Annemin beklentilerini boşa çıkarmamaya çalışarak büyüdüm ve farkında olmadan evliliğimi yavaşça kaybetmeye başladım.
Annem her zaman neyin doğru olduğunu bilirdi. Ya da en azından bana öyle gelirdi. Daha küçücük bir kızken onun ses tonundan, kapıyı kapatma şekline, hatta sessizliğinden bile havasını anında anlardım. Eğer memnunsa, her şey yolundaydı. Ama eğer bir şeyden hoşnut değilse… kesin ben bir hata yapmıştım.
Çok büyük bir şey istemiyorum, derdi. Yeter ki beni hayal kırıklığına uğratma.
Bu yeter ki kısmı, yasağından bile daha ağır gelirdi bana.
Büyüyüp evlendiğimde, nihayet hayatımın kontrolü bende sanmıştım. Eşim, sakin, sabırlı, tartışmadan hoşlanmayan bir adamdı. İlk zamanlar annem de onu sevmişti. Sonra… her şeye bir fikri oldu.
Neden bu kadar geç geliyorsun eve?
Çok mu çalışıyorsun sence?
Senin işine çok da yardım ediyor gibi durmuyor.
İlk zamanlar gülüp geçiyordum. Eşime, Annem işte, kendi çapında endişeleniyor, diyordum. Sonra açıklama yapmaya başladım. Sonra ona göre davranmaya başladım. Ve bir süre sonra, bir baktım iki farklı sesle yaşamaya başlamışım.
Bir yanda eşimin sesi vardı: Sakin, makul ve yakınlık arayan.
Öte yanda ise annemin sesi: Hep haklı, hep talepleri olan.
Eşim baş başa bir tatile gitmek istediğinde annem hasta olurdu.
Planlarımız olduğunda da annemin bir acil işi çıkardı.
Eşim özlediğini söylediğinde ise, Anla beni, onu yalnız bırakamam, derdim.
O beni anladı. Uzun süre.
Ta ki bir akşam, beni bir tartışmadan çok daha fazla sarsan bir cümle kurana kadar:
Bu evlilikte kendimi üçüncü kişi gibi hissediyorum, dedi.
Ona sert çıktım. Annemi savundum, kendimi savundum, abarttığını söyledim. Bana seçim yaptırtmasının adil olmadığını iddia ettim.
Ama içten içe, seçimimi çoktan yapmıştım. Sadece bunu kendime bile itiraf etmemiştim.
Sonra aramıza sessizlik girdi. Sırt sırta uyumalar, Ne yesek? Elektrik faturası geldi mi? gibi gündelik muhabbete döndük ve bizden konuşmaz olduk artık. Ne zaman tartışsak, annem hemen anlardı.
Ben sana söylemiştim, derdi. Erkekler böyledir.
Ve ben de ona inanırdım, alışkanlıktan.
Bir gün eve geldim, evde yoktu. Sessiz sedasız gitmiş. Anahtarları bırakmış, bir de kısa not:
Seni seviyorum ama aramıza annenin girmesine artık dayanamadım.
Yatağa oturdum, ilk kez kime ulaşacağımı bilemedim. Annemi mi arasam, onu mu?
Annemle konuştum.
Bak işte, ne olmasını bekliyordun ki? dedi. Ben sana söylemiştim
O an, içimde bir şeyler koptu.
Bütün hayatım boyunca birini hayal kırıklığına uğratmaktan korkmuşum Ve sırf yanımda olmamı isteyen bir başkasını yavaşça kaybetmişim.
Annemin tüm suçu yok. O beni sadece elinden geldiğince sevdi. Ama sınırı koymayan bendim. Ben, görevi sevgiyle karıştırdım.
Şimdi, çok daha önce öğrenmem gereken bir şeyi yeni yeni öğreniyorum:
Çocuk olmak, sonsuza dek küçük kalmak anlamına gelmiyor.
Ve üç kişiyle evlilik yürümüyor.
Senin de hiç, sevdiğin insanı kaybetmemek için annenle babanı üzmemek arasında kalıp kendini sıkışmış hissettiğin oldu mu?




