Kerem, boş boş bakınıp durma artık!
Günlerdir Kerem, Emine’nin ona getirdiği yemekleri iştahsızca geri çeviriyor:
Neyin var Keremciğim, bak bu köfteler sana Hayri Beyin aldığı köftelerle aynı… Hayri Bey bu aralar gelemez, çok hastalandı… Bekleme onu, diye iç çekip ellerini iki yana açıyor Emine.
Garip bir manzara… Uzun sarı otobüs durağında, işten çıkan bütün fabrikalılar bir kenarda toplanmış.
Durağın öteki yarısı bomboş. Yalnızca karmaşık tüylü, kızıl renkli bir köpek rahatça bankın önüne yayılmış, keyfini sürüyor…
Kerem dördüncü yaşına basmak üzere, hayatı iyi biliyor: dört patisi gibi ezbere. Bütün günlerini yurdun yanındaki otobüs durağında geçiriyor. Yurdun bitiminde fabrika var, fabrikanın arkasında da boş bir tarla. Pek eğlenceli bir yer sayılmaz; Kerem oralarda kaç defa dolaşmış, biliyor artık.
Neden Kerem oldu, onu pek hatırlamıyor. Yurtta kalan birkaç genç kadın, onun zor hayatına üzülüp bu ismi takmış; çoğu zaman da yemek veriyorlar. Ama halk, genel olarak Keremden uzak duruyor.
Kerem kimseye öyle melül melül bakmaz, dostça kuyruğunu da sallamaz…
Üç yılı devirmiş, gerçek bir ihtiyar huysuzluğu var üzerinde. İnsanları sürekli huzursuz bakışlarıyla korkutur, yaklaşınca hırlar durur.
İnsanlar Onlar hakkında iyi ne denebilir ki? Çoğu hakkında hiç ama hiçbir şey! Arada ekmek veren iki kadını bu çoğunluğa lütfedip katmazdı.
İnsanlardan hoşlanmaz Kerem, kuzgunlardan da nefret eder; su birikintisinde çırpınan serçelere tiksintiyle bakar.
Yavru olduğu, herkesi sever sandığı zamanlar çoktan geçti. Şimdi artık insan seslerini, kuzgunların cıyak cıyak bağırışlarını aynı derecede itici buluyordu. Durağın kalabalığı arasında itiş kakıştan ve hır gürden usanmıştı.
İnsanları niye sevsin ki? Bir sebep bile aramaya değmez…
Kuzgunlarla ise ayrı bir meselesi var. Yüzleri bile kızarmadan, yurttan kendine bırakılan üç lokma ikramı çalmaya kalkışıyorlar.
Kerem onlara hırlayıp kovalıyor, kuşlar uzaklaşıp kendi aralarında kısa bir istişare yapıp yeniden dönüyorlar; direnmeye niyetliler.
Gün böyle geçip gidiyor. Bir kuzgunlara, bir insanlara hır çıkarıyor
Sarı durağı kötü bulmaz. Saray değil tabii ama; yağmurda, rüzgarda kuyruğunu saklayacak yeri var. Yaz sıcağında gölge oluyor. Tek sorun, biraz fazla insan var…
Yatıp miskinlik etme paşam! Çekil de banktan geçelim! Elinde küçük bir torba olan biri ayak ucuyla Keremi dürtüyor.
Kerem gözünü açıyor. Ayakkabı tam patisinin üstünden geçmek ister gibi, ama Kerem burası benim! dercesine ayağa fırlıyor:
Dövüşmek mi istemiştin? Bekle hele!
Ayakkabı onunla baş edip uzaklaşmaya çalışıyordu ki, şansına otobüs geliyor.
En sinir olduğu şeydi: İnsanlar o beklenen otobüslere doluşup, haksızlıklarının yanına kar kalacağına kanaatle, çekip gidiyorlar…
Ama ayakkabı ortaya, sahibi olmadan, öylece kalıyor. Sahipsiz ve boynu bükük.
Al sana, layığını buldun! diye düşünür Kerem, zaferini kutluyor. Dibine kadar kemiriyor ganimetini sonra da gururla çöp kutusunun yanına sürüklüyor.
Elif, o deli köpeğe fazla yaklaşma, sarışın bir kadın arkadaşını geri çekiyor.
Kuduz bu, kimse bir şey yapamıyor buna, ağzında sigara olan bir adam destekliyor kadını.
Adam sigarasını çöp kutusunun yanına atıyor, az kalsın Keremin üzerine düşecekti. Kerem havlamaya başlıyor, adam homurdanarak durağın öteki ucuna kaçıyor…
*****
Ertesi gün Kerem yine ayakkabının sahibiyle karşılaşıyor. Yanında bir adam daha var.
Hah! Ayakkabının sahibi işaret parmağıyla Keremi gösteriyor, ama mesafesini de korumaya çalışıyor. Şu saldırgan köpek! Ne olur gidin, şu köpeği bir halledin!
E ne yapalım yani? diyor diğeri, omuzlarını sıkıyor. Siz bu ayda şikayet eden yedincisiniz ama ilçede hayvan toplama ekibi yok ki
Ayakkabı parmağını indirip, bir de elleriyle söylenmeye başlıyor. Kerem kafasını kaldırıp dikkatle dinliyor.
