Vasya’nın Hikâyesi: Doğarken “Büyük bir yiğit olacak” dediler, ama o fazlalık ilan edildi. Mahallede dışlanan, evde istenmeyen, hayatı köşede geçip giden Vasıf… Ta ki yalnız ve güçlü Tamara Hanım onu fark edene kadar. Onun sert elleriyle, kitapları ve sevgisiyle yeniden doğan, yokluktan var olan bir adamın, yıllar sonra kendi gibi kimsesizlere sıcak bir yuva kurmasına uzanan umut dolu yolculuğu — “Sadece kediler öyle doğar” sözüyle başlayan gerçek bir aile hikâyesi.

Veysel Yılmazı bebekken hastaneden çıkarırken, hemşire annesine şöyle dedi: Maşallah, ne kadar iri! Bu çocuk pehlivan olacak. Annesi hiç cevap vermedi. Daha o zamanlar bile bebeğe öyle bir bakıyordu ki, sanki kendi çocuğu değil, yanlışlıkla poşetle eve getirilmiş bir paket sarma.

Veysel pehlivan falan olmadı. O, bildiğin fazlalık oldu. Hani evde yemek artınca bunu ne yapsak? diye düşünürsün ya, işte öyle. Bir yere koymaya kıyamadıkları, ama ortada da görmek istemedikleri bir çocuk.

Yine senin tuhaf çocuk kumda oturuyor, bütün çocukları kaçırdı! diye cırlardı ikinci kattaki teyze Lütfiye, mahallenin gönüllü zabıtası ve dedikodu megafonu.

Veyselin annesi, yorgun bakışlı, hayattan bezmiş bir kadındı; genelde inatla karşılık verirdi:
Beğenmiyorsan bakma. Kimseye bir şey yaptığı yok zaten.

Gerçekten de Veysel kimseye bulaşmazdı. Büyükçe, hantal, boynu hep omuzlarına gömük, kolları kollarına sarkmış vaziyette, koca elleriyle dünyaya küsmüş bir çocuktu. Beş yaşında suskundu. Yedi yaşında garip sesler çıkarırdı. On yaşında konuştu, ama sesi öyle cızırtılı ve garipti ki, keşke konuşmasaydı dedirtti.

Okulda onu en arkadaki sıraya oturttular. Öğretmenler, onun donuk bakışlarını gördükçe hüzünle iç çekerdi.
Yılmaz, beni duyuyor musun? diye sorardı matematik öğretmeni, tahtaya tebeşirle vurarak.
Veysel kafasını sallardı. Duyuyordu elbette. Ama karşılık vermek neden? Zaten zayıf bir not verirler, istatistiği de bozmak istemezler; sonra evine gönderirler, herkes rahatlar.

Sınıf arkadaşları Veysele dokunmazdıkorkarlardı. Veysel, bildiğin genç bir boğa gibi güçlüydü. Ama arkadaş da olmazlardı. Etraftan dolanıp geçerlerdi, büyükçe pis bir su birikintisinden iğrenerek uzaklaşır gibi.

Evde de farklı bir tablo yoktu. Veysel on iki yaşına gelince ortaya çıkan üvey babanın ilk sözü netti:
Ben işten gelince bu evde ne o çocuğun gölgesini göreyim, ne sesini! Çok yer, hiç iş yok.

Veysel hemen ortalıktan kaybolurdu. İnşaatlara sarkar, apartman bodrumunda pineklerdi. Görünmez olmayı öğrenmişti. En büyük yeteneği buydu: beton duvara, rutubetli zemine, duvardaki griye karışıp kaybolmak.

Hayatının döndüğü akşam, havada sinir bozucu bir yağmur çiseliyordu. On beş yaşındaki Veysel, apartmanın beş ve altıncı katları arasındaki merdiven basamağında oturuyordu. Eve gitmesi yasaktıorada misafir vardı demekti bu; gürültü, duman ve muhtemelen sağlam bir tokat demek.

