BARIŞ, LÜTFEN KIZMA AMA BENİ NİKAH MASASINA BABAM GÖTÜRSÜN İSTİYORUM. SONUÇTA O BENİM GERÇEK BABAM. BABA BAŞKA BİR ŞEY. SEN… SEN DE ANLARSIN, SEN SADECE ANNEMİN EŞİSİN. FOTOĞRAFLARIMIZ DA BABAMLA DAHA GÜZEL OLUR. O, TAKIM ELBİSEYLE ÇOK KARİZMATİK GÖRÜNÜYOR.
Barış elinde çay fincanıyla olduğu yerde kaldı.
Elli beş yaşındaydı. Nakliyat şoförlüğüyle nasır tutmuş elleri, sızıdan şekli bozulmuş bir beli vardı.
Karşısında oturan ise Denizdi. Gelin. O kadar güzeldi ki… Yirmi iki yaşında.
Barış, Denizi beş yaşındayken ilk defa bu eve geldiğinde hatırlıyordu. Kız, hemen koltuğun arkasına kaçmış, Git buradan, yabancısın! diye bağırmıştı.
Gitmemişti.
Kalmıştı. Ona bisiklete binmeyi öğretmişti. Suçiçeği olduğunda geceleri başında oturmuş, annesi Esra yorgunluktan tükenirken yalnız bırakmamıştı.
Denizin diş teli parasını karşılamak için motosikletini satmıştı. Üniversite masraflarını iki işte çalışarak ödemiş, sağlığını feda etmişti.
Ana babası Yavuz ise üç ayda bir çıkagelir, bir peluş ayı getirir, bir dondurmacıya götürür, iş hayatındaki başarı hikâyelerini anlatır ve yine kaybolurdu. Ne bir kuruş nafaka ne başka bir şey göndermişti.
Tabii Deniz, dedi Barış sessizce ve fincanı masaya bıraktı. Bardak incecik bir ses çıkardı. Baban, babandır. Anlıyorum.
Harikasın! Deniz yanına sokulup yanağını öptü. Bu arada restoran için kalan avansı da yatırmak lazım. Babam yatıracaktı ama hesapları geçici bloke olmuş, vergi incelemesi falan. Yüz bin lira verebilir misin? Sonra sana düğünde takılanlardan öderim…
Barış sessizce kalktı, eski vitrine gitti, çamaşırların altından zarf çıkardı.
O para, eski Toyotasının tamir parasıydı. Motoru neredeyse dağılmak üzereydi, tamamen bakım gerektiriyordu.
Al. Geri vermene gerek yok. Benim hediyem olsun.
Düğün harikaydı.
Şehir dışında, gül beyazı çiçeklerle çevrili bir kır düğünü. Ünlü bir sunucu, şık organizasyon.
Barış ve Esra, aile masasındaydı. Barışın tek takım elbisesi omuzlarından sıksa da giyinmişti.
Deniz göz kamaştırıyordu.
Onu nikah masasına götüren ise Yavuzdu.
Yavuz, sanki filmden fırlamış gibiydi. Uzun boylu, bronz tenli (yeni Bodrumdan dönmüş), tertemiz bir smokinle. Kameralara gülümseyip gereksiz yere gözünü silerek yürüyordu.
Misafirler fısıldaşıyordu: Ne karizmatik adammış, kızı da babasına çekmiş!
Kimse bilmiyordu ki smokin kiralıktı; ücreti ise Deniz kendi cebinden, annesinden gizlice vermişti.
Yavuz, düğün esnasında mikrofon aldı.
Kuzum! sesi bal gibiydi. Seni ilk kucağıma aldığım günü unutmuyorum. Minicik bir prenses. Her zaman en iyisine layıksın dedim. Eşin seni nasıl taşıyorsa ben de öyle taşıdım!
Salonda alkışlar, kadınlarda gözyaşı
Barış başını eğmiş oturuyordu. Yavuzun onu hiç kucağında taşıdığını hatırlamıyordu. Ama Yavuz’un, Denizi doğumhaneden almaya bile gelmediğini çok iyi biliyordu.
Müzik yükselip hava daha da boğucu olunca Barış dışarı sigara içmeye çıktı. Kalbi hafifçe sızlıyordu.
Verandanın arkasında, ağaçların gölgesinde durduğunda sesler duydu.
Bu Yavuzdu, telefonda arkadaşlarından birine konuşuyordu.
Her şey yolunda, Kaan! Fena eğleniyoruz. Düğün süper. Enayi gibi ödeyenler var, biz göbek atıyoruz. Ne kızı ama… Büyümüş, hoş da olmuş. Şimdi damadı da hallettim. Babası belediyede müdürmüş, iş güç… Bir el atarsa fena mı olur? Yine de bi yüz bin koparayım, sonra kaybolurum. Deniz desen, aşk ve hayranlıkla bakıyor, iki tatlı laf ettim mi pamuk gibi. Esra zavallı, köhne Barışla oturuyor. Yaşlanmış… İyi ki zamanında kaçmışım!
Barış oracıkta kaldı.
Ellerini yumruk yaptı. O gösterişli adama gerçek bir tokat atmak istedi. O yapmacık yüzü parçalamak istedi.
Ama yapmadı.
Çünkü verandanın diğer ucunda, sarmaşıkların gölgesinde Denizin de ayakta durduğunu gördü.
O da hava almak için dışarı çıkmıştı.
Her şeyi kendi kulaklarıyla duymuştu.
Deniz elini ağzına kapatmıştı. Mükemmel makyajı gözünden süzülen yaşlarla akmaya başlamıştı.