Sonunda ikinci adam da sinirlenmeye başlıyor. Kerem ise memnun, insanlar birbirine bağırsa daha iyi! Bazen kuzgun kavgasından bile eğlenceli oluyor bu manzara.
Ayakkabının sahibine öyle geldi ki, sanki Keremin yüzünde bir gülümseme belirdi. E tabii o da fazla abarttı…
Ben yurdu koruyorum, durağı değil! deyip bekçi işine dönüyor. Sonra durup arkasına bakıyor: Bir kemik atsanız, köpek sizi duraktan kovalamaz.
Bekçinin niyeti iyiydi aslında.
Tabii… En iyisi yemekhaneden köftenin yarısını da ona getireyim! diyor alayla adam; ardından Kereme bakıp ekliyor: Sen de sus pus! Havlamaktan korktun mu, ne? Hayvan işte!
Hayvan, sanki kendine edilen lafı anlamış gibi, bu adamı da otobüse hınzırca uğurladığı gibi ardından havlıyor.
O sırada, bu adamın adı Hayri Beydi ve otobüsün penceresinden hâlâ söylenip duruyordu…
Bu arada, Hayri Bey fabrikada üretim müdür yardımcısı olalı çok olmadı.
Her şey ona yabancı. Ve her sabah şu serseriyle uğraşmak zorunda! Arabası da serviste… Otobüs durağına her gelişinde karşısında Keremden başka birini bulamıyor.
O günden sonra sanki Kerem sadece Hayri Beye takmıştı. Başka hiçbir insana bakmıyor, tüm öfkesi ona saklı gibi.
Kerem dört gözle otobüsü bekliyor, Hayri Beyin ayak sesiyle gözleri parlıyor!
Sonunda Hayri Bey de bekçinin tavsiyesine kulak veriyor (artık oradakilerin iğneli bakışlarından bıkmış!) ve yemekhane köftesiyle geliyor.
Ye hadi, paketinden köfte çıkarıyor, bankın yanına bırakıp gözünü Keremden ayırmıyor.
Kerem ona havlamaya başlamak üzere ama köftenin kokusu baş döndürücü. Biraz kokluyor.
Köfte daha ortaya çıkar çıkmaz kayboluyor! Keremin aklında sadece köftenin yeri ve o tarifsiz güzel koku var. Diliyle dudaklarını temizleyip adama bekli bakıyor.
Gördün mü sen şunu? Yetmedi mi? Sanki her gün eşim gibi köfte pişirip getireceğim sana… Yemekhane olmasa, suratın asılır kalır!
*****
Ertesi sabah Hayri Bey çok şaşırıyor.
Hayri Bey, Kerem sizi sevmiyor galiba artık, bak hiç havlamıyor! yanakları al al olan sekreter Emine gülüyor.
Öyle mi Emineciğim, demek saygı gösteriyor! diyor Hayri Bey gururla ve Kereme bakıyor.
O günden sonra Kerem, Hayri Beyle birlikte sabah köftesini beklemeye alışıyor.
Belki de bazı insanlar o kadar kötü değildi? Belki insanla kuzgun aynı değildi?
Havalar serinliyor… Kış yavaşça geliyor. Sarı durağın üstü ilk kez yumuşak bir kar tabakasıyla kaplanıyor. Tarla tarafından keskin bir soğuk esiyor.
Hayri Bey, yeni bir alışkanlık olarak, Keremin burnunun dibine köfte ve ufak çerezler bırakıyor.
Kerem hemen atılıp köfteyi bitiriyor. Neredeyse hiç tat almadan yutmuş oluyor. Bu kadar güzel, bu kadar ani Asfalta biraz koku sindi belki, başka bir şey yok.
Hayri Bey köpeğe bakıyor, titrek sırtına. Emine onu otobüse çağırıyor ama Hayri Bey el sallayıp döndü.
Ehh! diyor içinden, buruk bir şekilde. Bari içeri döneyim de, köpek ısınsın.
Bir süre sonra, eldivenli bir el Keremin başını okşuyor.
Üşüdün mü serseri? Eskisi kadar savaşçı değilsin artık. Hadi kartonun üstüne uzan, biraz daha sıcak olur Buraya kartonu koyalım, kenar daha az üşütür Buyur, bir köfte daha.
*****
Cumartesi günü Hayri Bey evinde. Şehir dışı, henüz aldığı kendi evi Bahçesindeki çiçek tarhlarını kalın kar örtmüş. Soğuk rüzgar savruluyor.
Hayri Bey sucuklu yumurta kızartıyor. Karnı doyar doymaz garajdan kürek alıp eve çıkan yolu açmaya başlıyor. Karı bir yana savururken düşünceleri apayrı…
Birden durup havadaki kar tanelerine bakıyor. Bir şeyler söylendi, küreği bırakıp dışarı fırladı.
Otobüs durağında kimseler yok. Kerem bu günlerde, insanların yolunu pek düşürmediğini biliyor. Otobüs gene de duruyor, iki üç kişi inip gidiyor.
