Kader Değilmiş… Tren ikinci gündür yol alıyordu. Yolcular artık birbirini tanımış, sayısız çaylar …

Kader Değil

Tren ikinci gündür yol alıyordu. Yolcular çoktan kaynaşmış, pek çok bardak çay içilmiş, onca bulmaca çözülmüştü. Laf arasında herkes ömrünü, gününü anlatmaya başlamıştı. Garip bir yol arkadaşlığı sendromu özellikle trenlerde ortaya çıkar; başka hiçbir yerde duyamayacağın hikâyeler yan yana oturan insanlardan taşar gider.

Ben koridordaki koltukta oturuyordum, hemen yan kupada üç yaşlı teyze, kiminin adı Gülnur kimininki Hatice ya da Zehraydı, durmadan hamur tarifleri, çorap örme yöntemleri konuşuyor, arada gülüşüyorlardı. Tren, altından serin Menderesin aktığı bir köprüyü geçerken pencereden baktım; gökyüzü kap gibi mavi, yumuşak rüzgârla dalgalanan büyük nehir, güneş öylesine parlak ki; kara zemin üzerine beyaz mermer bir cami, kubbeleri altın gibi parlıyor uzaktan. Sanki bir masalın içine düşmüşüm; gerçek mi rüya mı, belli değil.

Kadınlar ansızın sustu. Bir tanesi ellerini göğsüne götürüp dua okudu.

Dur anlatayım bir hikâye, dedi yanındaki. İster inan ister gül geç.

Aylar önce, baharın başıydı. Tek başıma yaşarım ben, ne çocuk ne koca; Amcamı çoktan toprağa verdim, tüm sülalem uzaklarda. Bizim köy küçük; ama ikiye ayrılır, ada gibi, biri derenin bu yanında diğeri öte yanda. Market, postane, hepsi karşıda, oraya geçmek için tahtadan bir köprü var.

O sabah gün ağarmadan telefon çaldı; kardeşim, uzun yoldan geçerken bana uğrayacakmış. Yıllardır görüşmemiştik, özlemiştim. Sevincimden içim içine sığmadı! Aklıma geldi, Bir koşu marketten bi’ şeyler alayım da un, şeker; börek çörek yaparım, misafire ikram olsun’ dedim. Aceleyle yeleği üzerime fırlattım, düğmeleri bile iliklemedim, patikleri geçirdim, hemen çıktım.

Derenin kenarına gelince aklıma bir kurt düştü; Köprüyü dolanmak uzun, ya şu buzdan geçiversem? Oysa günler iyice ısınmıştı ama gece don olur, balıkçılar karşıda oltasıyla buzda oturuyordu. Onlarca kiloluk adamlar, ben bişey olmam, dedim, kararlıyım.

Usulca eğilip buz üzerine bastım. Yavaş yavaş geçiyorum, buz çıtlamıyor, normal. Derenin orası döner, dar yerdir, dedim hemen biter bu iş. Sonra…

İnanmazsınız, ilk anda farkına varamadım, su soğuk fırladı, ciğerimi deldi, parmaklarımı dahi oynatamadım. Suya battım, yelek diplerine çekiyor beni. İyi ki iliklememişim! dedim. Onu suda çıkardım üstümden, yüzeye çabuk ulaştım. Elle buz tutmaya çalışıyorum, ama buz ellerimin altında takır takır kırılıyor, tekrar kabullenip batıyorum. Haykırmak istiyorum, ama sesim yok, boğazım düğümlü.

Bir bakıyorum, komşu Sultan abla, karşı kıyıda dikilmiş, gözünü üstüme dikmiş. Elimi kaldırıp ona işaret ettim, balıkçıları çağır diye; ama o geriye geriye çekildi, uzaklaştı. Ha, dedim, bu kadar; kader neyse, artık. Şimdi boğulacağım, kardeşim gelecek, beni arayacak diye düşündüm.

Tam son bir hamleyle buz yine kırıldı. Birden… Biri bana doğru koşmaya başladı. Az önce kimse yoktu, nasıl çıktı meydana, kim görebildi beni?

Yüzükoyun eğildi, elini uzattı: Hadi, bana doğru gel! Yapabilirsin! diye bağırıyor.

