Karda Kalan Elmalar… Bizim köyde, Çamlıdere’nin kıyısında, asırlık ormanın eteğinde bir ev vardı;…

Karlı zeminde elmalar…

Bizim köyün kenarında, o asırlık ormanın başladığı yerde, çamların gökyüzüne dayandığı, gündüz vakti bile iğne yapraklarından karanlık çöken tenhalıkta, İzzet Ali Karahan yaşardı. Adam, tam anlamıyla bir kaya gibiydi.

Hayatını ormanda geçirmişti; çevredeki her ağacı, her dereyi, her tilki yuvasını, her domuz patikasını avuçlarının içi gibi bilirdi. Kocaman elleri kürek gibiydi, nasırlı, reçine ve toprak iyice işlemiş, bir ömür silinmeyecek siyahlıkta; kalbini ise, sanki o asırlık meşeden yontmuşlar gibi sert, güvenilir ama bükülmez bir şeydi.

Otuz yıl boyunca karısı Şehnazla uyum içinde yaşadılar. Görülmeye değer bir çifttiler. Akşam olunca yanlarından geçerken, onların mavi boyalı cumbalarının önünde birlikte oturduklarını görürdünüz. İzzet Ali hafifçe sazını çalar, Şehnaz ona usulca eşlik ederdi; öyle bir ahenkleri vardı ki, insanın yüreğine işlerdi. Evleri boldu: pencerelerinde oyma pervazlar, Şehnazın gözleri gibi maviye boyanmış, sardunyalarla dolu bir bahçe, tarlada tek bir yabani ot bile bırakmayan nizam ve intizam…

Elma bahçelerini diktikleri günü dün gibi anımsarım. İzzet Ali çukur açar, toprağı ters çevirir, Şehnaz incecik, narin fidanları tutar, köklerini bebek saçı gibi özenle düzeltir, Büyüyün canlarım, büyüyün tatlılarım, evlatlarımıza neşe getirin, derdi. İzzet Ali alnındaki teri siler, öyle bir gülerdi ki, o günkü kadar berrak bir gülüşü bir daha görmedik. Bahçeleri şenlendi, ilkbahar beyaz çiçek bulutuyla kaplanır, sonbaharda öyle bir elma kokusu yayılırdı ki, köyün öteki ucundan hissedilirdi; kıtır kıtır, sulu elmalar.

Ama Şehnazı Rabbi erkenden yanına aldı. Kısa sürede hastalık onu soldurdu; bir dal gibi içine kapanıp söndü ve bir gece uykusunda, kocasının elini tutarak sessizce gitti. İzzet Ali, yasından karardı, ama bir damla gözyaşı dökmedi, erkek adamdı ya, olur muydu? Dişlerini sıktı, sabaha kadar gıcırdattı, bir gecede ak saçlara döndü, sanki ayaz yemiş.

İzzet Ali, o günden sonra tek evladı, Gülşahla kaldı. Bu kız onun dünyada kalan tek ışığıydı, en kıymetlisi, hayatının tek anlamı. Ona kendi çapında, ayı postu gibi koruma içgüdüsüyle yaklaştı, hiçbirine pabuç bırakmazdı; kendince disiplinliydi, fazlasını asla vermezdi, hatta ilkbahar rüzgarından bile sakındı. Öyle bir korku vardı ki içinde, Gülşahın da bir gün annesi gibi çekip gideceğinden, bir başına kalacağından deli gibi korktu. Bu korku zamanla hepimizi körleştiren, onu da boğan bir kafese çevirdi sevgisini. Kızına nefes bile aldırmaz oldu.

Sen benim umudumsun, derdi başını okşarken, kalın avuçlarıyla. Büyüyecek, evin hanımı olacaksın, evi sana bırakacağım. Hiçbir yere bırakmam seni, bizim burası bize yeter. Neye gerek o koca bilinmez dünyaya? Dışarısı kurt dolu, insan kılığında…

Kız büyüdü, maşallahı vardı. Beline kadar inen buğday sarısı saçları, gökyüzü gibi mavi gözleri, sesi de öyle güzeldi ki, köyün dışına çıkıp türkü söylese, kuşlar susar, biçer döverde çalışanlar işini bırakıp onu dinlerdi. Köyün kadınları gözyaşı döker, Anasına çekmiş kız, derlerdi, hem sesi daha bir içli.

Gülşahın sesi Allah vergisiydi, nadirdi. Hayali, şehirde okumak, konservatuvara gidip sanatçı olmak, kasetler, kitaplar koynunda, eski pikaptan plaklarını dinleye dinleye notaları ezberlerdi.

İzzet Ali ise köy insanıydı; kuşku ve tecrübenin ağırlığıyla İnsan doğduğu yerde yaşar, derdi. Şehirden korkardı, ormanın ateşinden kaçar gibi. Ona göre şehir, insafsız bir canavar, insanı yutardı.

