur. Anna’nın içi burkuldu. “Bir dahaki mi? Peki bu minicik yavru ne, prova mı?” Galina, ocakta doğdu — minicik, kocaman gözlü ve simsiyah saçlı. Maksut, hastaneden çıkışta bir demet karanfil ve bir poşet bebek eşyasıyla göründü. — Güzel, — dedi beşiğe bakarken. — Sana benziyor. — Ama burnu seninki, — diye gülümsedi Anna. — Çenesi de inatçı. — Boş ver, — dedi Maksut. — Bütün bebekler bu yaşta birbirine benzer. Oya Hanım, evde onları asık suratla karşıladı. — Komşumuz Zeynep sordu, torun mu oldu diye. Cevaplamaya utandım, — diye söylendi. — Benim yaşımda hâlâ bebek bakmak… Anna çocuk odasına kapanıp, kızı göğsüne bastırarak sessizce ağladı. Maksut günden güne daha çok çalışır oldu. Komşu arsada ek işlere gitti, fazla mesai aldı. “Aile bakmak pahalı, hele çocukla” diyordu. Eve geç, yorgun ve sessiz geliyordu. — O seni bekliyor, — derdi Anna, Maksut çocuk odasının önünden geçip başını bile uzatmadığında. — Galina babasının adımlarını duyunca canlanıyor hep. — Yorgunum Anna. Sabah erken işe gideceğim. — Ama onu kucağına bile almadın… — O daha küçük, anlamaz ki. Ama Galina anlıyordu. Anna, kızının babasının adımlarını duyunca kapıya döndüğünü ve sonra sessizce o kapıya bakakaldığını görürdü. Sekiz aylıkken Galina hastalandı. Ateşi önce 38, sonra 39 dereceye çıktı. Anna ambulans çağırdı, doktor “evde ateş düşürücüyle bekleyin” dedi. Sabah 40 oldu. — Kalk, Maksut! — Anna eşini dürtüyordu. — Galina’nın hâli kötü! — Kaç oldu saat? — Gözlerini zor açtı Maksut. — Yedi. Ben sabaha kadar uyumadım. Hastaneye gitmeliyiz! — Bu saatte? Belki akşama kadar beklesek, bugün mesaim önemli… Anna ona yabancı biri gibi baktı. — Kızın ateşten yanıyor, sen mesaini mi düşünüyorsun? — Ama ölmedi ya! Çocuklar sık sık hasta olur. Anna kendi başına taksi çağırdı. Hastanede doktorlar Galina’yı hemen enfeksiyon bölümüne yatırdı. “Zor bir iltihap olabilir, belden sıvı alıp bakmamız gerek.” dediler. — Babanız nerede? — diye sordu başhekim. — Her iki ebeveynin de izni gerekiyor bu işlem için. — O… çalışıyor. Şimdi gelir. Anna bütün gün Maksut’u aradı. Telefonu kapalıydı. Akşam yedi gibi ulaştı. — Anna, şimdi depodayım, işler… — Maksut! Galina menenjit olabilir! Belden sıvı almak için imzan gerek! Doktorlar bekliyor! — Ne? Sıvı mı? Hiçbir şey anlamadım… — Lütfen hemen gel! — Gelemem, mesai 11’de bitiyor. Sonra çocuklarla işim var… Anna sessizce telefonu kapadı. Tek başına imzaladı — anne olarak hakkı vardı. Galina’ya işlem genel anesteziyle yapıldı. O yatakta, minik vücudu kocaman sedyede öylece duruyordu. — Sonuçlar yarın belli olur, — dedi doktor. — Menenjit ise tedavi uzun sürebilir, bir buçuk ay hastanede kalmak gerekebilir. Anna hastanede gece kaldı. Galina serumdaydı, solgun ve hareketsiz. Sadece göğsü zorla inip kalkıyordu. Maksut ertesi gün öğlen geldi. Traşsız, dağınık. — Nasıl… durumu? — odaya girmeye korkarak sordu. — Kötü, — dedi Anna kısa bir sesle. — Sonuçlar daha çıkmadı. — Neydi bu şimdi? Şey… — Belden sıvı alındı. Omurgadan sıvı çekip incelediler. Maksut’un rengi attı. — Acıdı mı? — Uyuşturuldu, anlamadı. Beşik başına yaklaştı, öylece kaldı. Galina uyuyordu, minik eli bandajlı, bileğinde kateter vardı. — Ne kadar küçükmüş, — diye fısıldadı Maksut. — Böyle düşünmemiştim… Anna cevap vermedi. Test sonucu güzel çıktı — menenjit yoktu. Sıradan virüs enfeksiyonu ama komplikasyonlu. Evde iyileşebilirdi, doktor kontrolünde. — Şanslısınız, — dedi başhekim. — Bir iki gün daha bekleseydiniz, daha kötü olurdu. Eve giderken Maksut sessizdi. Eve yaklaştıklarında kısık sesle sordu: — Gerçekten bu kadar kötü bir baba mıyım? Anna uyuyan kızını kucağında ayarladı, eşine baktı. — Sence? — Daha vaktimiz çok sanıyordum. O küçücük, anlamaz diye düşünüyordum. Ama… — sustu. — Yatakta o tüplerin arasında görünce… Kaybedebileceğimi anladım. Ve kaybedecek