65 Yılımı Aldı Gerçekten Anlamam: En Büyük Acı Boş Ev Değil, Kendi Evinde Fark Edilmemekmiş Adım El…

Bunu anlamam altmış beş yılımı aldı.

En büyük acı, boş bir ev değildir.
Asıl acı, etrafında seni artık fark etmeyen insanların arasında yaşamaktır.

Adım Melike. Bu yıl altmış beş yaşına bastım.
Yuvarlak bir sayı, insanın ağzına hoşça geliyor; ama bana hiç sevinç getirmedi.
Gelinimin yaptığı pastadan bile tat alamadım.
Belki de artık iştahımı yitirmiştim hem tatlıya, hem de ilgiye…

Hayatım boyunca, yaşlanmanın yalnızlık demek olduğunu düşünürdüm.
Sessiz odalar. Hiç çalmayan bir telefon. Konuşmasız hafta sonları.
Bunun en derin hüzün olduğunu sanırdım.
Şimdi daha ağır bir şeyin varlığını biliyorum.
Yalnızlıktan beteri; insanlarla dolu bir evde yavaş yavaş silinmekmiş.

Eşim sekiz yıl önce vefat etti.
Otuz beş yıl evli kaldık.
Sessiz, dengeli, lafı kısa ama tesellisi derin bir adamdı.
Kırık bir sandalyeyi de tamir ederdi, sobayı da tek kibritle yakardı.
Sadece bir bakışıyla içimi ferahlatırdı.
O gidince, dünya bana eğrilmiş gibi geldi.

Çocuklarım Kerem ve Arzu yanımda, yakın mahallede oturdu hep.
Onlara her şeyimi verdim.
Verdim, çünkü onlara olan sevgim, hayattaki tek gerçeğimdi.
Her hastalıkta, her sınavda, her kâbuslu gecede yanlarındaydım.
Bir gün, bu sevgimin bana aynı şekilde döneceğine inandım.

Zamanla ziyaretleri azaldı.

Anne, şimdi olmaz.
“Başka zaman.”
“Bu hafta sonu yoğunum.”

Ve ben bekledim.

Bir gün Kerem dedi ki:
Anne, hadi bize taşın. Beraber olalım, yalnız kalmazsın.

Hayatımı birkaç koliye sığdırdım.
Nakışla yaptığım yorganı komşuya verdim, eski çaydanlığı sokağa, tozlu kemanı sattım, onların ferah ve modern evine geçtim.
İlk günler sıcacıktı.
Torunum bana sarılıyordu.
Gelinim Ayşe her sabah kahve sormadan getirdi.

Ama sonrasında tonlar değişti.

Anne, televizyonun sesini kısar mısın?
Odanda kal, misafirimiz var.
Çamaşırlarını bizimkilerle karıştırmasan iyi olur.

Ve o cümleler, içime taş gibi oturdu:

İyi ki buradasın ama sınırını bilmelisin.
Anne, unutma; burası senin evin değil.

Yararlı olmaya çabaladım.
Yemek yaptım, çamaşırları katladım, torunumla oynadım.
Ama sanki görünmezdim.
Ya da daha fenası, herkesin yanında usulca yürüdüğü, sessiz bir ağırlık oldum.

Bir gece, Ayşenin telefonda şöyle konuştuğunu duydum:
Kaynım evde saksı gibi oturuyor. Orada ama yok gibi. Böyle daha kolay.

O gece uyuyamadım.
Yatakta tavanın gölgelerini izlerken, acı bir şeyi kavradım.
Ailemle çevriliydim ama hiç olmadığım kadar yalnızdım.

Bir ay sonra, yanlarına gidip dedim ki; bir arkadaşım köyde küçük bir yer bulmuş, oraya taşınacağım.
Keremin rahatlamış yüzü, saklamaya bile gerek duymadığı bir ifadeydi.

Şimdi, İzmirin kenar mahallesinde, sade bir apartman dairesinde kalıyorum.
Kahvemi sabahları kendim pişiriyorum.
Eski kitaplar okuyor, mektuplar yazıyor ama göndermiyorum.
Ne bölüyorum kimseyi, ne azarlanıyorum.

Altmış beş yaşıma geldim.
Artık fazla bir şey beklemiyorum.
Tek istediğim, yeniden insan gibi hissetmek.
Yük gibi olmamak.
Duvardaki fısıltı olmak istemiyorum.

Şunu öğrendim:
Gerçek yalnızlık, bir evdeki sessizlik değilmiş.
Gerçek yalnızlık, insanın en sevdiklerinin kalbindeki sessizlikmiş.
Turulmak, ama hiç dinlenmemekmiş.
Var olup, hiç görülmemekmiş.

Yaşlılık yüzde değil.
Yaşlılık, bir zamanlar avuç avuç verdiğin sevgide…
Ve o sevginin artık kimsenin umurunda olmadığını anladığın o anda başlıyormuş.

Rate article
Lifequest
65 Yılımı Aldı Gerçekten Anlamam: En Büyük Acı Boş Ev Değil, Kendi Evinde Fark Edilmemekmiş Adım El…