Olmaz! gürlerdi, camdan tabaklar sarsılırdı evde. Sütçülüğe başlarsın, seni Ercana veririz, traktörü var, başı dik, evini geçindiren adam. Çoluk çocuk bakarsın, diğer kadınlar gibi! Artistsin ha? Yalancı ışıltı arıyorsun!

Ve bir ekim günü, yağmur inip gökyüzünü yararken, Gülşah ansızın o huzurlu çocukluktan çekip çıktı, ceviz sandığını sırtladı, kapıya yürüdü. İzzet Ali deliye döndü, bağıra çağıra arkasından beddua etti.

Gidersen benden kızım olmaz! diye haykırdı. O evin de yok! Sakın geri dönme!

Kız yağmurda arkasına bakmadan yürüyüp gittiğinde, İzzet Ali baltayı kaptığı gibi cumbanın merdivenine indirdi. Kıymıklar kan sıçramış gibi savruldu.

Kızım yok artık! dedi dolu odaya doğru, kısık, kısık bir sesle. Öldü.

Geçti on iki yıl. Bir ömür. Bahar kışı kovaladı, köyün çocukları büyüdü, kimi askere, kimi yuvasını kurdu, torunlar dünyaya geldi. Ama İzzet Alinin evi, kederin anıtı gibi kaldı. Elma bahçesi yabani otlara, ağaçlar acı bakışlar gibi birbirine dolandı, pervazların boyası döküldü, cumbadaki balta ise çürüyüp koca paslı bir yara bıraktı.

Geçtiğimiz kasımda, ayaz bir anda çöktü. Toprak simsiyah ve donmuş, ortalıkta kar yok ama termometre -25 dereceyi gösteriyor.

Akşam üzeriydi, köyde doktordan dönüyordum; baktım, İzzet Alinin bacasından duman çıkmıyor. Soğuk, kış gecesi. Evin sobası yanmıyorsa, bir sıkıntı vardır.

İçimde fena bir his. Kapı açık, eski köpeği Karabas kapıdan çıkıp bakmıyor bile, sadece kuyruğunu yere vurup iç çeker gibi inliyor.

İçeri girdim, soğuk mezar gibi ev; kovadaki su taş gibi donmuş, havada ağır bir koku: çaresizlik, ilaç, umutsuzluk…

İzzet Ali yatakta, kalın aba altında titriyor; dişleri sanki tren rayı gibi vuruşuyor.

İzzet Ali! dedim Napıyorsun sen!?
Gözlerini açtı, kan çanağı kızarık, tanımıyor bile beni.
Şehnaz… fısıldıyor, elleriyle uzun zamandır kaybolan karısını arıyor. Şehnaz, çok soğuk… Gülşah nerde? Neden şarkı söylemiyor? Söyle ona, Dere boyu kavakı okusun…

Sayıklıyor, anladım. Zatürre olmuş, yanıyor adam.

O gece evine dönmedim, başında nöbet tuttum. Sobayı yaktım, biraz ısındık, ev duman doldu ama idare ettim. İğne yaptım, bir yandan inleyip duruyor, uykusunda kızı Gülşahı çağırıyor:

Gülşah, dön… Ormana gitme, orası kurt dolu… Affet… Ben severdim… Bil ki severdim…
Yanında oturuyorum, yün çorap örüyorum, ne kadar fazladan sevilmemiş, ne kadar acı biriktirmiş bu adam, diyorum, kendine ne büyük zararlar vermiş korkusuyla.

Sabaha doğru terini üç kere değiştirdim, ateşi düştü. Uyanınca gözleri daha canlıydı ama köpek gibi boynu büküktü.

Sevil… dedi kısık, Onu hep bekledim. Her sabah pencereden baktım, her gece kapı gıcırtısını dinledim.
Biliyorum, dedim, üstünü örterken. O da yazdı. Postacı Füsun anlattı bana.
Yazdı mı? fırladı adam, gözleri kocaman oldu. Nerede mektuplar! Ben sandığı çivilemiştim! Unutturacak sandım!
Füsun saklamış. Atmamış ama saklamış, günah olur diye…
Gün ağarır ağarmaz koşa koşa postaneye gittim. Füsun kutuyu getirdi. Aldım, getirdim İzzet Aliye.

O mektupları nasıl okudu bir görmeliydiniz. Kocaman, koca avuçları titreyerek zarfları açtı, mektuptaki mürekkebi gözyaşıyla dağıttı. Torunlarının fotoğrafını öptü, göğsüne bastı, pürüzlü parmaklarıyla yüzlerini okşadı.
Torunlarım, Sevil… İki tane…

Bir mektupta yarım kalmış bir telefon numarası bulduk. Kırık dökük, son dört rakamı eksikti.
Eyvah, dedim, Adres var, ama İstanbul büyük. Yazsan, beklesen, mektup gitse cevap gelse aylar sürer…

Ben giderim! atıldı İzzet Ali, hemen kalkmak istedi. Yürüyerek bulacağım!
Yat, yiğidim, dedim, üstüne örttüm. Nereye gidiyorsun, rüzgar esince devriliyorsun. Daha hızlı yolu var. Artık devir başka.