Karşı dairenin kapısı gıcırdadı. Veysel, duvardaki gölgelerle yarışır gibi köşeye sindi.
Kapıdan, Tamara Hanım çıktı. Altında altmışın üzerinde gösterse de, dimdik yürüyüşüyle daha kırkına bile basmamışım der gibiydi. Mahallenin neredeyse tamamı ona tuhaf derdi. Hiçbir zaman apartman önünde dedikodu yapmaz, pazarda bulgur fiyatı konuşmaz, hep omuzları dik dolaşırdı.

Tamara Hanım Veysele baktı. Ne acıma, ne de iğrenme vardı yüzünde. Sanki bozuk bir radyoya tamir olur mu? diye alan bir tamirci gibi ilgilenerek.
Ne oturuyorsun öyle? dedi, tok ve buyurgan sesiyle.
Veysel sümkürdü.
Öyle
Öyle ancak kediler doğar, diye kestirip attı. Aç mısın?
Her zamanki gibi açtı Veysel. Sürekli açtı gerçi; büyüyen vücut yakıt ister, evde de buzdolabı adeta fare oteli, çünkü içinde bir şey yok.

Ne duruyorsun? İkinci kez sormam.
Veysel zorlukla doğruldu, pehlivan gibi kemikli gövdesini toplayarak peşine takıldı.

Tamara Hanımın evi başkaydı. Her yer kitap doluydu: raflarda, koltuklarda, masalarda. Yaşlı kâğıt ve etli, nefis bir yemek kokusu yayılmıştı.
Otur, dedi bir tabureyi göstererek. Önce ellerini yıka. Şurada sabun var, sakın sıvı sanma, bildiğin arap sabunu.

Veysel sessizce ellerini yıkadı. Önüne dev gibi bir tabak patates ve etli sulu yemek koydu. Uzun zamandır gerçekten et yemediğini hatırladısosis değil, salam değil, et.

Öyle hızlı yedi ki, neredeyse çiğnemeden yutuyordu. Tamara Hanım karşısına oturmuş, elini çenesine dayamış izliyordu.
Nereye yetişiyorsun, kimse tabağı kapmaz, dedi. İyi çiğne biraz, miden dua etmez sonra.

Veysel biraz yavaşladı.
Sağ olun, dedi, ağzını koluna silerek.
Kolunu kullanma, bak mendil orada. Kim bulmuş mendili, neden bulunmuş sanıyorsun? masa üstündeki peçeteleri sürükleyerek öne itti. Sen, çocuk, tamamen medeniyete terssin. Annen nerede?
Evde. Üvey babamla.
Tamam Fazla birisin işte ailesinde.

Bunu öyle sade söyledi ki, Veyselin alınasına bile fırsat kalmadı. Sanki bugün yağmur var ya da ekmek zamlanmış der gibi.

Bak şimdi, Veysel, dedi birden sertçe. Önünde iki yol var. Akışına bırakıp sağda solda pinekler, çok erken batarsın. Ya da kafanı çalıştırırsın. Gücün var, görüyorum, ama kafanda rüzgâr esiyor.
Ben aptalım, diye dürüstçe söyledi Veysel. Okulda öyle diyorlar.
Okul başka bir dünya. O program ortalama kafa için. Sen ortalama değilsin. Sen başkasın. Ellerine bak, nereye bağlı bunlar?
Veysel ellerine bakıp kemikli parmaklarını oynattı.
Bilmiyorum.
O zaman öğreniriz. Yarın gel, mutfak musluğunu tamir edeceksin. Bozuk, usta çağırınca batıyoruz. Malzeme bende.

O günden sonra Veysel her akşam uğramaya başladı Tamara Hanıma. Önceleri musluk, sonra priz, sonra kapı kilidi Meğer elleriyle her işi çözer; makinayı, kilidi, her şeyi bir türlü mantıkla kavrardı.

Tamara Hanım asla şımartmazdı. Temizde eğitir, tatlıya bağlamaz, kurallı çalıştırırdı.
O tornavida öyle tutulur mu! Çorba kaşığı mı bu? diye azarlardı. Bas şu elini, sıkıca tut!
Sonra da meşhur tahta cetveliyle eline tık tık vururdu. Hiç de acıyamazsanız.

Sonra kitap getirirdi. Ders kitabı değil, hayat kitabı. Hayatta direnenlerin, yolunu bulanların, hayatta kalanların, icat yapanların hikâyeleri.
Oku, derdi. Beyin çalışmazsa yosun tutar. Sanıyorsun ki tek tuhaf sensin. Senden bir sürü vardı. Hepsi yolunu buldu. Sen niye bulamayasan?

