Böyle Bir Kader Neden Onun Payına Düştü? Her geçen yıl büyüdükçe, Lübna annesi Varvara gibi yaşamak…

Böylesi Bir Kader Neden Ona Yazılmıştı?

Her yıl biraz daha büyüdükçe, Elif annesi Zeynep gibi yaşamak istemediğine ve asla böyle yaşamayacağına emin oluyordu. Zeynep, aslında hâlâ genç sayılırdı ama perişan görünüyordu; yaşından çok daha ihtiyardı sanki, bunun tek sebebi de her daim ayyaş olan kocası Osmandı.

Elif on yedi yaşındaydı. Liseyi bitirip bir yere gitmeyi hiç düşünmedi; annesini yalnız bırakmaya korkuyordu. Zaten uzun zaman önce çoktan evden kaçıp gitmiş olurdu, ama annesine kıyamıyordu; çünkü babası sinirlendiğinde yapamayacağı şey yoktu. O kaçarsa, annesine kim yardım eder, kim moraran yerlere buz koyar, kim bir bardak su verirdi?

O gece yine babası sarhoş eve döndü, mutfak masasının başına devrildi. Zeynep sessizce önüne bir tabak çorba koydu, ama hemen ardından tabağın hızla yere uçtuğunu gördü; neredeyse üzerine geliyordu.

Yeter be, çorban bıktırdı beni, dedi Osman, kadına kara kara bakarken.

Elif hemen atılıp annesine kırılan tabağın parçalarını toplamasında yardım etti. Babası zorlanarak kalktı ve annesinin dizine çarparak önünden geçti. Kızına birdenbire şöyle dedi:

Sabah erkenden balığa çıkıyoruz. Şu kadına balık götürüp bari bir çorba yaptırırız.

Elif babasının bu saçma hevesini unutmasını umuyordu, ama şafakta, zorla uyandırıldığında üstünde Osmanın gölgesi vardı.

Kalk hadi, bak sabah serinliğinde balık iyi gelir, av kaçıyor.

Apar topar giyindi, derken kapıda, elinde taze süt kovasıyla Zeynep belirdi, ineği yeni sağmıştı.

Dışarı baktın mı hiç? Gökyüzünü gördün mü? dedi kocasına. Her an fırtına kopacak, bu havada ne balığı?

Süt kovasını yere bıraktı ve Elifin yolunu kapattı.

Bırakmam, kızıma yazık edeceksin!

Ama Osman sert bir itişle Zeynepi yere devirdi, süt kovası yuvarlandı. Adam sırıtıp, kızını kaba kuvvetle dışarı sürükledi. Elif evin arkasından hızla gelen kara bulutu gördü, nehri geçmek üzereyken şiddetli bir rüzgâr başladı. Korktu. Osman, artan dalgalara aldırmadan kürek çekiyordu, diğer kıyıya yaklaşınca derinleşir, balık orada olur diyordu.

O kıyı neredeyse yakınlaşınca fırtına iyice şiddetlendi, deli yağmur yağmaya başladı. Elif korkuyla teknenin kenarlarını kavradı.

Hah, babam derdi ki tam böyle havada balık daha çoklarmış! diye bağırdı Osman.

Birden ayağa kalktı Osman, elinde oltayla. Ansızın gelen bir rüzgâr, teknenin üzerine dalga savurdu; Osman dengesini kaybedip suya düştü. Elif gözleriyle dalgaların babasını yutup durduğunu görüyordu. Ona kürek uzatmak için davrandı, ama dengesini kaybedip kendisi de suya uçtu. Tekne bir anda devrildi; başına bir cisim hızla çarpıp bilincini yitirdi.

Gözlerini açtığında yabancı, rutubet kokan dar bir odada, bir yatakta yatıyordu. Sakallı bir adam içeri girdi. Elif nefes almakta zorlanıyor, hareket edecek gücü yoktu.

Kendine geldin ha, dedi adam, sobayı yakmaya başladı. Elif tekrar derin bir uykuya düştü, rüyasında genç bir kadın gördü; annesiydi bu.

Bir dahaki seferde başında yine sakallı adam oturuyordu. Bir kaşık bitkisel çay içiriyordu.

İç, iyi gelir. Sonra biraz da bir şeyler yemen gerek, dedi.