Gerçek babasının onu kaynak ve enayi olarak nitelendirdiğini dinlemişti.
Yavuz konuşmayı bitirdi, papyonunu düzelterek tekrar girdi salona.
Deniz yere çömeldi, duvara sırtını dayadı. Beyaz gelinliği kirli fayansa değdi.
Barış sessizce yanına gitti. Ne Sana demiştim dedi, ne de ona karşı zafer hissetti.
Sadece ceketini çıkardı ve Denizin omzuna koydu.
Kalk kızım, üşüteceksin. Fayans soğuktur.
Deniz ona korku ve utanç dolu gözlerle baktı. İçini yakan bir pişmanlıkla titriyordu.
Barış amca… Baba… Yavuz… O…
Biliyorum, dedi Barış sakince. Gerek yok. Hadi kalk. Bugün senin düğünün. Misafirler bekliyor.
Oraya dönmek istemiyorum! diyerek ağlamaya başladı. Maskarası iyice aktı. Sana ihanet ettim! Onu davet ettim, seni köşeye oturttum! Ne aptalım ben! Allahım ne kadar aptalmışım…
Sen aptal değilsin. Yalnızca bir masal istemiştin, Barış elini uzattı. Eli nasırlı, ama sıcaktı. Ama bazı masallar dolandırıcılar tarafından yazılır. Hadi kalk, bir yüzünü yıka, kendini toparla ve yerine geç. Onu yıkmış gibi gösterme. Bu senin günün. Bu onun şovu değil.
Deniz tekrar salona döndü. Yüzü solgundu ama omurgası dikti.
Sunucu anons etti:
Şimdi baba-kız dansı!
Yavuz kollarını açarak piste yöneldi.
Salon sustu.
Deniz mikrofonu aldı. Eli titriyordu, sesi netti.
Bir gelenekten vazgeçmek istiyorum, dedi. Biyolojik babam bana hayat verdi, ona teşekkür ederim. Ama baba-kız dansı, hayat verenle değil, o hayatı her an koruyanladır. Düşünce dizimi saran, başarısızken omzunu açan, beni bugün bu elbisede karşılayanladır.
Anne-babasının masasına döndü:
Baba Barış. Hadi, dans edelim.
Yavuz gülümsemesiyle yarı yolda durdu. Salonda bir uğultu yayıldı.
Barış yavaşça kalktı. Utanmıştı, kızarmıştı.
Piste doğru yürüdü. Hantal, biraz kambur, ceketine sığmayan büyüklükte.
Deniz ona sarıldı, başını omzuna gömdü.
Beni affet baba… diye fısıldarken, onlar dans etti.
Hepsi geçti, canım kızım. Hepsi geçti, Barış sırtını sıvazladı.
Yavuz bir süre daha ayakta kalıp, sonra usulca bara kaydı ve sonunda düğünden kayboldu.
Üç yıl geçti.
Barış hastanede yatıyor. Kalbi o yaşama yükünü daha fazla taşıyamadı. Kalp krizi…
Solgun, serumda yatıyor.
Oda kapısı aralanıyor.
İçeri Deniz giriyor, yanında iki yaşında bir oğlan çocuğu.
Dede! diye bağırıp yatağa koşuyor küçük çocuk.
Deniz yatağın başına oturuyor, Barışın nasırlı ellerini sırayla öpüyor.
Baba, sana portakal ve çorba getirdik. Doktor iyi dedi. Sen hiç merak etme. Seni iyileştireceğiz. Sana termal otelde yer de ayarladım.
Barış ona bakıyor ve gülümsüyor.
Milyonları yok. Sadece eski bir arabası ve ağrıyan bir beli var.
Ama o, dünyanın en zengin insanı. Çünkü o üvey değil, baba.
Hayat her şeyi yerine koydu. Sadece, bazen bu gerçeği anlamanın bedeli, ağır bir utanç ve pişmanlık olabiliyor. Yine de geç de olsa anlamak iyidir: Baba, nüfusta yazan isim değildir. Düşerken seni kaldıran, yanında duran insandır.
Hayat dersi:
Göz alıcı süslerin peşine düşmeyin. Onların içinde çoğu zaman boşluk vardır. Yanınızda sessizce sizi tutan, destek olan, hiçbir şey beklemeyenleri kıymetlendirin. Çünkü gün gelir, mumlar söner, müzik biter; o zaman yanınızda yalnızca sizi gerçekten seven kalır, gösteriş peşindeki değil.
Siz de bir üvey babayı öz babanızdan daha yakın hissettiniz mi? Yoksa kan bağı her şey mi? Barış, torunun minik ellerini kavrayınca bir an için bütün acıları yok oldu. Kendi babasından hiç göremediği sevgiyi Denize, şimdi de onun oğluna aktarabilmişti. O, gözle göremediği bir zincirin halkasıydı artıkve zincir, kanla değil, kalple örülmüştü.
Deniz başını babasının omzuna koydu, sesi huzur doluydu:
Biliyor musun, oğluma sen öğreteceksin bisiklet sürmeyi. Tıpkı bana öğrettiğin gibi.
Barış gözlerini kapadı, içi umutla doldu. Dışarıda rüzgar ağaçlara çarpıyor, hastanenin camında ince bir müzik çalıyordu sanki.
O an Barış, hiç olmadığı kadar tamamlandıçünkü bazen, gerçek mutluluğun en sessiz, en küçük anlarda gizli olduğunu biliyordu artık.
Ve o sessiz an sonsuzmuş gibi sürdü; çünkü sevmek, adının başında sıfat istemeyen bir masaldı.




