Bugün marketten eve döndüm, poşetleri mutfağa taşıdım ve aldıklarımı dolaba yerleştirmeye başladım. O sırada, oğlumun ve gelinimin odasından garip bir ses duydum. İçeri göz atmadan edemedim.
Ayşegül, nereye hazırlanıyorsun? dedim şaşkınlıkla, valizlere kıyafet yerleştirdiğini görünce.
Gidiyorum ben! dedi ağlayarak Ayşegül.
Nasıl yani, nereye? Hayırdır, ne oldu? dedim, içimi bir anda endişe kapladı.
Ayşegül sessizce bir mektup uzattı. Aldım, açıp okudum ve okuduklarım karşısında donakaldım.
***
Oğlum Serdar, nişanlısı Ayşegülü İstanbuldan İzmirin Tire ilçesindeki köyümüze, ailemizin evine getirmişti. O güne kadar benden mutlusu yoktu. Otuzunu aşkın yaştaydı, artık evlenmeye karar vermişti. Ne zamandır beklerdim bu anı. Artık gençlik yılları bitmiş, sorumluluk alma vakti gelmişti. Yaşlandıkça bana da destek olur, diye sevinmiştim. Eşim Mehmet erken yaşta vefat etti, bana sağlam bir ev ve geniş bir tarla bırakmıştı. Elinden gelen her şeyi yaptı ailemiz için. Yalnızca bir oğlum oldu. Başka çocuğum olmadı, köydeki ağır işler nedeniyle bir daha hamile kalamadım. Çok çalışmak kadını yıpratıyor; gün yok, tatil yok, nefes almak bile lüks. Mehmet hastalanınca üç yıl yanında hasta baktım, ama nafile. O süreçte traktör kullanmayı, tarlaları, bütün işleri öğrenmek zorunda kaldım.
Ayşegül ise Serdardan neredeyse on yaş küçüktü, daha gencecik bir kızdı. Ben de gençliğimi hatırladım: Şehre, eşimin köyüne küçük bir valizle gelmiştim. Evde neredeyse hiç eşyam yoktu. Ama Serdar seçtiyse vardır bir hikmeti, üstelik gariban ve kimsesiz de… Belki böylesi en iyisidir diye düşündüm.
Köyün tüm genç kızları Ayşegüle imreniyordu. Zengin, yakışıklı bir damadı kapmıştı. Serdar evlendikten sonra eskisi gibi diğer kızlardan gelen ilgilere hiç yüz vermedi. İşten çıkınca hemen evine, çocuklarına koşuyordu. Ayşegül iki oğlan, bir de kız dünyaya getirdi.
Çocuklar büyüyüp kız beş, büyük oğlan on yaşına geldiğinde Serdar, en yakın arkadaşıyla birlikte İstanbula çalışmaya gitmeye karar verdi.
Oğlum, ne eksikliğin var? Her şeyimiz var, dedim, iki maaşınız var, benim emekli maaşım var, yiyeceğimiz dolu. Bu çiftlik kime kalacak? Ben yaşlandım, tek başıma dönemiyorum işlerimi.
Anne, bana artık bu köy hayatı yeter. Kendime bir iş bulup hepinizi şehre götüreceğim. Çocuklarımı okutacağım. Evi de satmanın zamanı geldi. Sen de bizimle gelirsin.
Serdar, köyde okulumuz dibimizde. diye gündeme getirdi Ayşegül.
Sen zaten şehirlisin ya, dedi Serdar. Zaten hep şehir hasreti çekiyorsun, iyi olur.
Ben yetimhanede büyüdüm. Beni ne şehirli, ne köylü sayabilirsin. Çocuklara annelik ettim, burası da evim oldu. Yaşlı annene kim bakacak? Üç çocukla şehirde nasıl yaşayacağım? dedi Ayşegül, gözünden bir damla yaş süzülürken.
Kesin karar verdim. Üzerine söz istemem. Bir de kendine bak, ne hale gelmişsin! Perişansın.
Ayşegülle aramızdaki ilişki, ben ona kızımmış gibi şefkat gösterdikçe daha da kuvvetlendi. O da bana kayınvalide değil, öz annesi gibi seslenirdi artık.
Serdar yolunu tuttu. Mektuplar yazdı. Henüz cep telefonu yaygın değildi. Altı ayda bir gelir, hediyeler, biraz para bırakır tekrar İstanbula dönerdi. Yanında giden arkadaşı epey önce döndü. Onun eşi bana, Serdar, İstanbulda varlıklı bir kadının yanında kalıyor, hiç çalışmıyormuş, deyince soğukkanlılığımı korudum, Ayşegüle bir şey demedim. Lakin köyde dedikodu yayılmıştı. Zaten bir sabah Ayşegül dalgın gözlerle eşyalarını toplamaya başladı.
Nereye gidiyorsun?
Ayşegül, sessizce mektubu uzattı. Bir nottan farksızdı:
“Sevgili Ayşegül, affet ama başkasını buldum. Annemin evini ben alacağım. Bekleme, çocuklarınla yeni bir hayat kurarsın. Sana başlangıç için bu kadar para bırakıyorum. Öğrendiklerinle bundan sonra ayakta durman gerekecek. Serdar.