Güç nereden geldi, bilmiyorum. Ama tam o anda buzun altı onun da altında gıcırdamaya başladı. O, kenara koşup taze bir söğüt fidanı kopardı, tekrar bana geldi. Buzun üzerine boylu boyunca uzandı, ağacı suya doğru uzattı. Dallarını tutuyorum ama, ellerim kayıyor; suyun soğuğunda o ince dallar buz kesmiş, elimde kalmıyor.

Adam, ağacı çevirip kalın kök tarafından bana uzattı. Kökü tut! Kökü sımsıkı tut! diye haykırdı. Ben köke asıldım, birdende o, pancar çıkarır gibi beni sudan çekip çıkardı. Buzun üstüne yığılı kaldım, gözyaşlarım dondu.

Adam başıma eğildi: İyi misin abla? dedi.

Başımı salladım, sesim çıkmıyor.

Çok şükür, dedi. Eve git, hiç korkma; hasta olmayacaksın.

Gözüm yaşlı ayağa kalktım. Geri dönüp baktım, adam yok olmuş. Nereye kayboldu? Nehir her yerden görünür, saklanacak yeri yok. O sırada balıkçılar aşağıdan bana yetişti.

Birisi beni eve götürdü. Üstümü değiştirdim, sıcak çay içtim. Ama ne yapacaksın, markete gitmem gerek.

Bu defa köprüden doğru karşıya geçtim, marketin önüne vardım. Komşum Sultan, orada, şaşkın. Beni görünce hem dua ediyor, hem adeta ölü görmüş gibi bakıyor.

Abo, boğulmadın mı sen?!

Sen neden yardım istemedin? dedim ona.

Varsam ikimiz de batardık, balıkçılara da yetişemem, dedim. Boğulursan, demek kaderin, diye düşündüm. Ama sen çıkıverdin sudan. Sonun böyle olsunmuş, demek! dedi.

Kardeşim bir gece konuk kalıp döndü, yaşadıklarımı ona anlatamadım. Sonra köy köy gezdim, dün gelen adam kimdi, sorup soruşturdum. Yabancıydı, kıyafeti bizden değildi, sanki uzun bir palto, kapüşon misali bir şey üzerindeydi.

Köyde ev azdır, kim gelse bilirsin, uzaktan akraba dahi olsa. Onu sanki bir yerde gördüm, ama nerede, hatırlayamıyorum. Hiç kimse, ama hiç kimse o adamı görmemiş.

Sonunda, bir cuma günü, yakındaki kasabaya, eski camiye gittim; yaşadığım mucize için Allaha şükretmek istedim. İçeri girer girmez gözlerim doldu: mihrapta asılı bir resim… O adam! Elindeki ağaç, aynı. Cami hocasıyla uzun uzun sohbet ettik.

İşte böyle bir garip rüya gibi bir hikâye. O günden beri hastalanmadım, bir defa bile burnum akmadı. İnanırsın, inanmazsın, sen bilirsinTrende kısa bir sessizlik oldu. Herkes, hikâyenin bu garip mucizeyle bitmesine şaşkın, biraz da ürkmüş gibi bakıyordu. Sonra yaşlı teyze hafifçe iç çekti, “Kim bilir, bazen kader sanıp geçtiğimiz, belki de birilerinin duasıdır,” dedi.

Gülnur teyze usulca gözlüklerinin arkasından gülümsedi: “Yüreği iyilikle dolu insanı hep bir el tutar. Kimin eli, nereden gelir, bilinmez. Ama insanı yaşatan azıcık cesaret, bir parça umut, bazen de hiç tanımadığın bir yüz olur.”

Trenin tekerleri raylarda eskisinden daha usul bir şarkı tutturdu. Kimi tekrar çayına döndü, kimisi pencereden akıp giden manzarayı seyrederek kendi kalbine sordu: Belki de kader, bazen sadece, geçmeye cesaret ettiğimiz ince bir buzdu; ve tutunduğumuz kök, mucize olmaya niyetli bir eldi, adını hiç öğrenemeyeceğimiz birinden.

O andan sonra vagonda herkes biraz daha sessiz ama birbirine biraz daha yakın oturdu. Çay bitti, bulmacalar köşeye bırakıldı. Hikâyeler bittiğinde, kalan tek şey insanın içine usulca yayılan sıcaklık oldu; hayat gibi, tren gibiilerlemeye devam etti.

Rate article
Lifequest
Kader Değilmiş… Tren ikinci gündür yol alıyordu. Yolcular artık birbirini tanımış, sayısız çaylar …