şeyimin olduğunu… — Maksut, onun bir babaya ihtiyacı var. Eve sadece para getirene değil, adını bilen, hangi oyuncağı sevdiğini anlayan gerçek babaya. — Hangileri? — dedi fısıltıyla. — Lastik kirpi ve çıngıraklı zilli oyuncak. Sen eve gelince kapıya doğru sürünüyor. Kucaklarsın diye bekliyor. Maksut başını önüne eğdi. — Bilmiyordum… — Artık biliyorsun. Evde Galina uyandı ve ince, acıklı sesle ağladı. Maksut içgüdüyle ona uzandı ama durakladı. — Kucağıma alabilir miyim? — eşine sordu. — O senin kızın. Galina’yı dikkatle kucakladı. Küçük kız, kocaman gözlerle babasına bakarken sustu. — Merhaba, minik kızım, — diye fısıldadı Maksut. — Yanında olamadığım için özür dilerim. Galina elini babasının yanağına sürdü. Maksut, boğazı düğümlendi. — Baba, — dedi Galina birden net bir şekilde. Bu, onun ilk kelimesiydi. Maksut, gözlerini açarak Anna’ya baktı. — O… o baba dedi… — Bir haftadır söylüyor, — gülümsedi Anna. — Ama hep sen evde yokken. Herhalde doğru anı beklemiş. O akşam, Galina kucağında uyuyunca Maksut nazikçe yatağına taşıdı. Bebek uyanmadı, sadece babasının parmağını daha sıkı tuttu rüyasında. — Bırakmak istemiyor, — diye şaşırdı Maksut. — Bir daha kaybolursun diye korkuyor, — açıkladı Anna. Yarım saat daha beşiğin yanında oturdu, parmağını kurtarmaya çalışmadan. — Yarın izin alacağım, — dedi eşine. — Sonrası da. Kızımı daha iyi tanımak istiyorum. — Ya iş? Ek mesai? — Başka yol buluruz. Ya da daha mütevazı yaşarız. Yeter ki onun nasıl büyüdüğünü kaçırmayalım. Anna yaklaşarak eşini sardı. — Geç de olsa güzel. — Bir şey olsaydı, Galina’nın hangi oyuncakları sevdiğini ya da “baba” diyebildiğini bile bilmeden yaşamak… asla affedemezdim kendimi, — dedi Maksut. Bir hafta sonra, Galina tamamen iyileşince, üçü birlikte parka gitti. Kızları, babasının boynunda, elleriyle sonbahar yapraklarını yakalamaya çalışarak neşe içinde gülüyordu. — Bak Galina, ne kadar güzel! — dedi Maksut sarı akçaağaçları göstererek. — Orada bir sincap var, bak! Anna, yanında yürüyerek düşündü: Bazen insan en değerli olanı neredeyse kaybetmeden gerçekten kıymetini anlayamıyor. Oya Hanım onları evde yine memnuniyetsiz yüzle karşıladı. — Maksut, bak bizim komşunun torunu futbol oynuyormuş. Seninki hâlâ bebeklerle oynuyor! — Benim kızım dünyanın en iyisi, — diye gayet sakin cevapladı Maksut, Galina’yı yere koyup lastik kirpiyi uzatırken. — Bebeklerle oynamak da harika. — Ama soy devam etmeyecek ki… — Devam edecek. Belki başka şekilde, ama devam edecek. Oya Hanım itiraz edecek oldu ama Galina ona sürünerek yaklaştı, ellerini ona uzattı. — Babaanne! — dedi ve kocaman gülümsedi. Oya Hanım şaşkınlıkla torununu kucağına aldı. — O… Konuşuyor! — dedi şaşkınlıkla. — Bizim Galina çok akıllı, — dedi Maksut gururla. — Değil mi kızım? — Baba! — diye neşeyle cevapladı Galina, el çırparak. Anna bu tabloyu izledi ve düşündü: Mutluluk bazen ancak bir sınavla gelir. En büyük sevgi ise hemen oluşmaz, acı ve kaybetme korkusuyla yavaş yavaş filizlenir. O akşam, Maksut kızına ninni söyleyerek uyuttu. Sesi yumuşaktı, biraz kısık, ama Galina, gözlerini açarak dinledi onu. — Hiç şarkı söylememiştin ona, — dedi Anna. — Eskiden çok şey yapmazdım, — dedi Maksut. — Ama şimdi kaybettiklerimi telafi etmek için zamanım var. Galina, babasının parmağını sımsıkı tutarak uyudu. Maksut bir daha parmağını çekmedi — karanlıkta oturup kızının nefes alışını dinledi ve düşündü: İnsan bazen zamanında durup, gerçekten önemli olana bakmazsa çok şey kaçırabiliyor. Galina, rüyasında gülümsüyordu — artık babasının bir yere gitmeyeceğini kesin biliyordu. Bu hikayeyi bir okuyucumuz paylaştı. Bazen, insanın içindeki en güzel duyguları uyandırmak için kaderin bir seçimden fazlasına, büyük bir sınava ihtiyacı vardır. Sizce, insan en değerli olanı kaybetme tehlikesini hissedince gerçekten değişebilir mi?

