Benim Vaktim Çoktan Doldu: “Torunu Tatilde Köye Göndermek Çocuk Bakmak Değil!” – Tatil Planları, Kay…

Ben yürüdüm bu yolları

Onu bari bir köpek gibi pansiyona verseydiniz ya! Ne var yani? Parayı ver, serseri gibi dolaş, canın ne isterse yap, diye öfkeyle söylendi Gülseren Hanım.

Meryem ise dudaklarını sıkarak valizinin fermuarını çekmeye çalışıyordu. Nafile. Takılmıştı. Tıpkı her tatile çıkışlarında kayınvalidesinin çaldığı eski bir plak gibi olaylar tekrar edip duruyordu.

Anne, yeter artık, deyip araya girmeye çalıştı Meryemin eşi, Murat. Ege de tatil yapacak, köye gidecek sadece. Yabancıların yanına değil, annemlerle babamın yanına. Çocuk orada temiz hava, sebze, şişme havuz, köy sütü Her gün mis gibi keyif. Yaşına en uygun tatil o!
Buna tatil mi diyorsunuz? Sürgün resmen! Gülseren Hanım ellerini havaya kaldırdı. Çocuk üç yaşında daha! Bu yaşta anne-baba ister yanlarında! Sizde var mı aile duygusu? İstanbula gideceksiniz, müze peşinde dolanacaksınız! Oğlunuzun kültürel gelişimi umrunuzda değil!

Meryem sonunda fermuarla başa çıkıp doğruldu, sinirle Gülseren Hanıma gözlerini dikip bakıştı.

Şu an ihtiyacı olan şey müze değil, diye soğukça konuştu Meryem. Düzen, öğle uykusu, kolay ulaşılabilecek bir lazımlık Onun ihtiyacı uçakla dokuz saat, aktarmalı seyahat, saat farkı ya da şehir turu değil. En son ne zaman Egeyle birlikte parka çıktınız, Gülseren Hanım?
Ben kendi oğlumla yıllarca gezdim, yürüdüm her yere! burnunu havaya dikti kadın. Her yere götürdüm. Hiçbir şey olmadı, hayatta kaldım. Size zor geliyor tabii, rahatınız bozulacak. İnsan biraz başkasını da düşünmeli!
Aynen öyle! neredeyse bağıracak gibi oldu Meryem. Daha uçakta başlayacak çığlığıyla diğer yolcular da bizim murdar tatilimizi yaşayacak, kültür rehberini dinlemenin hayalini kuran turistler de! Üç yaşında çocukla tatil tatil değildir, Gülseren Hanım. İşkencedir. Hem Ege için, hem herkes için.

Kayınvalide dudaklarını büzüp yüzünü çevirdi.

Belli oldu, anne oynamaktan sıkıldınız. Çocuğu bırakın işte, kurtulun. Madem istemiyorsunuz Uydurmayın bu kadar, çocukla da tatil yapılır isteyen yapar!

Meryem gözlerini yumup yüzden geriye doğru saymaya başladı. Gülseren Hanım yaşadıkları kabusu, geçen seferki tatil krizini bilse susardı belki. Ama ne bilsin? Torununun bakımına ancak ayda yılda bir katılırdı zaten.

Ama Meryem her anı, tüm ayrıntısıyla hatırlıyordu. O yolculuktan sonra sol gözünde bir ay boyunca istemsiz seğirme olmuştu.

Geçen yaz yaşanmıştı her şey. Safça, arkadaşlarının yazlığa gidelim demişlerdi. Sadece yüz kilometre. Arkadaşların da küçük kızı vardı, bahçede oyun grubu, kocaman erik ağaçları Her şey rüya gibiydi.
Ama daha baştan her şey ters gitti.

Araba çalışmadı bir türlü. Oysa mangal hazırdı, herkes bekliyordu Apar topar tren bileti bulmaya çalıştılar.

Bir de hava oyun oynuyordu. Sıcaklık 37 dereceye koşmuş. Vagonda klima yok, pencereler açık; ama bir faydası yok, içeri hınca hınç insan dolmuş. Nefes almak zor.
Ege paldır küldür on dakika dayandı. Sonra yavaş yavaş mızmızlanmaya başladı. Ardından sıcağa, bu sıkkınlığa, oturmaya Sonra da trende koşturmak istedi.

