Canım, sana şöyle anlatayım: Burak en güzel çiçek buketini aldı ve çok heyecanlı şekilde randevusuna gitmek için çıktı evden. Elinde özenle seçtiği buketle Ankaradaki Kocatepe Meydanındaki fıskiyenin yanında duruyordu, keyfi yerindeydi ve gözleriyle etrafa bakınıyordu. Ama Sema ortalarda yoktu. Bir sağa bir sola baktı, sonra hemen telefonunu çıkarıp Semayı aradı. Açan olmadı.
Belki gecikiyordur, diye içinden geçirdi, bir daha aradı. Bu defa Sema açtı.
Ben geldim bile, sen nerdesin? diye sordu hemen Burak.
Aramız bitti! dedi Sema aniden.
Ne? Neden ki? dedi Burak donup kalarak.
Buket yüzünden! deyiverdi kızcağız. Burak kafası karışık, Bukette ne var ki? dedi anlamamış gibi.
Aslında Burak epey bir süre çiçekçide dolaşıp durmuştu. Kırmızı güller, sarı lale, beyaz zambak, saksıdaki, vazodaki, süslenmiş binbir çeşit çiçek vardı masanın üzerinde… Ama Burak adeta düşüncelerle boğuşuyor gibiydi.
Semayla zamanında çiçekler hakkında konuştuklarını hatırlıyordu ama ayrıntısını bir türlü anımsayamıyordu.
Kesinlikle onları çok sevdiği bazı çiçeklerden bahsetmişti. Hatta bazılarını sevmezmiş, bazılarına bayılırmış… Ama ilk buluşmalarında o kadar heyecanlıydı ve o kafede içtikleri şampanya kafasını bulandırmıştı, Semanın kendisi zaten Burakın dengesini bozmuştu
Çocuk hep nutku yerinde olurdu ama bu defa sadece başını sallayıp içinden kıza hayran kalmakla yetinmişti. O zarif uzun saçları, güzel boynu, gamzeli yanakları… Yani aşk bu işte!
Ne önemi var ki ne demiş? diyordu resmen içinden. Akşam muhteşem güzeldi nasılsa!
Ama şimdi, ne kadar zorlasa da, Semanın sevdiği çiçekleri bir türlü hatırlamamıştı.
Bakın şu pembe gerberalarımızı! Başka yerde bulamazsınız, mevsimi değil, özel tür bunlar! dedi çiçekçi kız gülümseyerek.
Artık vakit daralıyordu, iş güç bekliyordu, seçim yapılmalıydı.
Tam karar verecekti ki, annesi aradı. Son zamanlarda annesi sıkça arıyordu.
Ne yaptın Bakire oğlum, karar verebildin mi? Bak bugün Cuma, gel hafta sonu köye yanımıza.
Anne, işlerim var…
Babaannen seni bekliyor, kapıya bakıp duruyor her gün, sorup duruyor ne zaman gelecek diye
Ay anne, ne olur kusura bakma, çok yoğunum gerçekten…
Burak hızlıca telefonu kapattı. Annesinin köyde, babaannesiyle birlikte yaşadığı o eski ev aklına geldi bir an, annesi son zamanlarda bayağı aramıştı. Burakın da içinden bir huzursuzluk birikmişti. Babaanneme de ne olacak sanki, yıllardır rahatsız, ama hayatı bırakıp başında mı beklemeli… Ne var ki işte, iş güç, aşk peşinde koşmak lazım!
Aslında asıl yoğunluğu yeni tanıştığı Semayla ilgiliydi. Buluşma iyi geçerse, ertesi gün kızı Gölbaşına, o meşhur piknik alanına götürmeyi planlıyordu.
Zaten annesi de artık onun evlenmesini, hayatını kurmasını istiyordu. Burak da artık ciddi bir ilişki istiyordu. Yeter ki Semanın en sevdiği çiçeği hatırlayabilseydi! Cidden, hafıza işte… Kadınların bu tip ince noktalarını akıl akıl nereye kadar, onları ezberlemek zor mu yani? Neyse…
Çiçekçi kız da sabrının sonuna gelince ses çıkarmadan Burakın o dolandırmalı halini izledi.