Bizim ailede dört nesildir erkekler hep demiryollarında çalıştı! Peki sen ne getirdin bize? diye çıkıştı Gülten Hanım, elindeki ultrason raporunu masaya savururken. Yumruklarını sıkan Elif başını yere eğdi, karnını okşayarak fısıldadı:

Zeynepi… Zeynep koyacağız adını.

Zeynep ha… diye tekrarladı kayınvalidesi burnunu kırıştırarak. Hiç değilse adı düzgün. Ama neye yarayacak? Kız evlat kimin işine yarar Elif? Dört nesildir erkek çocuk doğar bizim hanede, demiryolunda çalışır. Sen bunun neresindesin?

Koca Salih ise dışarı bakıyor, telefonunda oyun oynuyordu. Elif ona da dönüp görüşünü sorduğunda, Salih sadece omuz silkti:

Olan oldu. Belki bir dahaki sefere oğlan olur.

Elifin içi burkuldu, yüreğini bir ağrı sardı. Bir sonraki mi? Zeynep sanki bir deneme miydi?

Zeynep, ocak ayında, kara kışın ortasında doğdu. Ufacıktı, simsiyah saçları, kocaman gözleri vardı. Salih doğumdan sadece çıkış gününde uğradı; bir demet karanfil ve bir poşet bebek beziyle hastanenin önünde göründü.

Güzelmiş… Sana benziyor, dedi beşiğe eğilerek.

Burnu senin, diye gülümsedi Elif. Çenesi de aynı senin inatçılığın.

Hadi canım, diye geçiştirdi Salih. Bu yaşta bütün çocuklar aynı olur.

Gülten Hanım evde onları soğuk bir ifadeyle karşıladı.

Komşu Semra sordu, torunun mu oğlun mu diye, cevap vermeye utandım, diye homurdandı. Kocam yaşında kız çocuğuyla oynanır mı!

Elif kendini çocuk odasına kapadı, küçük kızını göğsüne bastırıp sessizce ağladı.