Bırak! diye tepine tepine bağırıyordu, Muratın kollarında eğri bir yay gibi.
Egeliğim, bak burada teyze var, otur lütfen, terden kıpkırmızı olmuş Murat bir yandan hem utançla, hem sabırla tutmaya çalışıyordu Egeyi.
Oturmak istemiyorum! Aaaa!

Ege öyle bir bağırıyor, o kadar bağırıyordu ki, tekerleklerin gürültüsünden bile daha fazlaydı.
Başta acıyan gözlerle bakan yolcular, sonra sinirli, sonra da açık açık öfkeli bakmaya başladılar. Beyaz gömlekli bir kadın çıkıştı, Ege elindeki meyve suyunu sallarken, hepsi sırılsıklam oldu; kadın, Murat, Meryem.

Ortalık karıştı. Kadın Egeden daha beter bağırıyordu. Meryem gözleri dolu dolu özür dileyip para uzatmaya çalıştı. Ege ise derin bir hıçkırıkla ağlıyordu çünkü meyve suyu elinden alınmıştı. Murat ise dişlerini sıkmaktan çenesini zorluyordu.

Bir buçuk saat cehennem.

Peronda indiklerinde tatil diye bir umutları da kalmamıştı. Ege bu stresle öğle uykusunu da reddetti, akşama kadar şımarıklık yaptı, az daha mangalı devirecekti. Dönüş daha kötü geçti.
Sadece bir buçuk saatlik yol. Gülseren Hanım kalkmış bir haftalık şehir turu öneriyor? Olamaz! Bu insanlara eziyet.

Siz çocuğu şımartıyorsunuz işte! derdi kayınvalide, Meryem bir mantık izah etmeye kalksa.

Gülseren Hanım ise teorik eğitimciydi. Ayda bir gelir, bir paket muz ya da çikolata (Egenin alerjisi olduğunu bile bile, on defa söylenmesine rağmen) getirir, yirmi dakika oynaşır, bir selfie çeker, sonra kaybolurdu. Maksimum Facebook postu.

Gülseren Hanım, size neyle kalacakmış çocuk sanki? Sizinle mi? demişti bir gün Meryem tartışırken.
Bana ne ki? Anası babası var, onlar bakacak. Ben ciddi bir hastalığı olur, iş güç çıkar; o zaman bakarım ama Şimdi siz kedinizi sokağa bırakır gibi bırakıyorsunuz!

Sabredilemeyecek tartışmalar değildi ama insanın içini kemiriyordu. Kayınvalide kendinden o kadar emindi ki, gençlerin lafını duymuyordu bile.

Ama hayat en iyi hoca.

Dört yıl geçti su gibi. Ege yedi yaşına bastı. Akıllı akıllı cümleler, okul, kurslar

Gülseren Hanımın hayatı ise daha hüzünlü değişmişti. Eşi vefat etti. Eskiden evde televizyonun sesiyle uğuldayan, kahkahalı bir ortam varken, şimdi sessizliğe gömülmüştü. Belki bu boşluktan, belki de inadım inat meydan okuyuşundan Gülseren Hanım karşı konulmaz bir cömertlik gösterdi.

Getirin bakayım torunu bana, dedi ciddiyetle. Artık büyük, anlarız artık birbirimizi.
Emin misiniz? diye sordu Meryem, çekinerek. Ege çok hareketlidir, ilgi ister, ya da en azından bilgisayar lazım olur.
Kızım, bana ders verme! horozlanan Gülseren Hanım. Ben oğlumu büyüttüm, bu çocuk mu büyütemeyeceğim! Kitap okuruz, tombala oynarız, bilgisayar sizin olsun, ben kendim yetirim. Hadi getirin!

İçine taş basıp, şans dileyip bıraktılar Egeyi. Tam iki hafta! Kendileri ise kısa bir termal kaçamağı hayal etti, sadece bir hafta sonu. Çünkü Meryem hissetmişti, fazla zamanları yok!

Sezmişti doğru.

Büyükanne kafasında kurduğu tablo şahane: Temiz, taralı torun encümene dalmış, o da yanda yün çorap örmekte, arada hikayeler anlatıyor Sonra çorba içip, el ele parka yürüyorlar kibarca.
Aile kapıdan çıkar çıkmaz o tabloyu farenin önüne peynir koymak gibi Ege yerle bir etti.