Böyle böyle Veysel, Tamara Hanımın kim olduğunu öğrendi. Bütün ömrü fabrika mühendisi olarak geçmiş. Kocasını gençken kaybetmiş, çocuğu olmamış. Dokuzlu yıllarda fabrika kapandı, Tamara Hanım emekli maaşı ve bazen teknik çeviriyle geçindi. Ne acıdı, ne küstü, hayata dik durdu.

Benim kimsem yok, bir gün dedi. Senin de sayılmaz, kimsen. Ama bu son değil. Başlangıç. Farkındasın değil mi?
Veysel çok anlamadı, ama kafa salladı.

On sekiz olunca askere gitme yaşına gelmişti. Tamara Hanım, bir bayram havasında masa kurdu. Börekler, reçeller
Bak Veysel, dedi, ilk defa adını tam söyledi. Askere gidip dönme. Burada batarsın. Bu mahalle, bu insanlar, bu umut fukarası ortam hiç değişmez. Dönünce başka yere bak kendine, kuzeye, sanayiye, uzaklara ama buraya uğrama. Söz mü?
Söz, dedi Veysel.

Al, zarf uzattı. Otuz bin lira. Biriktirebildiğim her şey. Akıllıca harca, idareli git. Unutma: Kimseye borcun yok, yalnız kendine. Adam ol, Veysel. Başkasına değil, kendine.

Veysel itiraz etmek istedi, Senin paranı alamam, demek geçti içinden. Ama Tamara Hanımın kararlı bakışlarına bakınca anladı: O başka bir şans, son bir ödev veriyor. Reddetmek olmazdı.

Çıktı, bir daha dönmedi.

Yirmi yıl geçti.

Mahalle değişmişti. Eski kavakların yerinde park yeri vardı şimdi, her yeri asfaltla kaplamışlardı. Kapı önlerindeki eski tahtadan banklar yerini ince, soğuk demir banklara bırakmıştı. Apartman yaşlanmış, dış sıvaması dökülmüş, ama ısrarla yıkılmıyordu.

Siyah, ağır bir cip yanaştı. Genç bir adam indi. Uzun boylu, göğsü kabarık, pahalı ama dikkat çekici olmayan bir palto giymiş. Yüzü, kuzey rüzgarlarında sertleşmiş ama gözleri sakindi, kendinden emindi.

Bu Veyseldi. Şimdi ona Veysel Bey diyorlardı. Kuzeyde, Adana inşaat şirketi sahibiydi. Yüz yirmi çalışan, üç büyük şantiyesi, sözünün eri diye anılan biri olmuştu. Şantiyede amele başlamış, sonra usta, sonra şef, derken kendi şirketini kurmuş; gece kursuna gidip mühendis olmuştu. Yatırmış, riske girmiş, iki kere iflas edip iki kere kalkmıştı. Tamara Hanımdan aldığı otuz bin lirayı çoktan fazlasıyla geri göndermiş; o her seferinde küfredip yollama, haram zıkkım olsun! diye çıkışmış, ama yine de bırakmamıştı.

Bir gün, gönderilen para geri döndü. “Alıcı bulunamadı.”

Veysel, beşinci kattaki karanlık camlara baktı. Avluda hiç tanımadığı, yeni yüzlü kadınlar oturuyordu. Eski nesil gitmişti.
Affedersiniz, sordu kadınlardan birine. Kırk beş numarada oturan Tamara Hanımı tanıyor musunuz?
Kadınlar hemen meraklandı. Tabii, böyle arabadan inen bir adam herkesin ilgisini çeker.
A canım, Tamara deyip sesi kısıldı. Pek fena oldu. Aklı karıştı, her şeyi unutmaya başladı. Evi sözde akrabalara devretmiş, şimdilerde köye gönderdiler diyorlar. Nereye, Nermin biliyor musun?
Çamlıcaya dediler, dedi diğeri. Köhne bir evde, sözde yeğeni yanında. Hayret, yıllarca yalnızdı, bu akraba da nereden çıktı anlamadım. Evi de satışa çıkmış.