Salih daha fazla çalışmaya başladı. Komşu arsada ek iş buldu, gece gündüz mesaiyi arttırdı. Aile geçindirmek, hele çocukla, cep yakıyor, diyordu hep. Eve geç gelir, yorgun ve suskun, adeta evin yolunu unutmuş gibiydi.

Kızın seni bekliyor, derdi Elif, Salih çocuk odasının önünden ilgisizce geçerken. Zeynep senin adımlarını duyunca hep canlanıyor.

Yorgunum Elif, yarın erken kalkacağım.

Ama bir merhaba bile demedin…

O daha küçük. Anlamaz.

Ama Zeynep anlıyordu. Elif, minik kızının babasının ayak seslerine döndüğünü, o sesler geçip gittiğinde ise uzun uzun kapıya baktığını biliyordu.

Zeynep sekiz aylık olduğunda birden ateşi çıktı. Önce otuz sekiz, ardından otuz dokuzu geçti. Elif hemen ambulans çağırdı ama doktor önerisiyle evde ateş düşürücü verdiler. Sabaha karşı ateşi kırkı buldu.

Salih kalk! diye silkeledi Elif kocasını. Zeynep çok kötü!

Saat kaç? Salih gözlerini zor araladı.

Yedi oldu. Bütün gece yanında bekledim. Hastaneye gitmemiz lazım!

Şimdi mi? Akşama kadar beklesek olmaz mı? Benim bugün mesaim önemli…

Elif ona yabancı gibi baktı.

Kızın yanıyor, sen hâlâ işi düşünüyor musun?

Ölmez elbet! Çocuklar hastalanır bazen.

Elif kendi başına taksi çağırdı.

Hastanede, hekimler hemen Zeynepi enfeksiyon bölümüne aldılar. Durum kritikti; beyin omurilik sıvısından örnek alınması gerekiyordu.

Baba nerede? diye sordu doktor. Her iki ebeveynin de izni şart.

Çalışıyor, yolda geliyordur, dedi Elif. Tüm gün Salih’e ulaşmaya çalıştı, telefonu kapalıydı. Akşam yedi sularında açınca:

Elif, garajdayım, işlerim bitti mi bilmiyorum…

Zeynepin menenjiti olabilir! Onayın lazım, doktorlar bekliyor!

Ne? Neyin izni? Hiçbir şey anlamadım…

Hemen gel!

Gelemem, on bire kadar mesaim var. Sonra arkadaşlarla buluşacağız…

Elif sessizce telefonu kapattı.

Tek başına imza attı; anne olarak hakkı vardı. O sırada, Zeynepi ameliyathaneye götürdüler. Kocaman sedyede minik bir gövde gibi felaketin eşiğindeydi.

Sonuçlar yarın çıkar, dedi doktor. Eğer menenjit çıkarsa, tedavi uzun sürecek. En az bir buçuk ay hastanede kalmanız lazım.

Elif gecesini hastanede Zeynepin başında geçirdi. Serumun altında, bembeyaz ve kıpırtısız yatıyordu kızı. Sadece küçücük göğsü inip kalkıyordu yavaşça.

Salih ancak ertesi gün, öğlen geldi. Sakalları çıkmış, gömleği buruşmuştu.

Nasıl… durumu nasıl? kapıdan korkakça sordu.

Kötü, dedi Elif kısaca. Sonuçlar henüz çıkmadı.

Ona ne yaptılar? O şey… adı neydi?

Lomber ponksiyon. Omuriliğinden sıvı alındı analiz için.

Salihin rengi soldu.

Çok acımadı mı?

Genel anestezi altındaydı. Bir şey hissetmedi.

Salih yatağa yaklaşıp durdu. Zeynepin ufacık eli, serum bandıyla sabitlenmişti.

Ne kadar küçüktü… mırıldandı Salih. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim…

Elifin gözüne yaşlar doldu. Cevap vermedi.

Sonuçlar iyi çıktı; menenjit değil, ağır seyreden viral bir enfeksiyondu. Doktor eve taburcu etti.

Şanslıydınız, dedi doktor. Bir, iki gün daha gecikseydiniz sonucu kötü olurdu.

