Kocam eve bir hafta kalmaya arkadaşını getirdi, ben ise sessizce eşyalarımı topladım ve bir termal otele kaçtım
Hadi geç içeri, çekinme, evindeymiş gibi davran! Mutfağa kadar gelen kocam Burakın neşeli sesi, ardından da ağır bir şeyin yere bırakılmasıyla oluşan gümbürtü duyuldu. Ayşegül şimdi sofrayı hazırlar, tam zamanında geldik!
Ayşegül kepçeyle donup kaldı. Hiç misafir beklemiyordu. Ayrıca bu akşamı sessiz sedasız, televizyonun karşısında huzurlu bir aile yemeğiyle geçirmek istiyordu. Tüm haftanın o muhasebe ofisindeki yorgunluğunu huzurla atmak istiyordu. Kepçeyi yavaşça bir kenara bıraktı, ellerini havluya sildi ve koridora geçti.
Gördüğü tablo iyiye alamet değildi. Burak, pirinç gibi parlayan suratıyla, şişman, yüzü tombul ve burnu kızarmış adamın montunu sıyırmasına yardımcı oluyordu. Bir köşede, patlamak üzere olan devasa bir spor çantası üzgün üzgün bekliyordu.
Ooo, Ayşegül! Burak, eşini görür görmez daha da geniş gülümsedi. Sana sürpriz getirdim! Ozanı hatırlıyor musun? Üniversiteden, birlikte derslere girerdik. Hani şu en iyi gitar çalan vardı ya!
Ayşegül, Ozanı zor hatırladı. Sürekli en arkada oturan, sigara ve ders notları isteyen gürültücü bir çocuktu. Şimdi ise, yaşça ve kilo olarak büyümüş, göbeklenmiş, saçları dökülmüş ve bakışlarını evin her köşesinde gezdiren yabancı biri vardı.
Selam hanımefendi, dedi Ozan, ayakkabılarını çıkarırken, onları gelişigüzel ayakkabılığa doğru fırlattı Eviniz baya ferahmış. Geniş…
İyi akşamlar, kontrollü bir ifadeyle cevapladı Ayşegül ve kocasına döndü. Gözlerinde, Burakın genellikle sırtını kaşırken hissettiği o sessiz sorgulama vardı.
Burak hızla yanaşıp omzuna sarıldı, misafir lavaboya ellerini yıkamaya gidince kısık sesle açıkladı:
Ayşegül, bak mesele büyük. Ozan’ın başı derde girmiş. Karısı kapı dışarı etmiş. Evin tapusu kadının annesine aitmiş, Ozan evde kayıtlı bile değilmiş. Gidecek yeri yok, parası kıt kanaat. Bize bir hafta kıyılsın, hem ev bulana kadar hem de belki barışırlar. Ben, biliyorsun, dostu en zor anda bırakmam.
Ayşegül kocasını fazlasıyla iyi tanıyordu. Burakın iyi niyetiyle yönetilemeyen bir omurgasızlığı vardı. Hele birisi mağdur numarası yapınca, eski günleri dillendirince Burak hayatta hayır diyemiyordu.
Bir hafta mı? diye fısıldadı Ayşegül. Burak, bizimki iki artı bir. Adam nerede yatacak? Salonda mı? Biz akşamları nerede oturacağız o zaman?
Aman canım, bir hafta mutfakta çay içeriz işte. Adam sakin çocuktur, yeminle fark etmezsin!
Çok sakin misafir, banyodan onun yepyeni, süslü yüz havlusuna ellerini silerek çıktı.
Yemek hazır mı? dedi iştahla mutfağa bakarak. Sabahın köründen beri ağzıma lokma koymadım, eşyalar, yol derken, sinirler tavan.
Akşam tek kişilik tiyatro gibi geçti. Ozan, sanki nükleer savaşa hazırlık yapar gibi yedi. Çorba buhar olup uçtu, köfteler birer birer yok oldu. Bir de her lokmada konuşmayı unutmadı.
Çorba fena değil, bol malzemeli, dedi ekmeği tabağa sürerek. Sarımsağı az olmuş ama. Eski karım Dilek, öyle koyardı ki, kaşık dik dururdu. Bu biraz sulu kaçmış, diyet mi yapıyoruz?
Ayşegül dudaklarını büzüp, sessiz kaldı. Burak mahcup bir tebessümle Ozana ilave koydu.
Ye Ozan, Ayşegül’ün yemekleri süperdir.
Yok canım, el salladı Ozan, getirdiği rakıyı bardağına doldururken. Şehirli kadınlar için iyi işte. Bizim gibi garibanlar ağırca yemeğe alışkınız. Eee Burak, sende bira yok mu? Köfteye rakı ağır geliyor.