Uzun bir zaman geçti, Elifin aklı başına geldiğinde usulca yerinden kalktı. Dizleri titriyordu; pencereden dışarı bakınca sonbaharın ortası olduğunu fark etti. Üzerinde bol bir pijama vardı. Aynaya gitti; saçları örülüydü ama epeyce dağılmıştı. Tahta bir evde, derin açlığı hissediyordu. Ateşli bir odadan çıkıp diğerine geçti.

Aaa, kalktın sonunda, hadi sofraya, al ekmekten, dedi adam, tencerede karıştırdığı yemeğin kokusu ortalığa yayılmıştı.

Elif çekingen ve şaşkın, sofraya oturdu. Adam önüne bir tabak çorba koydu, kendisi de karşına geçip yemeğe başladı.

Buraya nasıl geldim ben?

Önce ye, sonra konuşalım…

Elif itiraz etmeye korktu, çorbayı sessizce bitirdi.

Hiçbir şey hatırlamıyor musun? dedi adam.

Hayır, başını salladı Elif.

Demek öyle… İnsan senin için uğraşıyor, gözlüyor, sen ise hiçbir şey hatırlamıyorsun. Belki hastalıktan oldu. Az kalsın derede boğuluyordun, seni ben çıkardım sudan.

Elif hiçbir şey hatırlamıyordu, cevap veremedi.

İsmini bari biliyor musun? dedi adam. Yine başını iki yana salladı.

Demek böyle… Oysa sen benim karımsın, adın da Melahat! Melahat’tın yani.

İmkânsız! dedi Elif şaşkınlıkla. Hakikaten hiçbir şey hatırlamıyordu.

Bal gibi mümkün, dedi adam sırıtarak. Gel odaya geçelim, sana hatırlatayım. Kolundan tuttu. Aylarca hasta yattın, bak nasıl ilgilendim seninle.

Zorla Elifi tekrar yatağa sürükledi; Elif kurtulmaya çalışınca tokat attı, yatağa savurdu.

Nankör, ölümden kurtardım seni, şimdi görürsün nasıl biri olduğunu!

Bir peluş bebek gibi öylece kaldı Elif. Gözyaşları süzüldü, dışarıdan testere sesi geldi. Sonra, askıdan kalın bir ceket alıp ona sarıldı, adamın arkasından gizlice çıkıp ormana koştu. Nehir kenarında bir motorlu kayık gördü, ama arkasında dal kırıldı; sakallı adam hızla yakaladı, yere devirdi.

Yakasından kaldırıp öfkeli konuştu:

Nereye kaçmaya çalışıyorsun? Alındın mı bana? Kızma, işler yanlış başladı, ama yaşadığını görmeseydim üzülürdüm. Benden kaçamazsın. Şimdi saunayı yakacağım, içini ısıtırsın. Adımı anımsıyor musun? Benim adım Cemil, Cemil!

Elif büyülenmiş gibi tekrar eve döndü. Gerçekten de hiçbir şey anımsamıyordu, derin yorgunlukla teslim oldu, kaçmaktan vazgeçti. Ama bir gün fırsat gelirse kaçmaya karar verdi.

Allah’ım, neden böyle bir kader verdin bana? diye geçirirdi içinden.

Cemil ona ev işini yükledi. Her şeyin tertemiz olmasını, iyi yemek yapılmasını isterdi; ayrıca ahırı da temizlemeliydi. En kötüsü ise Cemilin iğrenç gülümsemesiyle yatakta zorlamasıydı. Direndiğinde döverdi; sonunda Elif anladı: Direnmesen daha iyi.

Zaman geçti, Cemil balık tutmaya, av yapmaya ve kasabaya gidip et satmaya giderdi. Yokluğunda Elif biraz ferahlardı; televizyon yoktu, eski kitaplar okurdu. Ama Cemil dönünce yine korkusu artardı.

Bir gün, odun toplama bahanesiyle nehir kenarına gitti, kayığın zincirle bağlı olduğunu biliyordu; anahtarı evde asılıydı. Bir gün Cemil öğle yemeğinden sonra uyuyakaldı. Elif anahtarı kaptı, hemen kalın kıyafetlerle evden çıktı. Zinciri açana kadar epey uğraştı. Kayığa atlayıp açıldığında bir kurşun şakladı, başını çevirdi: Cemil tüfekle bekliyordu.