Eve dönerken ikisi de sessizdi. Apartmanın önünde Salih usulca sordu:

Sence ben kötü baba mıyım?

Elif uyuyan kızını daha rahat tuttu, Salihin gözlerinin içine baktı.

Sence?

Zaman var sanmıştım. O daha küçük, bir şey anlamaz sanıyordum. Ama… ameliyathane ışığında o kadar kırılgan görünce… Onu kaybedebilirim diye korktum. Bir kaybetmek varmış gerçekten.

Salih, ona bir baba gerek. Para getiren adam değil sadece. Adını bilen, hangi oyuncağı sevdiğini bilen, yanında duran…

Hangi oyuncak? sordu fısıltıyla.

Lastik kirpi ve çıngıraklı zilli oyuncak. Sen eve gelince hemen kapıya doğru hızlanıyor, kucağına alınmanı bekliyor.

Salih başını eğdi.

Farkında değildim…

Artık oldun.

Evde Zeynep uyandı ve incecik ağlamaya başladı. Salih uzanıp almak istedi, sonra durdu.

Alabilir miyim? dedi çekinerek.

O senin kızın.

Salih özenle aldı Zeynepi kucağına. Kız sustu, büyük, ciddi gözlerle babasının yüzünü seyretti.

Merhaba minik kuşum, dedi Salih kısıldık sesle. Affet, yanında olamadım en çok korktuğunda.

Zeynep eliyle babasının yanağına dokundu. Salihin gözleri doldu, boğazı düğümlendi.

Baba, dedi Zeynep birden apaydınlık bir vurguyla.

İlk kelimesiydi bu.

Salih gözlerini kocaman açtı, Elife baktı:

Duydun mu… Baba dedi!

Zaten bir haftadır söylüyor, gülümsedi Elif. Ama sen evde olmayınca, galiba fırsat kolluyordu.

O gece Zeynep, babasının kucağında uyudu. Salih onu yatağına taşırken kız uyanmadı, sadece babasının parmağını sıkıca tuttu.

Bırakmak istemiyor, dedi Salih şaşkınlıkla.

Korkar, yine kaybolursun diye, dedi Elif.

Salih yarım saat kızının başucunda bekledi, parmağını kızın sıkılı elinden çekmedi.

Yarın izin alacağım, dedi Elife. Sonra da… belki bir müddet fazla çalışmam. Kızımı daha yakından tanımak istiyorum.

Ya iş, ek mesai?

Başka çare bakarız. Belki daha mütevazı yaşarız. Kızımı büyürken izlemem gerek.

Elif eşini sardı.

Geç olsun, güç olmasın.

Onu kaybetseydim, hangi oyuncağı sevdiğini bile bilmiyor olduğumu bir ömür affedemezdim kendime, dedi Salih, uyuyan kızına bakarak. Baba dediğini bile duymadan…

Bir hafta sonra, Zeynep iyileşince hep beraber parka gittiler. Salih, kızını omzunda taşırken Zeynep kahkahalarla avuç avuç sarı yaprak topladı.

Bak Zeynep, şu güzel sarı yapraklara! Orada da bir sincap var bak!

Elif yanlarında yürüdü ve düşündü ki; insan bazen en kıymetlisini kaybetmeden onu anlamaz.

Evde Gülten Hanım onları ekşi bir yüzle karşıladı.

Salih, Semranın torunu futbola başlamış şimdiden. Seninki hâlâ oyuncaklarla oynuyor.

Benim kızım dünyanın en güzel kızı, dedi Salih sakince, Zeynepe lastik kirpi oyuncağını uzatarak. Oyuncak oynamak harika bir şey.

Soy bitiyor ama…

Bitmez. Farklı devam eder. Sen merak etme.

Gülten Hanım tam itiraz edecek oldu ki, Zeynep ona doğru sürünüp kollarını uzattı.

Babaanne! dedi ve gülümsedi.

Yaşlı kadın şaşkın, kızı kucağına aldı.

Konuşuyor mu bu çocuk? dedi afallayarak.

Zeynep çok akıllı, dedi Salih gururla. Değil mi kızım?

Baba! dedi Zeynep, neşeyle ellerini çırparak.