Veyselin içi buz kesti. Bu hikâyeyi kuzeyde defalarca görmüştü: yaşlı, yalnız biri, bir akraba belirir, evi üzerine geçirir, yaşlı da bir köyde öylece unutulur.

Bu Çamlıca neredeymiş?
İlçenin kırk kilometre dışı. Yol berbat ama ciple gidersin.

Veysel araca bindi, gaza bastı.

Çamlıca dökülmüş bir köydü. Üç sokak, yarısı yıkık. Her taraf çamur. On tane yaşlı, üç beş memleketinden kaçar gibi sığınmış aile.

Tarifle evi buldu: yamuk bir gecekondu, çürük bir bahçe kapısı. Avluda çamur, çamaşır ipinde lekeli paçavra
Kapıya omuz attı. Gıcırdayarak açıldı.

Kapıdan iri cüsseli, dağınık saçlı, sürekli ayık gezemeyen bir adam çıktı.
Hayrola patron? Kayboldun galiba?
Tamara Hanım nerede? dedi Veysel.
Ne Tamarası ya, burada öyle biri yok. Hadi yürü git!
Veysel tartışmadan ceketinden yakaladı, adamı bir kenara savurdu.

İçeri girdi. Küf, rutubet ve bayat bir koku. Salon pis, tabaklar bulanık, masa üstünde bozuk yemekler. Diğer oda

Demir karyolada yatıyordu Tamara Hanım. Küçülmüş, yıpranmış, saçları dağılmış, yüzünde yorgunluk ve çizgiler, gözleri yuvarlanmış. Ama oydu işte. Ona adam ol diyen, son parasını verip hayata iten kadındı.

Gözleri aralandı. Bakışı dalgalı, bulanık.
Kim o? cılız, çatallı sesiyle.
Benim Tamara Hanım. Veyselim. Hani musluk tamir eden çocuk.
Uzun uzun bakıp, gözlerini ovuşturdu. Sonra gözlerinin kenarına yaşlar doldu.
Veysel dedi. Döndün Kocaman olmuşsun. Adam
Sizin sayenizde, Tamara Hanım. Adam oldum.

Onu yavaşça battaniyeye sardı, hafif ve kırılgan bir kâğıt parçasını sarmalar gibi kucağına aldı. Kokusunun üstünde hastalık, nem vardı; ama yine de altlarda eski kitap ve Arap sabunu kokusu hissediliyordu.

Nereye? dedi kadın, ürkekçe.
Eve. Benim evime. Orası sıcak; kitap da çok. Seversiniz.

Kapıda adam tekrar yol kesti:
Hop hop, nereye taşıyorsun? Kimliğin var mı? Kadın bana evi bıraktı, bakıyorum ben ona!
Veysel durdu, sakin ve sarsılmayan bir bakışla baktı. Adam bembeyaz kesildi.
Bunu avukatlarıma, polise, savcılığa anlatırsın. Eğer bu işin altında üçkâğıt varsaki belli ki varalırlar elinden havasıyla. Anladın?

Adam hızla kafasını salladı.
Aylarca sürdü hukuk işleri. Raporlar, mahkeme, evrak Bir sürü uğraştı. Sözde ev devri, Tamara Hanımın akli dengesi yerindeyken atılmış, ortaya çıktı ki adam ufak tefek dolandırıcıymış ve daha önce buna benzer işlerle sabıkası varmış. Evi geri aldılar. Adamı cezaevine gönderdiler.

Ama Tamara Hanıma artık o ev gerekmezdi.

Veysel, Adana dışında koca bir ahşap ev inşa ettigösterişsiz ama güvenli, camları geniş, sobası yanan bir Anadolu evi. Tamara Hanım orada, en aydınlık odada kaldı. En iyi doktorlar, bir bakıcı, düzgün yemek O eski sıhhatinin çoğunu buldu. Hafızası tam gelmedi; yılları karıştırdı, insanları unuttu, ama huyu aynıydı. Yine o lamba gibi gözlükleriyle kitap okuyor, ev yardımcısını tozdan dolayı azarlıyordu.
Şu köşedeki örümceği görmüyor musun? Burası ev mi, ahır mı?
Veysel ise hep gülümserdi.