Geri gel! Yoksa bu kez tam hedeflerim! dedi.

Elif kayığı kıyıya döndürdü. Kayıkta ona yardım etmeden yumrukla yere serdi, ardından dövdü. Gözünü evde zor açtı.

Laf dinlemiyorsun, bir daha denersen seni ahıra kapatacağım, zincirleyeceğim!

Bir hafta geçti, Elif hayatının gittikçe aklını yitirmesine sebep olacağını düşündü. Biraz da toparlandı, bir süre sonra bulantılar başladı ve dışarı koştu. Cemil dikkatli bakışlarla izledi.

Hamile misin yoksa? dedi.

Kısa sürede Elif de anladı, Cemil de: Çocuk bekliyordu. Artık Cemil daha insaflı davranmaya başladı, ağır işlerden muaf tuttu, sadece korkutmak için el kaldırıyordu.

Bir gün Cemil pazara gitmek üzere ayrıldı. Hep kayıkla karşıya geçip otobüsle devam ederdi.

Sonbaharın ortasıydı, kasvetli bir hava vardı. Elif nehir kenarında yürürken motor sesi duydu. Kayık yaklaştı, ama Cemil değildi. Bir adam indi; olta vs. yanında vardı.

Elif! O sen misin? dedi şaşkınlıkla.

Beni karıştırdınız, adım Melahat.

Şaşırma, seni çocukluğundan beri tanırım, kucağımda büyüttüm! Sen mahallenin Elifisin. Annen Zeynep babanı toprağa verdi, sen de kayboldun sandılar, herkes öldü bilindi. Annen perişan oldu! Ben komşun Sedat amcan, hatırlamıyor musun? Buraya nasıl düştün?

Eşimle yaşıyorum burada… dedi Elif, çok şaşkındı.

Ben yıllardır burada kimseyi görmemiştim, dedi adam. Elif aniden bileğinden tuttu.

Sedat Amca! Ne olur, beni karşıya geçir. Sana her şeyi anlatacağım. Yardım et bana, Cemil beni öldürecek…

Hemen bin kayığa, dedi Sedat, motoru çalıştırdı. Kıyıya çıkarken silah sesleri duyuldu, hemen bir tümseğin arkasına saklandılar.

Sedat, Elifi kasabada bir eve götürdü. Kapıdan girince Elif, bir kadın gördü ta rüyasında gördüğü kadın.

Merhaba… dedi ürkekçe.

Kızım! diyerek sarıldı Zeynep. Sedat, nerede buldun yavrumu?

Zeynepin gözyaşları sel oldu. Sedat bulduğu yeri anlattı; Elif bir şey hatırlamıyordu. Ama sonra yavaş yavaş parçalar halinde her şeyi anımsamaya başladı; annesini, babasını, teknenin devrildiğini… Sonra da Cemilin kendisini sudan kurtardığını ve yaşadıklarını anlattı.

Anne, bulursa bizi öldürür. O bir insan değil… Bir canavar…

Komşuları Meryem de geldi, dinledi ve dedi ki:

Zeynep, kızın doğru söylüyor. Hemen köydeki ablama gidin, orada kalın. Sonra bakarsınız… Hazırlanın, Sedat sizi götürsün.

Birlikte eski bir arabaya binip köyün yolunu tuttular. Elif ve Zeynep arkalarına bakıp evlerine bir süre daha göz gezdirdiler, sonra umutla yola koyuldular. Elifin kâbusu Cemil, onları bulup bahçeye geldi ama bir kilit görünce vazgeçip sinirle uzaklaştı.

Bir hafta sonra Sedat, Zeynepin evini satmaya yardım etti ve kazandığı parayı getirdi; köyden küçük bir ev satın almalarında da destek oldu. Eşi Meryemle gelip temizlik, badana, boya işlerine el attılar.

Elif eski günleri yavaşça unuttu, o dehşetli zaman sadece küçük oğlu Emreden hatıra kaldı. Ama çocuğunu öyle seviyordu ki, babaannesi de aynıydı. Yeni bir umutla, komşu köyde yaşayan, Elife âşık olan Burakla bir geleceğin hayali kuruluyordu.

Rate article
Lifequest
Böyle Bir Kader Neden Onun Payına Düştü? Her geçen yıl büyüdükçe, Lübna annesi Varvara gibi yaşamak…