Elif bu tabloyu seyrederken, bazen mutluluğun en büyük acılardan sonra geldiğini düşündü. En derin sevgi hemen oluşmazmış; zamanla, korkuyla ve kaybetme acısıyla büyürmüş.

O akşam Salih, küçük kızına ninniler söyledi. Sesi cılızdı, hafif çatallıydı ama Zeynep gözlerini açıp babasını dinledi.

Daha önce hiç ninni söylememiştin, dedi Elif duygulu.

Daha önce çok şey yapmadım ben. Ama şimdi vakit var telafi etmeye.

Zeynep uyurken yine babasının parmağına sarıldı sıkıca. Salih parmağını çekmedi, karanlıkta kızının soluk alışverişini dinledi ve düşündü: Hayat koşarken ne çok şeyi kaçırıyoruz, durup bakmadığımızda…

Zeynep gülümsüyordu uykusunda. Çünkü artık biliyordu; babası hiçbir yere gitmeyecek.

Bazen insanın uyanması için büyük bir sınava ihtiyacı olur. Sizce, insan en kıymetlisini kaybetme korkusunu yaşayınca değişir mi?

Rate article
Lifequest
— Bizim ailede dört nesildir erkekler demiryollarında çalıştı! Peki sen ne getirdin? — Galina’yı, — dedi Anna karnını okşayarak. — Adını da Galina koyacağız — Yine kız mı? Bu resmen alay! — Oya Hanım (kayınvalide) ultrason raporunu masaya fırlattı. — Bizim ailede dört nesildir erkekler demiryoluna emek verdi! Sen ne kattın aileye? — Galina’yı, — dedi Anna kısık sesle, karnını okşayarak. — Adını Galina koyacağız. — Galina… — diye üstünkörü tekrarladı kayınvalide. — Bari ismi düzgün. Ama bundan ne hayır gelir ki? Senin Galina’nı kim ne yapsın? Maksut sessizdi, telefona gömülmüştü. Eşi fikrini sorduğunda omzunu silkti: — Olan oldu. Belki bir dahakine oğlan olur. Anna’nın içi burkuldu. “Bir dahaki mi? Peki bu minicik yavru ne, prova mı?” Galina, ocakta doğdu — minicik, kocaman gözlü ve simsiyah saçlı. Maksut, hastaneden çıkışta bir demet karanfil ve bir poşet bebek eşyasıyla göründü. — Güzel, — dedi beşiğe bakarken. — Sana benziyor. — Ama burnu seninki, — diye gülümsedi Anna. — Çenesi de inatçı. — Boş ver, — dedi Maksut. — Bütün bebekler bu yaşta birbirine benzer. Oya Hanım, evde onları asık suratla karşıladı. — Komşumuz Zeynep sordu, torun mu oldu diye. Cevaplamaya utandım, — diye söylendi. — Benim yaşımda hâlâ bebek bakmak… Anna çocuk odasına kapanıp, kızı göğsüne bastırarak sessizce ağladı. Maksut günden güne daha çok çalışır oldu. Komşu arsada ek işlere gitti, fazla mesai aldı. “Aile bakmak pahalı, hele çocukla” diyordu. Eve geç, yorgun ve sessiz geliyordu. — O seni bekliyor, — derdi Anna, Maksut çocuk odasının önünden geçip başını bile uzatmadığında. — Galina babasının adımlarını duyunca canlanıyor hep. — Yorgunum Anna. Sabah erken işe gideceğim. — Ama onu kucağına bile almadın… — O daha küçük, anlamaz ki. Ama Galina anlıyordu. Anna, kızının babasının adımlarını duyunca kapıya döndüğünü ve sonra sessizce o kapıya bakakaldığını görürdü. Sekiz aylıkken Galina hastalandı. Ateşi önce 38, sonra 39 dereceye çıktı. Anna ambulans çağırdı, doktor “evde ateş düşürücüyle bekleyin” dedi. Sabah 40 oldu. — Kalk, Maksut! — Anna eşini dürtüyordu. — Galina’nın hâli kötü! — Kaç oldu saat? — Gözlerini zor açtı Maksut. — Yedi. Ben sabaha kadar