Babaanne, çok sıkıldım! Tabletin var mı?
Yok, oğlum, ne işim olur benim tabletle?
O zaman zombi oyunu oynayalım. Sen zombi ol, ben kurtulmaya çalışan olayım!
Ne zombisi oğlum??? kala kaldı Gülseren Hanım. Bak sana boyama getirdim, otur renklendir!
Boyama küçük çocuk işi! Ege salona tur atmaya başladı. Oynayalım, babaaanneee! Lütfen! Hadi oynasana! Bak ne yapabiliyorum, bak bak bak, bakmıyorsun!

Dakika dakika durmuyordu. Bir uçak, bir tencere kapaklarını çalmak Her üç dakikada bir, Babaanne, niye?, Babaanne, hadi?, Babaanne, bak! sorusu havada çınlıyordu.

Gülseren Hanım alışmıştı sakin hayata; öğlene doğru sanki bir vagon kömür yüklemiş gibiydi.

Daha beterleri, yemek zamanı başladı. Gururla etli çorbasını koydu önüne. Normalde böyle yemek yapmazdı kendine, ama torun için

Ege tabağa pis bir şey varmış gibi bir baktı; burun kıvırdı.

Bunu yemem.
Nedenmiş o?
Soğan var. Haşlanmış. Hiç sevmem.
Hayda! Soğan faydalı, ye gitsin bak bakalım!
Yemem!
Ne yersin o zaman?
Makarna isterim. Peynirli, yanına sosis. Hem sosis ahtapot şekli olsun.

Kayınvalide şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. O öyle sosis doğrayamazdı.

Burası restoran değil! dedi başını sallayarak.

Ege umursamazca omuz silkerek, yastık, sandalye ve lambadan kale yapmaya gitti.

Akşama doğru Gülseren Hanımın tansiyonu lunapark gibi inip çıkmaya başladı. Dinlenmek mümkün değildi; Ege hoplayıp zıplayıp, Kalk, babaaanne, düşmanlar bastı! diye üstünde tepinirdi. Haber izleyemezdi, hemen çizgi film açmasını isterdi, bir de buna sevinmezdi: odanın içinde kasırga gibi dönerdi.

O sırada Murat ve Meryemin keyifleri yerindeydi. Bahçe terasında oturuyor, güneşi izliyor, mangaldaki közün çıtırtısını ve huzuru dinliyorlardı.

Var ya, ne sessizlik gözlerini yumarak mırıldandı Meryem. Gerçek gibi değil. Belki de annenin üstüne çok geldik, ne dersin?

Tam o anda Muratın telefonu çaldı.

Alo, anne?
HEMEN GELİN! çığlıkla bağırıyordu Gülseren Hanım telefonda. TORUNUNUZU ALIN! HEMEN! DERHAL!
Anne, ne oldu? İyi misiniz?
FELAKET! OĞLUNUZ BERBAT! Evi dağıttı! Doğru düzgün yemek yemiyor! Üstümde tepiniyor! Kalbim çıkacak! Bir saat içinde gelmezseniz ambulansı ve karakolu çağıracağım. Hem onu alırlar hem beni, başka çıkışım kalmadı! DAYANAMIYORUM! SİZİ BEKLİYORUM!

Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik.

Meryem bardağını masaya koydu. Şarap yarım kalmıştı, mangal pişmemiş.

Toplan, dedi Murat, suratı asık. Tatil bitti

Sessizce yola çıktılar. İnsanın içi gidiyordu; Gülseren Hanım bu planı kendi yaptı, sonra da telaş yaptı.

Kapı ziline bile dokunmadan, anında açıldı kapı. Gülseren Hanım bembeyaz, üstü başı perişan, burnunda okaliptüs kokusu Sanki Vietnamdan gelmiş.

Ama Ege kapıda pırıl pırıl, neşeyle fırladı.

Çok şükür, içini çekti kayınvalide, Egeyi resmen dışarı iterken. Alın alın, bir daha sormayın bana! Çocuk filan değil bu, canavar bu! Soğanı beğenmez, sıkılır, üstüme atlardı!
O sadece çocuk, anne, diye soğukça konuştu Murat, oğlunun elinden tutup. Hareketli, sağlıklı bir çocuk. Biz sizi uyarmıştık. Siz kendiniz Ben bakarım dediniz.
Ben sandım ki normaldir! Ama sizinki Bu çocuk doktora gitmeli! Gülseren Hanım göğsünü bastı. Yeter, gidin. Ben yatacağım, yoksa ben de öbür dünyaya göçeceğim!