Köydeki Şerefin oğluna uğradım, Özkana. O bilgisayardan anlar, ilçede teknisyenlik yapar, bu hafta sonu anasının sobasını tamire gelmiş.
Durumu anlattım. Bir bakar mısın internetten? dedim.
Özkan gözlüğünü düzeltti, kazağını çekiştirdi:
Abla, zor iş. Ama deneyelim bakalım. Facebook, Instagram… Kocası soyadı neydi? Yıldırım? Tamam…

Buldular! Profil fotoğrafı, altında Memleket özlemi yazıyor. Özkan mesaj yazdı: Gülşah abla, ben Özkan. Baban kötü, seni arıyor, acil, lütfen dön.

Bekliyoruz. Bir saat, iki saat. Köyde internet zaten nazlı, modem yanıp sönüyor, rüzgâr kabloları koparıyor.
İzzet Ali bembeyaz, korvalol şişesi elinde, bütün odayı kokutuyor.
Cevap gelmez… diyor yere bakarak. Affetmez… Ben de affetmezdim. O vakit beddua ettim…

Birden dınk! Bilgisayardan ses geldi.
Yazdı! dedi Özkan. Kocasının numarasını atmış.
Aradık. Uzun uzun, soğuk sinyal sesi. İçinden iyilik gelsin diye dua ediyoruz.
Telefonu bir adam açtı. Suratsız ses.

Kimse?

İzzet Ali nutku tutuldu, nefes bile alamıyor. Dirsekle dürttüm.

Ben… İzzet Ali… Gülşahın babası…
Sessizlik. Derin, ağır. Karşıdan nefes alışları geliyor. Sonra:
Baba mı şimdi aklınıza geldi? On yıl oldu!

Hakkı, bırak telefonu! kadın sesi, telaşlı.
Alo? Gülşahın sesi. Endişeli, buz gibi.
Gülşah… kısık bir hıçkırıkla. Kızım… Hayattasın…

On saniye suskunluk. Sadece çatırtı, statik gürültü.
Niye aradınız? dedi yavaşça. Sesi titriyor ama kendini zorluyor. Ne oldu?
Ölmek üzereyim, kızım, dedi İzzet Ali. Haklısın, çok hata ettim. Affedersen bir sesini duymak istedim, onun için aradım.
Ağlamaya başladı, öyle birden değil, derinden.
Bilmiyorum baba… dedi gözyaşının arasından. Kaç yıl bekledim. Kaç mektup yazdım gelmedi. Bilmiyorum, yapabilir miyim…
Hemen affet demiyorum, kısık sesle. Bil ki hep sevdim. Bildiğim kadarıyla sevdim. İhtiyar kafamla…

Geleceğiz, dedi kararlı ama soğuk bir halde. Sana ölürken yalnız demem. Geleceğiz.

Telefona koydu. Yüzünde bir mutluluk yoktu, daha çok bir rahatlama, biraz da korku.
Gelecekler, diyor. Görev bilinciyle gelecek. Affetmek mesele, onu Allah bilir.
Sevil! Şimdi nereye gelecekler? Evin durumu felaket! Tabak yok, örümcek ağları köşe bucak! Ne rezillik olacak damatla torunların yanında!
Sakin ol, dedim hemşire gibi. Hallederiz.

Köyü seferber ettim, evi pırıl pırıl temizledik. İzzet Ali evi tanıyamıyor. Tanımazlar şimdi, bakıp geçerler, diyor.

Ve beklenen sabah. Bir Doğan durdu kapıda. Gülşah indi arabadan. Şehrin havası sinmiş, şık, ciddi. Torunlar, kocası da var.

İzzet Ali kapıda şapkasını sıkıyor. Gülşah kapı önünde durup bakıyor; babasına, eve, baltanın izi kalan tahtaya. Gözlerinden, içinde koca bir savaş kopuyor. Eskimiş küskünlükle, o yaşlı adama duyduğu acı arasında.
İzzet Ali aşağı iniyor, kaskatı bir adımla yanı başına.

Merhaba Gülşah.

Kadın gözlerinin içine baktı.
Merhaba baba, dedi.