O gitti. Gitmişse artık gitsin! Sizi bırakmam, ben sizinle yaşarım. Çocukları başka yerlere sürüklemene gerek yok, ben sizsiz yapamam. Seni, torunlarımı kimsenin kapısında koymam. O evden sizi ancak cesedim çıkar! dedim kararlı bir biçimde.
Bir gün Serdar yeni karısıyla, yeni arabasıyla ansızın çıkageldi. Çocukları evde göreceğini hiç beklemiyordu. Bilmiyordu ki, ben ona çocukların burada olduğunu hiç haber vermemiştim. Kızımız artık 12 yaşında olmuştu, babasını görünce sarıldı, ağladı. Büyük oğlum yanına yaklaştı. Serdar sarılmak istedi ama oğlum soğukkanlılıkla kız kardeşini tutup, götürdü. Ortanca da peşlerinden gitti.
Baba falan değilsin, hain kişisin sen. Hadi, iş başına!
Serdar bir köşede sessizce izledi. Oğlum traktöre binip, arka bahçedeki patates tarlasını sürmeye başladı. O sırada diğer çocuklar yem veriyordu tavşanlara. Mal-mülk eksilmek şöyle dursun, aksine genişlemişti, tavşan bakmaya bile başlamışlardı. Çocuklar büyümüştü, Serdar ise hiçbirine şahit olamamıştı.
Annesi nerede, hepsi niye sende kaldı? diye sordu.
Kendine göre hüküm verme. Adı Ayşegül. Unuttun mu? Birazdan gelir. Siz ise neden geldiniz bunca yolu birlikte?
Sana bir şey konuşacağız.
Diyeceğini söyle, Ayşegül eve gelmeden çek git.
Seni almaya geldik.
Ben de çocukları mı alacaksınız sandım.
Onların annesi var. Sen de oğlunla yaşa artık. Bu evi, arazını sat, birlikte olalım. Sana da şehrin yakınında bir ev alırız, paran da cebine kalır.
Peki, çocuklar ne olacak? Neden cevap yok?
Ayşegül de gelsin, şehirde ev tutsun. Çocuklara orada daha fazla fırsat var.
Fırsat var da, istek yok. Olursa çoktan giderdik.
Bildirimiz bu. Hemen karar ver, uygun bir alıcı bulduk.
Bunu düşünmem anlamsız. Ben bu evin hanımı değilim.
Anneciğim ne yapıyorsun, böyle deme! dedi Serdar.
Tam o sırada Ayşegül içeri girdi.
Kimler gelmiş.
Ayşegül, Serdar onu yıllardır görmeyeli bambaşka bir kadına dönüşmüş. Güzel giyimli, kulaklarında anneme ait küpeler, saçları şıkça kestirilmişti. Önceki halinden eser yoktu. Gerçek bir hanımefendi olmuştu. Serdar, yeni eşiyle kıyaslayınca bakmaya doyamadı. Ancak yeni karısı yanında olunca hemen toparlandı.
Anne, ortaya bir sofra kursana. Misafirimiz var ya, dedi Ayşegül gülümseyip.
Misafir (!) şimdi kalkacak. Diyeceklerini dedi, yeter. Zamanın varsa akşam yemeğine kal, aksi halde yolun açık olsun. Sağ ol oğlum, hatırladın geldin, unutmamışsın. Size de hoşça kalın. Bir daha görüşmemizi hiç istemem.
Anne, bak bu telefon numaram. Ararsan ulaş. deyip bir kâğıt bıraktı Serdar.
Serdar bir daha, sadece vedalaşmak için geldi. Ben aradım, yine de oğlum. Artık torunlarım büyüdü, büyüğün kendi ailesi var. Çocuklar babalarıyla uzaktan soğuk bir şekilde konuşuyor, kızımız ise hiç yüz vermiyor artık.
Ayşegül, çocuklar büyüdü. Ev de benim. Burada yaşama hakkım var. Boşandım, buraya geri yerleşiyorum. İstersen kal, istemezsen yolun açık.
Ayşegül, komodinden bir tapu çıkardı, sessizce uzattı. Annem benim üstüme yapmış, tam Serdarın o mektubu yazdığı sene. Serdar bir kelime etmeden çıktı. Ayşegül arkasından bakmadı. Artık hiçbir bağı kalmamıştı. Çocukları, ve şimdi de torunları vardı.
***
Bugün bir kez daha öğrendim ki, insanın değeri vazgeçilmez fedakarlıklarda, ailede ve sevdiklerinde saklı. Paranın, malın mülkün insana huzur getirmediğini, esas zenginliğin bir arada sımsıkı durmak olduğunu yaşadım. Geriye dönüp bakınca, yalnız kalmaktan korkmak yerine, hayatı doğru insanlarla paylaşmış olmanın sesiyle huzurlu hissettim.