uyumadım. Hastaneye gitmeliyiz! — Bu saatte? Belki akşama kadar beklesek, bugün mesaim önemli… Anna ona yabancı biri gibi baktı. — Kızın ateşten yanıyor, sen mesaini mi düşünüyorsun? — Ama ölmedi ya! Çocuklar sık sık hasta olur. Anna kendi başına taksi çağırdı. Hastanede doktorlar Galina’yı hemen enfeksiyon bölümüne yatırdı. “Zor bir iltihap olabilir, belden sıvı alıp bakmamız gerek.” dediler. — Babanız nerede? — diye sordu başhekim. — Her iki ebeveynin de izni gerekiyor bu işlem için. — O… çalışıyor. Şimdi gelir. Anna bütün gün Maksut’u aradı. Telefonu kapalıydı. Akşam yedi gibi ulaştı. — Anna, şimdi depodayım, işler… — Maksut! Galina menenjit olabilir! Belden sıvı almak için imzan gerek! Doktorlar bekliyor! — Ne? Sıvı mı? Hiçbir şey anlamadım… — Lütfen hemen gel! — Gelemem, mesai 11’de bitiyor. Sonra çocuklarla işim var… Anna sessizce telefonu kapadı. Tek başına imzaladı — anne olarak hakkı vardı. Galina’ya işlem genel anesteziyle yapıldı. O yatakta, minik vücudu kocaman sedyede öylece duruyordu. — Sonuçlar yarın belli olur, — dedi doktor. — Menenjit ise tedavi uzun sürebilir, bir buçuk ay hastanede kalmak gerekebilir. Anna hastanede gece kaldı. Galina serumdaydı, solgun ve hareketsiz. Sadece göğsü zorla inip kalkıyordu. Maksut ertesi gün öğlen geldi. Traşsız, dağınık. — Nasıl… durumu? — odaya girmeye korkarak sordu. — Kötü, — dedi Anna kısa bir sesle. — Sonuçlar daha çıkmadı. — Neydi bu şimdi? Şey… — Belden sıvı alındı. Omurgadan sıvı çekip incelediler. Maksut’un rengi attı. — Acıdı mı? — Uyuşturuldu, anlamadı. Beşik başına yaklaştı, öylece kaldı. Galina uyuyordu, minik eli bandajlı, bileğinde kateter vardı. — Ne kadar küçükmüş, — diye fısıldadı Maksut. — Böyle düşünmemiştim… Anna cevap vermedi. Test sonucu güzel çıktı — menenjit yoktu. Sıradan virüs enfeksiyonu ama komplikasyonlu. Evde iyileşebilirdi, doktor kontrolünde. — Şanslısınız, — dedi başhekim. — Bir iki gün daha bekleseydiniz, daha kötü olurdu. Eve giderken Maksut sessizdi. Eve yaklaştıklarında kısık sesle sordu: — Gerçekten bu kadar kötü bir baba mıyım? Anna uyuyan kızını kucağında ayarladı, eşine baktı. — Sence? — Daha vaktimiz çok sanıyordum. O küçücük, anlamaz diye düşünüyordum. Ama… — sustu. — Yatakta o tüplerin arasında görünce… Kaybedebileceğimi anladım. Ve kaybedecek şeyimin olduğunu… — Maksut, onun bir babaya ihtiyacı var. Eve sadece para getirene değil, adını bilen, hangi oyuncağı sevdiğini anlayan gerçek babaya. — Hangileri? — dedi fısıltıyla. — Lastik kirpi ve çıngıraklı zilli oyuncak. Sen eve gelince kapıya doğru sürünüyor. Kucaklarsın diye bekliyor. Maksut başını önüne eğdi. — Bilmiyordum… — Artık biliyorsun. Evde Galina uyandı ve ince, acıklı sesle ağladı. Maksut içgüdüyle ona uzandı ama durakladı. — Kucağıma alabilir miyim? — eşine sordu. — O senin kızın. Galina’yı dikkatle kucakladı. Küçük kız, kocaman gözlerle babasına bakarken sustu. — Merhaba, minik kızım, — diye fısıldadı Maksut. — Yanında olamadığım için özür dilerim. Galina elini babasının yanağına sürdü. Maksut, boğazı düğümlendi. — Baba, — dedi