Sonra Burakın aklına Semanın güllerin dikenlerinden dertlendiği gelince En iyisi onları almayayım! dedi kendi kendine.
Ve Burak, pembe-beyaz büyük gerberalardan oluşan bir buket aldı sonunda. Sonuçta önemli olan düşünmek, işte bir buket… Zaten işten de izin almak zordu, öğle arası bitiyordu.
Buluşma, Ankaranın yeni yapılan meydanındaki fıskiyenin yanındaydı. Burak az da olsa geç kaldı, hiç beklemediği bir toplantı çıkmıştı. Buluşma öncesi Semayı arayıp Akşam biraz gecikeceğim, iş uzadı, diye haber verdi, sonra da telefonu sessize aldı. Toplantı sırasında annesi aradı. O anda gerçekten açamazdı.
Nihayet buluşmaya koşarak gitti Burak, elinde buket müthiş keyifle orada beklemeye başladı.
Ama Sema görünmüyordu. Etrafa baktı, meydana bir daha yürüyüp tekrar aradı, ama açan olmadı.
Bir bankta oturdu Belki o da geç kalır, diye düşündü. Annesi tekrar aklına gelse de Ya şimdi Sema ararsa? diyerek annesini aramadı. Bir on dakika geçti, onun numarasını tekrar çevirdi.
Bu defa Sema açtı.
Sema, neredesin, seni bekliyorum!
Biliyorum, ben karşıdaki kafenin ikinci katındayım, seni uzun süredir oradan seyrediyorum.
Gerçekten mi? dedi Burak ve gözleriyle kafenin camlarını taradı ama bulamadı. Ben göremiyorum, aşağı iner misin? Ya da
Sen geç kaldın… diye kesti lafını Sema.
Evet Sema, kusura bakma, aradım seni, işte patron tuttu.
Bir de buket…
Ne var bukette? dedi Burak şaşkınca.
Hatırlamıyorsun bile! Hangi çiçeği sevdiğimi bile bilmiyorsun!
Sema, o çiçeklerden yoktu ki!
Gül mü yoktu? Her yerde gül var Burak. Ben sana kaç kere anlattım en sevdiğim çiçekleri… Hem de gülleri… Ama sen…
Telafi ederim… Şimdi gelip bulacağım seni!
Hemen kafeye girip Semanın oturduğu köşeyi buldu. O, cam kenarında arkası dönük bekliyordu. Burak sessizce yanına gelip, artık buketi vermeye cesaret edemeyip masanın üstüne bıraktı. Sema dönüp bakmadı bile.
Burak zaten laf cambazıdır. Şimdi de suçunu telafi etmek için bütün tatlılığını konuşturdu.
Bir süre sonra Sema hafiften gülümsedi. İkisi de kahvelerini içip çıkmaya hazırlanırken Sema hâlâ bukete dönüp bakmamıştı ki kibar bir garson kız geldi:
Buketi unuttunuz… dedi hafifçe.
Alın sizde kalsın! diye gülümseyerek verdi Burak.
Vallahi teşekkürler, dedi kız hem şaşkın hem mutlu.
Sema ise tekrar moral bozuldu.
Sema, yeminle hemen sana koskocaman bir gül buketi alacağım!
Sağ ol, dedi kuru bir sesle, Bugün bana yeterince çiçek geldi zaten…
Merdivenlerden yavaşça indiler. Burak arkadan başı önde yürüyordu. Bu sırada annesi yine aradı.
Yine mi vaktini böldüm oğlum? dedi annesi.
Sema duymamıştı.
Yok anne, tam zamanında. Yarın geliyorum köye, dedi Burak.
O akşam Semayla pek de umut vermeyen şekilde vedalaştı, ikisi de anladı ki bir daha olmayacak.
Ertesi gün, arabasına atlayıp köy yollarında gaza bastı Burak.
O tarlalar, bildiğin renk cümbüşü, göz alabildiğine Şen renklerle dolu, rüzgarla savruluyor, insanın içini açıyor.