Yolda, Ege rahatça yerleşip sordu:

Anne, dedem Hüseyinle babaanne Laleye ne zaman gideceğiz yine?
Yakında canım, mutlaka gideriz.
Güzel, mırıldandı çocuk uykuya dalarken. Çünkü babaanne Gülseren tuhaf. Hep bağırıyor, oyun bilmez. Yemeği de kötü.

O günden sonra Gülseren Hanım bir daha tatile giderken lafını açmadı, neden Egeyi almadıklarını da sormadı. Artık tatil yolculuklarında sadece İyi tatiller dilerdi.

Ege ise tüm tatillerini Meryemin ailesinde geçirdi. Dedesiyle solucan arar, savaç oynar, bakla çorbası içerdi. Soğansı yoktu; çünkü Lale Hanım torununun damak tadını bilirdi.

Kayınvalideyle araları ne para etti, ne de geçti. Ama Meryemin umurunda değildi. En azından artık ona hayat dersi veren yoktu. Gülseren Hanım ise o hiç açılmamış ansiklopedilerini ve yalnızlığını paylaşacak başka arayan kalmadıYıllar geçti. Ege büyüdü, okul koridorlarında koşan bir delikanlıya dönüştü. Meryem bazen eski fotoğraflara bakar, türlü telaşlarla geçen o küçük yaş krizlerine şaşırırdı. İnsan en zoru unutuyordu aslında; zaman her şeyi silip yıkıyor, yaşanan trajedileri sıradan hatıralara dönüştürüyordu.

Bir yaz akşamı, aile yine yola çıkıyordu. Valizler arka koltukta, Ege kulaklığında kendi müziğiyle, Murat direksiyonda. Meryem, camdan dışarı bakarken bir an aklına Gülseren Hanımın ilk büyük iddiası geldi. Ne çok direnmişti kendi kendine.

O sırada Ege başını kaldırdı:

Anne, babaanneye uğrayacak mıyız?

Meryem kısa bir tereddütle oğluna baktı ve gülümsedi.

İstersen selam verelim, dedi.

Kapı zilini çaldıklarında karanlık evden telaşlı adımlar duyuldu. Gülseren Hanım açtı kapıyı; yüzünde yorgun, ama yumuşamış bir gülümseme vardı. Artık hayatı sadeleşmiş, inatları törpülenmişti.

Hoşgeldiniz, dedi sessizce.

Ege önce sustu, sonra hafifçe sarıldı. O anda Meryem anladı: Hayat, herkes için kendi hızında akıyordu. Herkes, çocuk büyütürken de, tartışırken de, zamanla öğreniyordu bazı şeyleri. Ne kadar çalışma kitapları okursanız okuyun; insanı asıl büyüten, sabır ve sevgiydi. Gülseren Hanım da, Meryem de, hatta Murat bile sonunda öğrenmişti: Hayat, biraz karmaşa ve bolca affetmekten ibaretti.

O akşam uzun zamandır ilk kez üçü birlikte kahve içti. Ege, yeni tuttuğu futbol takımını anlattı; Gülseren Hanım ise usulca dinledi. Arada, eski tartışmalar hiç olmamış gibi gülümsediler.

Meryem içinden şunu geçirdi: Her şey geçiyor, aile kalıyor. Bir valiz daha hazırlasalar, bir yolculuğa daha çıksalar, belki yine her şey dağılır, yolunda gitmezdi. Ama bu kez önemli değildi.

Çünkü sevgiyle kapatılan yaralar, en sağlam fermuardan daha pürüzsüz kapanıyordu. Ne tatil planları, ne büyük iddialar Hepsi bir yana, insan aileyi birlikte büyütebildiği kadar büyütüyordu.

Camdan yaz güneşi düştü, Meryem usulca gözlerini kapattı. Bu defa tatilin sonunda evlerine biraz daha huzur götüreceklerini biliyordu. Bazen en uzun yolculuk, insanın kalbinde başlıyordu. Ve oradan hiç bitmiyordu.

Rate article
Lifequest
Benim Vaktim Çoktan Doldu: “Torunu Tatilde Köye Göndermek Çocuk Bakmak Değil!” – Tatil Planları, Kay…