YANLIŞ BİR ALİCAN
Nazlı, aynanın karşısında durmuş, üçüncü defa küpelerini değiştiriyordu.
Ne dersin, Boncuk? diye sevimli köpeğine seslendi. Bunlar mı, yoksa diğerleri mi?
Boncuk ağzını kocaman açarak esnedi.
Teşekkürler, çok yardımcı oldun, dedi Nazlı hafifçe gülümseyerek.
Saatine baktı. Yarım saat daha vardı.
Garip bir heyecan sarmıştı içini. Normalde kendinden gayet emin olur, etrafındaki gençler onun ilgisine muhtaç davranırlardı. Ama şimdi
Aptallık, dedi kendine yeniden aynada bakarak, Sen harikasın!
Belki de asıl mesele, Alicanı henüz hiç görmemesiydi. Üç haftadır sadece telefonda konuşmuşlardı, bir kez bile yüz yüze gelmemişlerdi.
Üç hafta oldu, bir kez bile onu susturamadım, diye düşündü birden ve kendi içinden güldü.
Derin bir nefes aldı, çantasını kaptı.
Vakit gelmişti.
ÜÇ HAFTA ÖNCE
Allah aşkına Nazlı, ne zaman evlenip de bu evden gideceksin? diye iç geçirdi babası, akşam yemeğinde.
Baba Cemal Bey, uzun bir beyin ameliyatından çıkmış, Arif Paşanın romanını okumak için sakin bir akşam hayal ediyordu.
Nazlı ise yarım saattir susmak bilmeden Türk ve yabancı bilimkurgu edebiyatı üzerine karşılaştırmalı analiz yapıyordu.
Baba, sen demedin mi Arif Paşa, zirvedir diye
Dedim. Sonra konuşsak? Şimdi biraz sessizlik istiyorum.
Nazlı kırıldı, üç dakika boyunca sustu.
Sonra babası birden canlandı:
Bu arada, evlilik meselesine gelince dedi.
Sevgili doktor arkadaşım Enginin oğlu var ya. Çok efendi bir delikanlıymış. Aradı, seninle tanışmak için numaranı istedi. Ben de verdim.
Nazlının suratı asıldı.
Böyle ayarlanmış tanışmalar çok eski kafaydı ona göre. Zaten böyle şeyler, daha çok, taliplisi olmayanlara, kendine güveni olmayanlara göreydi; Nazlı niye ihtiyaç duysundu ki?
Ama babasına da karşı çıkmak istemedi.
İLK TELEFON
O efendi delikanlı birkaç gün sonra aradı.
Alo?
Merhaba, ben Alican. Babanız söylemişti yani
Nazlı biraz soğuk ama içinde hafif bir merakla cevapladı: Evet, söyledi.
Ailem sizi çok övdü. Dedi ki, olağanüstü…
Bilmem, diye güldü Nazlı. Sıradan bir öğrenciyim. Cerrahpaşa Tıp, çocuk hastalıkları. Siz?
İstanbul Tıptayım. Cerrah olacağım…
Kendi kendine güvenli tavrının sebebi anlaşılıyordu.
Telefon konuşmaları bir saat sürdü. Sonra iki saat. Sonra her gün.
Alican, kedisi Şekerden, bilimkurgu sevgisinden, kilo ve solgunluk endişelerinden bahsederdi.
Nazlı dinlerdi, ama bazen içinden Aslında bu benim rolüm diye geçirirdi.
Neredeyse Alican, rahat ol biraz diyesi gelirdi ama o Alici denmesini hiç sevmezdi.
O küçük ayrıntıları bir kenara bırakıp bakınca, her şey hoşuna gidiyordu.
BULUŞMA MEYDANI: TAKSİM
Sonunda buluşalım dediler.
Taksim metrosu, meydan çıkışı.
Yeni çıkan bir filme gidecekler, sonra İstiklalde Kozmos dondurmacısında oturulacaktı.
Gerisini zaman gösterecekti.
Nazlı, vagondan indi, çevresine bakındı.
Kalabalık, uğultu, yeraltının kendine has kokusu.
Ve orada, bir kolonun yanında, elinde güllerle yakışıklı bir genç.