Ama durmadı tabii.
Bir gün işten döndüğünde yanında zayıf, kemikli, korkulu bakışlı bir delikanlı vardı. Yanağında eski bir yara izi, üstünde büyük gelen mont.
Bak Tamara Hanım, dedi Veysel. Tanışın. Bu Yunus. Şantiyede takıldı yanımıza, kalacak yeri yok, yetimhanede büyümüş, daha on sekizini yeni bitirdi. Eller usta, kafa hâlâ uçuşuyor.

Tamara Hanım gözlüğünü düzeltti, baştan aşağı süzdü:
Ne öyle dikildin yahu? Hadi, ellerini yıka, mutfakta Arap sabunu var. Bugün köfte var.

Yunus bir an Veysele bakıp onay aldı.
Bir ay sonra evde başka bir kız belirdi. Sadece Türkçede olan ismiyle: Fidan. On iki yaşında, topallıyor, başını öne eğiyor. Veysel koruyucu aile oldu; annesi haklarından men edilmişti.

Ev dolmaya başladı. Bu reklam kokan bir iyilik değildi. Bu, aile olmaktı. Kimsenin istemediği insanların, birbirini bulduğu bir aile.

Veysel, Tamara Hanımın Yunusun eline cetvelle vurup hırpalayarak el işi öğrettiğini izlerdi. Fidan koltuğa kırılıp, kekeleye kekelemeye kitap okurdu.
Veysel! diye bağırırdı Tamara Hanım. Ne bakınıyorsun, gel yardım et, şu dolabı taşıyalım, gençler kaldıramıyor!
Geliyorum!

Onların yanında, kendi tuhaf, inişli çıkışlı ailesinde yürürken, ilk defa kendini fazla, lüzumsuz hissetmediğini anladı. Yerinin burası olduğunu biliyordu.

Nasılsın, Yunus? dedi Veysel bir akşam, herkes uyuyunca. Yunus merdivende oturmuş, yıldızlara bakıyordu. Anadolunun gece göğü simsiyah ve yer yer dumanlıydı.
İyi, abi Yani Garip geldi biraz. Siz niye uğraşıyorsunuz ki? Ben kimim ki?
Veysel yanına oturdu, cebinden elma çıkarıp uzattı.
Birisi bana zamanında demişti ki, “Öyle öylesine yalnız kediler doğar.”
Yunus sırıttı.
Yani?
Yani hiçbir şey öylesine olmaz. Her şey bir sebebin sonucu. Sen de rastgele burada değilsin. Ben de öyle.

Tamara Hanımın odasında gece lambası yandı. Yine gizlice geç saate kadar kitap okuyordu; doktor ne derse desin.
Veysel başını iki yana salladı.
Yat haydi Yunus. Yarın işimiz var, bahçe çitini elden geçireceğiz.
Olur. İyi geceler, abi.
İyi geceler.

Kapı önünde yalnız kaldı. Tam, huzurlu bir sessizlik vardı. Ne duvar arkasından gelen kavga, ne bitmek bilmeyen tartışma, ne korku. Sadece gecenin cır cır böcekleri ve uzak bir anayolun uğultusu.

Hepsini kurtaramayacağını biliyordu; bu kenara atılmış kurt yavrularının her birini kurtaramazdı. Ama bu olanı, kendini ve Tamara Hanımı kurtarmıştı.

Ve bu, şimdilik yetiyordu.
Ama sonra kalkıp yine yürümeye devam edecekti. Tıpkı birinin ona öğrettiği gibi.

Rate article
Lifequest
Vasya’nın Hikâyesi: Doğarken “Büyük bir yiğit olacak” dediler, ama o fazlalık ilan edildi. Mahallede dışlanan, evde istenmeyen, hayatı köşede geçip giden Vasıf… Ta ki yalnız ve güçlü Tamara Hanım onu fark edene kadar. Onun sert elleriyle, kitapları ve sevgisiyle yeniden doğan, yokluktan var olan bir adamın, yıllar sonra kendi gibi kimsesizlere sıcak bir yuva kurmasına uzanan umut dolu yolculuğu — “Sadece kediler öyle doğar” sözüyle başlayan gerçek bir aile hikâyesi.