Burak arabayı kenara çekip tarlanın içine daldı. Çocukluğundaki gibi, koca tarlada kendi sevdiği çiçeklerden bir buket hazırladı.
Çünkü emindi onu bekleyenler, seçtiği hangi çiçek olursa olsun bayılacaktı, burada hata yapmayacaktı.
Eve vardığı an, buketi ikiye böldü.
Annesi onu görünce gözleri parladı, Burakı yanaklarından öptü. Babaannesine yardımcı olup oturttu sonra. Babaannesi elleri titreyerek uzatılan buketi aldı, gözlerinin feri azalmış, zar zor bakıyordu ama çiçekleri okşayıp kokladı.
Yıllardır kimse ona çiçek getirmemişti!
Yavaşça başını bukete gömdü, gençlik hatıraları, o eski yazlar, tarlaların, suların kokusu, beyniyle yüreğiyle içine çekti. Tüm duyuları gençleşti sanki, mutlulukla titredi.
Çiçekler sadece hatıraları değil, umut dolu yeni bir başlangıcı da getirecek gibiydi.
Ne güzel Hayat devam ediyor. Torununda hayat akıyor.
Burak, babaannesinin dizine başını koydu, babaanne ise buketi ezmemek için usulca oğlunun saçını okşadı
Burak içinden Bir gün mutlaka şu iki sevgili kadınıma benzeyen hem annesine hem anneannesine aşık olacağım bir kız bulacağım, dedi. Onlar birbirini nasıl sevmişse yeni sevgilisini de öyle sevecekti. Yeter ki zamanında fark etsin…
Babaanne uzun süre buketi annesine vermek istemedi.
Dur hele, sen önce su getir… Kuyudan olsun, geniş vazoya koy… Dikkatlice… Buraya koy, bakacağım
Torun çiçek getirdi.
Etrafta milyonlarca çiçek var ama bu başka Torunun getirdiği çiçek, dünyanın en güzeli. Bu, işte en kıymetlisiBirlikte çay içtikleri akşamüstünde, babaannenin dizine başı yaslanmış, Burak tavan arasından çekmecede unutulmuş bir fotoğraf albümünü getirdi. Sayfalar çevrilirken arada eski bir mektup düştü; babaannenin gençliğinde aldığı, solmuş, titrek harflerle yazılmış bir mektup İçinde yine çiçeklerden, köy yollarından, kavuşmalardan, ayrılıklardan, hayatın neşesinden bahsediyordu.
Burak, albümde annesinin öğrencilik halini, dedesinin gençliğini, babaannesinin beyaz mendilindeki gül desenlerini görünce hafifçe gülümsedi. Her nesilden bir hikâye, bir umut dalı geçiyor, çiçekler gibi yüzyıllardır elden ele, kalpten kalbe taşıyordu sevgiyi.
Akşam, Burak veranda kapısını araladı, gökyüzünde ilk yıldızlar parlıyordu. Annesiyle babaannesi yan yana oturuyor, kısa bir sessizliğin ortasında Burak, tarlada toplanmış çiçeklerden bir tanesini ufak bir vazoya eğdi. O anda hayatın en değerli sırrını anladı: Sevgi, bazen bir gül buketiyle anlatılamazdı. Bazen bir dizde uyuyuş, bazen de solmuş bir mektupta gizli cüretkâr bir cümleyle anlatılırdı.
O gece Burak, pencerenin tam önünde gökyüzüne bakarken içi huzur ve umutla doldu: Bir dahaki baharda, belki yeni bir sevda filizlenecek ve bu defa, hangi çiçeğin sevdiğini asla unutmayacaktı. Çünkü, asıl önemli olanın çiçekler değil; onları kime, nasıl, ne duyguyla sunduğu olduğunu artık biliyordu.
Ve köy evinin avlusu çiçeklerle, Burakın gönlü ise sevdasıyla ve aileyle doldu. Hayat, çiçeklerin açtığı yerde yeniden başlıyordu.