Dört gözle her yeni vagona bakıyor.
Nazlı, kendinden emin adımlarla yaklaştı:
Alican?
Çocuk irkildi, şaşkınca yüzüne baktı:
Affedersiniz, siz
Nazlı, dedi Nazlı ciddi bir tonla ve elini uzattı tokalaşmak mı, el öptürmek mi, belli değildi.
Güzelliğime hayran kaldı herhalde diye düşündü kendi kendine gülerek.
Delikanlı şaşkın.
Nazlı? dedi emin olamadan. Ama ben
Yürü hadi! dedi kollarından tutup. Rezervasyonu kaçırmayalım!
Bir şey diyecektim
Sonra konuşuruz! dedi ve kalabalığın içine çekip götürdü onu.
Elindeki gül demeti hâlâ sapasağlamdı.
Güllere, sonra ona bakıp boyun eğdi.
Peki, dedi kısık sesle. Gidelim.
FİLM VE DONDURMA
Film ikisinin de hoşuna gitti.
Nazlı, delikanlının annesinin ördüğü, boynuna ustaca doladığı atkısını, şık paltosunu beğendi.
Pahalı bir Fransız parfümünün nefis kokusu burnuna çalındı.
Kozmosta gevrek külahlı dondurma çok lezzetliydi.
Neredeyse her konuda aynı fikirdeydiler.
Aslında çoğunlukla Nazlı konuştu, Alican ise pür dikkat gözleriyle ona bakıp başını salladı.
Bazen de, Nazlının hareketli, küçük elini kendi sıcak, büyük avucunun içine aldı.
Bu, ona göre hem çok erkekçe hem çok cezbediciydi.
Biliyor musun, dedi çocuk, akşamüstü Galatada yürürlerken. Sen çok… canlısın, doğal.
Nazlı, büyüleyici bir gülümseme sundu ona.
Yüreği kelebekler gibi çırpındı.
ÜÇ AY SONRA
İlişkileri hızla ciddileşti.
Her gün buluştular, defalarca telefonlaştılar. Akıllı telefonlar icat edilmemişti ama yine de sürekli görüşme fırsatı buldular.
Üç ay geçmeden Alican, hayatının aşkı olduğunu, onsuz yaşayamayacağını ve evlenmek istediğini söyledi.
Nazlı biraz naz yaptıktan sonra sevinçle kabul etti.
Aileyle de tanışmak lazım… dedi çocuk heyecanla.
Şimdilik hiç gerek yok, bekleyelim biraz, dedi Nazlı hemen.
Ailesi, özellikle anneannesi, adaylara karşı müthiş seçiciydi.
Hiçbiri, Nazlı kadar kıymetli bir torun için yeterli olamazdı; annesi ve babası da çoğunlukla onun dediklerine uyardı.
Nazlı, Alicandan vazgeçmeye niyeti yoktu.
Alicanın ailesiyle de tanışmaya acele etmek istemiyordu; iki taraf birbirini duymasın diye.
BABANIN DOĞUMGÜNÜ
Fırsat, birkaç hafta sonra kendiliğinden çıktı.
Babası, şaşırtıcı biçimde 55. yaş gününü kutlamaktan yana oldu, eve yakın dostlarını çağırdı.
Nazlı, gizemli bir şekilde, yalnız gelmeyeceğini söyledi.
Misafirlerin çoğu toplanmıştı ki Nazlı, elinde karanfiller ve koltuğunda Fransız konyakıyla damat adayını içeri aldı.
Baba, bak, tanış istiyorum… dedi şaşkın ve sevinçli bir ifadeyle.
Telefon çaldı.
Bir dakika, hemen geliyorum, dedi babası ve elini telefona attı.
Biraz sonra nefes nefese döndü:
Bu arayan Engindi metrodan tarif istedi. Çok sevindim, geleceğine. Zaten oğluyla seni tanıştıracaktık ama o gün sen buluşmaya gitmedin ya…
Nazlının gözleri büyüdü.
Gitmedim mi?!
Babası şaşkınca baktı:
Elbette gitmedin. Oğlan bana aradı, Taksimde iki saat seni beklemiş, elinde çiçeklerle. Sen ise gelmemişsin.
Nazlı yavaşça Alicana döndü.