Böyle zamanlarda Keremin midesi daha da guruldar. Yurt katından hanımlar da ortalıkta yok…
Kerem yavaşça kalkıyor. Daha çok yol yürüyecek, tanıdık markete ya da apartmanlara ulaşana dek epey dolaşacak. Buralarda kimse yemek vermezse oralarda birisinin bir şey bırakma ihtimali var.
Çıkmak üzereyken, otobüs tekrar önünde duruyor.
Nereye? Kar fırtınasında mı kaybolacaksın yaramaz?
Hayri Bey Keremin önüne paket paket sosis bırakıyor. Kerem, sanki sosisler bir daha gelmeyecekmiş gibi yutuyor.
Köfte yok bugün, yemekhane kapalı, Hayri Bey bir yandan savunuyor kendini. Ama başka bir şey daha getirdim…
Büyük bir karton kutu ve içine serilmiş bir battaniye bırakıyor.
Aklıma başka çözüm gelmedi. Gir içine, biraz daha sıcak olur…
Birden kar, soğuk, rüzgar yok oluyor Kerem için. İçini saran o tuhaf, yepyeni bir sıcaklık. Bu şimdiye kadar kimsenin getirmediği türden bir iyilik…
*****
Yine birkaç gün geçiyor, Kerem Eminenin getirdiklerini yemiyor.
Neyin var, canım? Bunlar yine Hayri Beyin aldığı köfteler Ama o çok hastalandı, bu aralar gelemeyecek. Bekleme onu, diyor Emine, çaresizlikle.
Kerem kulaklarını eğiyor, mahzun mahzun bakıyor.
Otobüs durağına kim gelse havlayıp kalkıyor, ama o yok…
Kerem, battaniyesiyle kutusunda büzüşüp yatıyor. Dışarıda kuzgunlar bir parça ekmek kavgası içerisinde. Her biri bulduğunu gizli köşesine saklamak derdinde.
Kerem bakıyor. Hav! Anlamsız kuşlar… Onun da bir saklama yeri var: çöp kutusunun az ötesindeki delik.
Kutudan çıkıyor, deliğe yaklaşıyor. O da kuzgunlar gibi unutkan değil: orada bir ayakkabı! Onu hiç unutmadı. Bir zamanlar ayakkabının sahibine çılgınca kızardı. Şimdi ise…
Ne garip bir his dolmuş içine? Ayakkabıyı çıkarıyor. Hayri Bey nerede? İnsanlar arasında ona onun köpeği dediler, bunu fark etti. Onun insanı
Ama o, gerçek dost mu? Bir insanı olup da onu kaybettiyse, gerçek köpek denir mi peki?
Kerem kuzgunlara dişlerini gösteriyor. İçinde derin bir şey uyanıyor. Yeter! Sıkıldım! Ben sizinle kalmayacağım.
Hayri Bey, Hayri Bey!
Kerem kulaklarını dikip telefonla konuşan kızı gözlüyor.
Çok zor duyuluyor… Dur, otobüse biniyorum. Evrak dosyanızı da aldım…
Emine koltuğa kuruluyor, o sırada kızıl bir kuyruk hızla peşinden otobüse dalıyor…
*****
Kerem umutla bakıyor Emineye, o ismi tekrar ettikçe içi ürperiyor.
Emine, atkısını iyice doluyor boynuna ve otobüsten çıkıyor. Kerem de hemen arkasında; dişlerinde siyah ayakkabı.
Keremin keyfi yerinde. Ne diye o bembeyaz örtüyü çirkin ve soğuk bulmuştu ki? Karın altındaki sesin güzelliğine bak, Eminenin botlarının altındaki o eğlenceli hışırtıya…
Emine zile basınca içeriden tanıdık bir ses yükseliyor. Kerem bir anda havlamaya başlıyor. Emine ise ansızın kayıp yere düşüyor, dosya neşeyle kara gömülüyor…
Hayri Bey, önce beni kaldırsanız da öyle köpeğinizi kucaklasanız?
Hayri Beyin gözlerinde bir ışıltı var, sanki buğulu bir camdan bakar gibi. Gözlerinde yaş mı var?
Sen misin yoksa, bana mı geldin? Hem de hediye getirmişsin bak derken köpeği bir koluyla sarıyor, diğer elinde ayakkabı.
Emineyi hemen kaldırıyorlar, sonra da sıcak çay ikram.
Hayri Bey, diyor Emine, mutfakta dolaşan Kereme bakarken, madem bu kadar seviyordunuz, köpeği neden daha önce almadınız? Kocaman ev, bahçe, yer bol…
Korktum, iç çekiyor Hayri Bey, yıllarca yalnız yaşadım. Köpek bambaşka sorumluluk, adeta küçük bir aile gibi… Ama artık bırakmam onu. Bir iyileşeyim, köfte pişirmeyi falan da öğrenirim…
Demek asıl sizin zorla alınmanız lazımmış! diyor Emine gülerek. O zaman Allahtan köpek kendi geldi.
Ve Emine gülümsemesini çay bardağının arkasında saklamaya çalışıyor…