Gece boyunca salonda televizyon son ses açıldı, vitrin camlarını titreten titreşimiyle. Ozan, koltuğa yayılmış, bir aksiyon filmi izliyor, her kavgayı yorumluyor; Burak da yanına oturmuş, mutfağa çay ve atıştırmalık taşımakla meşguldü. Ayşegüle salonda yer yoktu. O da odasına çekildi, kapıyı kapattı ve kitap okumaya çalıştı ama Ozanın kahkahaları ve silah sesleri duvarlardan bile geçiyordu.
Sabah kabus devam etti. Kahve yapmak için mutfağa inen Ayşegül, eviydi tanıyamadı: Dolu bir bulaşık yığını, masada kırıntılar ve ketçap lekeleri, boş bir rakı şişesi… Ozan, salonda yatağa serilmiş, horlarken duvarı sarsıyor gibiydi. Ev, alkol ve bayat çorap kokusuyla dolmuştu.
Burak, uykulu suratıyla tuvaletten çıktı:
Affedersin Ayşegül, dün yatarken ortam dağınık kaldı, ben akşama hepsini hallederim.
Akşama? Peki, sabah neyle kahvaltı yapacaksınız? Hiç temiz tabak yok.
Şimdi bir kaç tane yıkarız…
Ayşegül hiçbir şey demeden kahvesini yudumladı ve işe gitti. Gün boyu eve dönmek istemedi. Sevgiyle döşediği yuvasına ilk defa gitmek istemiyordu.
Akşam ise kabus devam etti. Bulaşıklar yarım yamalak yıkanmış, mutfağa ağır bir kızartma kokusu sinmişti. Ozan, mutfakta atletiyle sigara tüttürüyor, (Ayşegül kaç defa evde sigara yasak dese de Burak hiç uygulamamıştı.)
Ooo, hanım da geldi! dedi Ozan, tavana duman üfleyerek. Burakla patates kızarttık, yağda! Sen de gel. Ama yağ kalmadı, marketten aldık. Parayı Burak verdi, benim kart bloke.
Ayşegül fırına baktı. Ocak yağ içindeydi, yerler soğan kabuğu doluydu.
Aç değilim, dedi kuru bir sesle. Burak, bir gelir misin?
Kocasını odaya çekip kapıyı kapattı:
Burak, bu ne rezalet? Neden mutfakta sigara içiyor? Dağınıklık ne? Hani beni fark etmeyecektim?
Aman Ayşegül, büyütme, adamın canı sıkkın. Stres atıyor. Toparlarız. Bir hafta dayan, adam zaten ev bakıyor.
Ev mi bakıyor? Televizyonun başında bira içerek mi?
Bugün birilerini aradı, vallahi aradı! Bozma, arkadaş zor gününde anlaşılır.
Sonraki üç gün resmen bir çileydi. Ozan sürekli evdeydi çünkü ücretsiz izne çıkmıştı. Ayşegülün iki günlük yemeğini bir öğünde bitiriyor, evin içinde sadece boxerla dolaşıyordu. Banyodan çıktığında ortalık su içinde kalıyordu.
Ve cuma geldi.
Ayşegül erken eve dönüp sıcak banyo ve uyku hayal ediyordu. Kapıdan girince müzik ve kahkaha duydu. Antrede Ozanın ve Burakın ayakkabıları dışında sivri topuklu bir kadın çizmesi ve bir başka erkek ayakkabısı vardı.
Salona girdi. Duman sarmıştı odayı. Masanın etrafında Ozan, başka bir adam ve abartılı makyajlı bir kadın oturuyordu. Burak da başını önüne eğmiş taburedeydi. Masada, en sevdiği cevizden yapılma sehpanın üstünde, peçetesiz, bir sürü şişe ve atıştırmalık…
Bak hele, evin hanımı geldi! pat patlatıverdi Ozan. Burak, hanıma bir duble doldur! Ayşegül, tanış, bu Koray ve Nazlı, şöyle cuma eğlencesi yapıyoruz.
Ayşegül, ıslak bardağın yuvarlak izini sehpasında, Nazlının sigarayı şekerlikte söndürmesini ve kocasının sıvışmak isteyen bakışını gördü.
Ne bağırdı, ne de misafirleri kovdu. İçinde bir şalter atmış gibi, buz gibi, berrak bir sakinliğe büründü.
İyi akşamlar, dedi dümdüz. Ben size engel olmayayım, keyfinize bakın.
Odaya çekildi, kapıyı kilitledi. Gürültü biraz azaldı ama bir süre sonra müzik yeniden başlayınca umursamadı.