Yaklaştı, usulca sarıldı. Tedirgin, sanki yabancıya. O ise titreyerek, kuru yaşlarla kızının başına sokuldu.
Kız kollarını sarkıttı, ama gözlerinden yaşlar süzüldü. Deli bir sevinç değil, yakıcı bir acı, kaybolmuş yılların pişmanlığı…

İçeri geçtik. Hava gergin, bıçak gibi. Çocuklar çekingen, babalarına sarılmış. Hakkı, damat İzzet Aliye soğuk, ciddi bakıyor.
Masada çatal, bıçak sesi dışında çıt yok.
İzzet Ali dayanamadı. Bir duble döktü, ayağa kalktı, eli titriyor, içki taşırıyor.

Geldiğiniz için sağ olun, başı eğik. Beklemiyordum… yani bekliyordum da inanamıyordum. Hakkı, Gülşah… Ben sizsiz kendimi lanetledim.
Damat bakışı annesine çevirdi, eşine göz ucuyla baktı, Gülşah titriyor.

Hadi bakalım İzzet Ali dedi tok bir sesle. Eskiye takılmayalım. Gülşahın gönlü elvermedi gelmemeye. Kızınız iyi kalpliymiş. Hadi, karşılayalım bu buluşmayı.

O sırada küçük torunu, Emir, aniden sordu:
Dede, neden artık baltan yok? Annem anlatmıştı, sen bir keresinde…?
Gülşah telaşla uyardı.
Emir! Hadi yemeğini ye!

Dede toruna acı bir gülümsemeyle döndü:
Balta çürüdü, kuzum. Öfkem de çürüdü. Şimdi sana ormanı gösteririm. Canlı ağaçları…

Buz çözülüyordu ağır ağır. Üç gün birlikte yaşadılar, birbirlerine alışmaya çalıştılar. İzzet Ali fazladan bir şey dememeye çabalıyor, hizmet etmek istiyor ama çekiniyor.

Üçüncü gece Gülşah bana sağlık ocağına geldi. Kırmızı, uykusuz gözlerle.
Abla, dedi, şu kalbe iyi gelecek bir şey verin bana. Ağır geliyor…
Nane limon koyup verdim.
Kızım, dert hala geçmedi mi?
Geçmiyor, itiraf etti, kupayı sımsıkı tutarak. Şimdiye kadar hep hesap sormayı, içimi dökmeyi planladım. Yurt odasında nasıl aç kaldığımı, Emir doğunca yalnız olduğumu anlatacaktım… Ama çıkaramadım!
E peki? dedim.
Yapamadım, dedi derin bir iç çekip. Sırtı bükülmüş, elleri titrek gördüm. Kendi cezasını on iki yıl çekmiş zaten. Ben niye tekrar vurayım?
İşte asıl olgunluk bu, kız Gülşah, karşılık verdim. Bağışlamak unutmak değildir. Acımaktır. O sana kötülükten yapmadı, korkudan, sevgisinden yaptı. Sevgi bazen hasta bir şey de olur…

Gülşah sustu. Çayını bitirdi.
Bugün Emirin terliğini sobada ısıttı. Bakıp bakıp elledi, çok sıcak olmasın diye. Tıpkı bana yaptığı gibi. Bunu görünce biraz içim rahatladı. Yaşayacağız, abla. Çocuklar için, belki zamanla yara da kabuk bağlar…
Bir hafta sonra gittiler. Yazın yeniden döndüler.

Ve yaz geldiğinde, İzzet Ali bambaşka bir adam olmuştu. Tedirgin, korkak ihtiyar gitmiş, eski kendine dönmüştü. Bahçeyi düzeltti. O mucize gerçekleşti; nicedir kuruyan elma ağaçları bir anda beyaz çiçekle kaplandı.

Bir gün yanlarından geçerken ikisini cumbada yan yana, sessizce günbatımını izlerken gördüm. Emir bahçede çiçeklerden taç örüyor.
İzzet Ali el salladı. Yüzünde huzur vardı.
Gülşah yakından bakınca tebessüm etti; gülüşünde hafif bir hüzün vardı ama öfke kalmamıştı.

Sevil abla! dedi dedesi. Buyur, çay iç, Gülşahın yaptığı elma reçelinden ye! Bal gibi, cam gibi şeffaf!

Girdim içeri. Vantilatörde elma, yaz ve huzur kokuyordu. Reçelin rengi kehribar gibi.

Derler ki, kırık fincanı yapıştırırsın, çatlağı kalır elbet. Ama o fincandan çay daha bir güzel gelir, artık daha dikkatli kullanırsın çünkü.

Hayat kısa, bir kış günü kadar. Göz açıp kapayana kadar akşam olur, gece çöker. Hep deriz: Daha var, sonra affederim, sonra ararım, bayramda uğrarım. Olsun, sonra gelip çatı ısınmaz, telefon hoş bir sesle çalmaz, posta kutusu açılıp boş kalır…

Rate article
Lifequest
Karda Kalan Elmalar… Bizim köyde, Çamlıdere’nin kıyısında, asırlık ormanın eteğinde bir ev vardı;…