O ise kapının önünde, elinde karanfiller, yüzünde suçlu bir ifadeyle ona bakıyordu.
Şimdi geliriz baba, diye fısıldadı Nazlı.
Alicanın kolundan tutup hızla odasına çekti.
GERÇEK
Nazlı kapıyı kapattı.
Ona döndü:
Bir dakika… Ne demek gelmedim?
Alican sustu.
Sen… o Alican değilsin?
Başını eğdi.
Sen Enginin oğlu Alican değilsin?
Hayır, dedi sessizce. Ben Alican Soylu. Bir arkadaş, Natali adında biriyle tanışacaksın dedi, Taksime çağırdı. İstasyonda seni beklerken sen gelip –
Ben de seni aldım, hiç sorgusuz götürdüm, dedi Nazlı birden.
İkisinin de yüzü asıldı.
Birinci gün anlatmaya çalıştım aslında, dedi genç. Sinemadan çıkarken. Ama sen hiç dinlemedin ki.
Hiç dinlemem ben, dedi Nazlı. Bu benim yeteneğim.
Kapının önünde Boncuk mızıldandı.
Nazlı yatağa oturdu.
Şimdi ne olacak?
Alican, uzun uzun ve dolu dolu baktı ona. Belki de, çok ciddi
Sonra yanına diz çöküp:
Beni nasıl tanıştırdılarsa tanıştırsınlar, ister kader olsun, ister bir babanın ricası.
Seni seviyorum, gerçek anlamda. Karmaşa, yanlışlık umurumda değil.
Seninle evlenmek istiyorum.
Nazlı, derin bir nefes alıp huzurla gülümsedi.
Peki. Öyleyse aileyle tanıştırayım seni. Ama uyarayım, ailem zorludur.
Benimki de kolay değildir. Bir de huysuz bir kedim var.
Başarırız!
Birlikte dışarı çıktılar.
Salonda, konukların yanı sıra, o sırada kapıdan giren gerçek Engin ve asıl oğlu Alican da vardı.
Uzun boylu, yakışıklı, elinde gül demetiyle.
Nazlı önce gerçek Alicana, sonra kendi Alicanına baktı: karanfil demetiyle heyecandan bembeyaz olmuştu onunki.
Hayır, dedi içinden. O değil.
Ve gerçek bir kahkaha patlattı:
Baba, sana anlatmam gereken uzun bir hikaye varNazlı elindeki karanfillere baktı, gözlerinde bir anlığına hınzır bir parıltı belirdi. Evin salonundaki uğultuda iki Alican arasında havada kalmış sorular asılı duruyordu. Bir an tereddüt etti, sonra bir karar verdi.
Başını dik tuttu, kalbi çarpıyordu ama adımını geri çekmedi. Yanında duran yanlış Alicanın elini sıkıca tuttu ve salona doğru yürüdü. Herkesin bakışları üzerindeydi. Babasıyla göz göze geldi, ama bu sefer gözlerinde bir şaşkınlıktan çok, kızıyla gurur duyan bir ifadeye rastladı.
Nazlı gülümsedi; içindeki kuşlar artık huzur içinde kanat çırpıyordu, çünkü yanlış bir Alicanın bazen doğru bir hikâyeyi getireceğine inanmıştı.
Gerçek Alican, şaşkınca gülü verdi. O an Nazlı onun yüzüne baktı, minnetle ve tatlı bir özürle gülü aldı. Sonra geri dönüp yanlış Alicana karanfillerini uzattı.
Bazı karışıklıklar güzeldir, diye fısıldadı.
Yanlış Alican gayriihtiyari gülümsedi; ne utanç, ne pişmanlık kalmıştı.
O andan itibaren, kimse isimleriyle uğraşmadı. Herkes sadece kahkahalara, anlatılan eski hikâyelere ve yeni başlayan bu beklenmedik masala odaklandı.
Çünkü hayatta en güzel tesadüfler, ne beklediğin ne de sandığın kişilerden çıkar bazen yanlış Alican, doğru aşk olur.
Ve Nazlı, Boncuka göz kırparak, hikâyenin budalaca başlangıcını sonsuza dek sevmeye yemin etti.