Gardıroptan büyük bir bavul çıkardı. Sırası gelmeyen kitaplarına, rahat terliklerine, pijamalarına, krem ve makyajına yer açtı. Kalan yıllık izni vardı ve üstü para birikimi de, Allahtan kendi adına açtığı bir banka hesabı Burakın hiç bilmediği.
Bilgisayarını açtı, hayallerindeki bir termal tesis sitesinden, havuzlu, üç öğün yemekli, yeşillik içinde bir odayı rezerve etti: Park manzaralı süit, spa ve masaj dâhil. Ücreti TL olarak ödeyip sabah girişini ayarladı.
Her şeyi toplayıp kulak tıkacıyla yattı. Parti gürültüsü uzak bir ezgiye dönüştü.
Sabah ölüm sessizliği vardı. Misafirler gece yarısı dağılmış, Burak ve Ozan pert gibi yatıyordu. Ayşegül duşa girdi, hazırlandı, bavulu aldı ve çıkarken mutfakta, dün geceden kalan kırıntıların arasında kısa bir not bıraktı: Termale gittim. Bir hafta yokum. Buzdolabında yemek yok. Kira faturayı kendin yatır.
Taksi girişteydi. Araca biner binmez omuzlarından koca bir yük kalktı.
Termaldeki ilk iki günü Ayşegül adeta kendini unuttu; karla kaplı yürüyüş yollarında dolaştı, havuzda yüzdü, kitap okudu, telefonunu sessize aldı. Yalnızca günde bir kere kontrol etti.
Burakın aramaları ilk gün başlamıştı: önce cevapsızlar, sonra mesajlar.
Ayşegül, neredesin?
Ciddisin galiba, nereye kayboldun?
Uyandık, yoktun.
Yiyecek bir şey yok, hiç olmazsa bir çorba kaynatıp gideydin.
Ayşegül aldırmadı. Çikolatayla masajına gitti.
Üçüncü gün mesajlardaki üslup değişti.
Ayşegül, aç telefonu! Temiz çoraplar neredeydi?
Çamaşır makinesi çalışmıyor, yanıp sönüyor, açılmıyor.
Ozan diyor ki, yedek havlu lazım, kendi havlusu kirlendi.
Deterjan ve tuvalet kâğıdı bitti. Yenisini bulamıyoruz.
Ayşegül sadece birine cevap verdi: Makinenin kullanımı internette. Mağazada deterjan var. Paranızı rakıya bulduysanız ona da bulursunuz.
Dördüncü gün telefon çaldı. Ayşegül bitki çayı yudumlarken bakmaya karar verdi.
Ayşegül, nihayet! Burakın sesi panikti. Ne zaman döneceksin? Dayanılacak gibi değil!
Ne oldu Burak? Ben tatildeyim, spaya gireceğim.
Burada… her yer rezalet! Ozan var ya, dün gece arkadaş çağırdı; futbol izlemeye geldiler, sabaha kadar bağırdılar. Alt kattaki Ayten Teyze polise haber verdi! Ekip geldi, ifade verdik, ceza kestiler!
Sen demedin mi adam normal, yardımcı olalım diye? Yardım ediyor işte. Yönet, canım. Ailenin reisisin sonuçta.
Ayşegül, yemek yok! İşten yorgun geliyorum, bulaşık yığını ve Ozan akşam yemeğim nerede! diye dikiliyor! Kötü ev sahibiymişim…
Benimle ne alakası var? Senin arkadaşın dememiş miydi şehirli kadınlar zaten beceriksiz, Ozan sana göstersin bakalım, yağda ne pişiriyor!
Ozanı kovamıyorum, ayıp olur, dostum sonuçta… dedi Burak, sesi ezikleşiyordu.
Bu senin tercihin Burak. Senin dostun, senin evin, kurallar da senin. Ya da hiç bir kural yok. Ben pazar akşamı geliyorum. O zamana kadar ev, Ozanın kokusu bile kalmayacak, oda evlenmeden önceki gibi olacak. Yoksa anneme dönerim, boşanma davası açarım. Bu bir tehdit değil, bilgi.
Telefonu kapattı ve yüz masajına gitti. Hafiflemişti. Eskiden ultimatom veremez, eşini kırmak istemezdi; ama bir hafta Ozanla yaşamak sabrın her zaman erdem olmadığını göstermişti. Bazen sadece insanların başına çorap örmesine izin vermekti.
Geriye kalan günler su gibi geçti. Ayşegül yıllardır ilk defa deliksiz uyudu. Gözleri ışıldadı, yüzündeki sürekli endişe çizgisi kayboldu.