Galina birden net bir şekilde. Bu, onun ilk kelimesiydi. Maksut, gözlerini açarak Anna’ya baktı. — O… o baba dedi… — Bir haftadır söylüyor, — gülümsedi Anna. — Ama hep sen evde yokken. Herhalde doğru anı beklemiş. O akşam, Galina kucağında uyuyunca Maksut nazikçe yatağına taşıdı. Bebek uyanmadı, sadece babasının parmağını daha sıkı tuttu rüyasında. — Bırakmak istemiyor, — diye şaşırdı Maksut. — Bir daha kaybolursun diye korkuyor, — açıkladı Anna. Yarım saat daha beşiğin yanında oturdu, parmağını kurtarmaya çalışmadan. — Yarın izin alacağım, — dedi eşine. — Sonrası da. Kızımı daha iyi tanımak istiyorum. — Ya iş? Ek mesai? — Başka yol buluruz. Ya da daha mütevazı yaşarız. Yeter ki onun nasıl büyüdüğünü kaçırmayalım. Anna yaklaşarak eşini sardı. — Geç de olsa güzel. — Bir şey olsaydı, Galina’nın hangi oyuncakları sevdiğini ya da “baba” diyebildiğini bile bilmeden yaşamak… asla affedemezdim kendimi, — dedi Maksut. Bir hafta sonra, Galina tamamen iyileşince, üçü birlikte parka gitti. Kızları, babasının boynunda, elleriyle sonbahar yapraklarını yakalamaya çalışarak neşe içinde gülüyordu. — Bak Galina, ne kadar güzel! — dedi Maksut sarı akçaağaçları göstererek. — Orada bir sincap var, bak! Anna, yanında yürüyerek düşündü: Bazen insan en değerli olanı neredeyse kaybetmeden gerçekten kıymetini anlayamıyor. Oya Hanım onları evde yine memnuniyetsiz yüzle karşıladı. — Maksut, bak bizim komşunun torunu futbol oynuyormuş. Seninki hâlâ bebeklerle oynuyor! — Benim kızım dünyanın en iyisi, — diye gayet sakin cevapladı Maksut, Galina’yı yere koyup lastik kirpiyi uzatırken. — Bebeklerle oynamak da harika. — Ama soy devam etmeyecek ki… — Devam edecek. Belki başka şekilde, ama devam edecek. Oya Hanım itiraz edecek oldu ama Galina ona sürünerek yaklaştı, ellerini ona uzattı. — Babaanne! — dedi ve kocaman gülümsedi. Oya Hanım şaşkınlıkla torununu kucağına aldı. — O… Konuşuyor! — dedi şaşkınlıkla. — Bizim Galina çok akıllı, — dedi Maksut gururla. — Değil mi kızım? — Baba! — diye neşeyle cevapladı Galina, el çırparak. Anna bu tabloyu izledi ve düşündü: Mutluluk bazen ancak bir sınavla gelir. En büyük sevgi ise hemen oluşmaz, acı ve kaybetme korkusuyla yavaş yavaş filizlenir. O akşam, Maksut kızına ninni söyleyerek uyuttu. Sesi yumuşaktı, biraz kısık, ama Galina, gözlerini açarak dinledi onu. — Hiç şarkı söylememiştin ona, — dedi Anna. — Eskiden çok şey yapmazdım, — dedi Maksut. — Ama şimdi kaybettiklerimi telafi etmek için zamanım var. Galina, babasının parmağını sımsıkı tutarak uyudu. Maksut bir daha parmağını çekmedi — karanlıkta oturup kızının nefes alışını dinledi ve düşündü: İnsan bazen zamanında durup, gerçekten önemli olana bakmazsa çok şey kaçırabiliyor. Galina, rüyasında gülümsüyordu — artık babasının bir yere gitmeyeceğini kesin biliyordu. Bu hikayeyi bir okuyucumuz paylaştı. Bazen, insanın içindeki en güzel duyguları uyandırmak için kaderin bir seçimden fazlasına, büyük bir sınava ihtiyacı vardır. Sizce, insan en değerli olanı kaybetme tehlikesini hissedince gerçekten değişebilir mi?