Pazar günü eve döndü. Apartmanda asansöre binerken huzurluydu. Sonuca hazırdı. Ev kötü ise, yolları ayrıydı.
Kapıyı açtı.
Ev çamaşır suyu ve limon kokuyordu, üstüne yeni pişmiş tavuk. Üstelik rahatsız etmeyen, davetkâr bir koku.
Koridorda bir tek Burakın ayakkabısı duruyordu, misafirden eser yoktu. Burak mutfaktan bakındı: Yorgun, ama traşlı ve temiz gömlekli.
Merhaba, dedi sessizce.
Ayşegül salona girdi. Halı süpürülmüş, sehpa pırıl pırıldı, koltuk derli topluydu. Camlar açıktı, tütün kokusu tamamen gitmişti. Mutfak parlıyordu, fırında nar gibi kızaran tavuk vardı.
Peki Ozan nerede? dedi montunu çıkarıp.
Burak derin bir iç çekip kapı eşliğine dayandı.
Kovdum onu. Perşembe günü, sen aradıktan sonra.
Kovdun mu gerçekten? Nasıl başardın, ayıp olmasın diye titrerdin?
Fark ettin mi Ayşegül, dedi Burak gözlerini ovuşturarak. Adam benden bira istedi o gün, henüz işten yorgun gelmişim, onun tavasını yıkarken… Kopup, topla pılını pırtını, çık dedim.
O da?
Kıyameti kopardı. Kılıbıkmışım, karılar yönetmemeli, beni arkadaşlık hatrı için barındırıyordun diye… Neler söyledi. Bir de manevi tazminat adıyla para istedi. Bin lira verdim, kapının önüne koydum. Anahtarı da aldım. İki gün evi ovdum, Ayten Teyzeye çikolata götürüp özür diledim.
Burak, elleri deterjandan pütür pütür olmuş, karısının ellerini tuttu.
Affet Ayşegül. Gerçekten salaktım. Bu kadar kötüleşeceğini bilmiyordum. Senin yaptıklarını hep kendiliğinden sandım. Hep yemek var, hep temizlik var. Ama bir hafta kendi başımayken, deli gibi oldum. Bunu sen her gün nasıl yapıyorsun? Üstelik bir de çalışıyorsun…
Ayşegül eşinin gözlerine baktı. Orada sadece pişmanlık değil, huzurun değerine dair yepyeni bir anlayış vardı.
Ben katlanmıyorum Burak, sadece ailem için ilgileniyorum. Ama asalaklara bakıcı değilim.
Anladım. Bir daha asla geceleme misafiri yok. Ozanın adını bile anmak istemiyorum. Zaten sonra da arkamdan kötü mesajlar attı, engelledim.
Gel bakalım, yemek yanacak, gülümsedi Ayşegül. Tavuğu da çevir.
Sofrada sessiz ama huzurlu akşam oldu. Burak sürekli ikram edip çay koydu.
Termal nasıldı, memnun kaldın mı? dedi utangaçça.
Çok. Bundan sonra her altı ayda bir gideceğim, tek haftayla kurtulmaz. Ve biliyor musun, sen de makarna ötesine geçmelisin; yine bir başıma gidecek olursam aç kalma.
Öğreneceğim, ciddi ciddi başını salladı Burak.
Sonradan Ayşegül, ortak bir tanıdığından Ozanın kaynanasının evine geri dönüp evde kıyamet kopardığını, eski karısının onu mahkemeye verdiğini ve Ozanın aylar önce işten kovulmuş olduğunu öğrendi. Yani evden aniden atıldım hikâyesi, bedava kalacak bir yer bulmak içinmiş!
Burak başını salladı, eşini sımsıkı sardı. O gün kendi koyduğu sınırın, aileleri için kutsal olduğunu anladı.
Ayşegül ise biliyordu ki; bazen sesini duyurmanın yolu bağırmak değil, sessizce gitmek, insanın kendi seçiminin sonuçlarıyla yüzleşmesine izin vermektir.
Artık hayatları yavaş yavaş değişti. Hayır, Burak bir anda ev adamı olmadı ama Ayşegülün emeğine minnet etmeye başladı. En önemlisi de hayır demeyi öğrendi. Bir iki ay sonra üçüncü dereceden bir kuzeni birkaç gün konaklayabilir miyim? deyince, Burak nazikçe en yakın pansiyonları yazdı.
Ayşegül ise mutfaktan çorbayı karıştırırken gülümsedi. Termal tatil güzel şeydi ama, değer verdiğin ve sana değer veren bir evde olmak, hepsinden daha iyiydi.




