Sana şöyle bir hikâye anlatmak istiyorum, içimi hep burkar ama bir o kadar da umut verir. Gerçek hayattan esinlenen bir hikâye bu…
Bir çocuk düşün, adı Burak. Burak annesini, daha on yaşındayken kaybediyor. Annesiyle aralarında bambaşka bir bağ varmış. Okuldan her geldiğinde, uzun uzun sohbet ederlermiş. Notu düşük olsa, okulda azar işitse ya da arkadaşlarıyla ters düşse, Burak annesine anlatırmış her şeyi. Annesi de yumuşacık sesiyle, o sabırlı ve sevgi dolu haliyle hemen en güzel tavsiyeyi verirmiş. Ne zaman annesiyle konuşsa, Burak’ın yüzü rahatlar, kaygıları bir anda silinirmiş. Annesi o zaman sarılır, sımsıkı kucaklarmış; öyle olunca Burak’ın yüzünde koca bir tebessüm belirirmiş. Annesi onun en büyük tesellisiydi zor zamanlarda.
Ama son zamanlarda annesi ağır bir hastalıkla uğraşıyordu, her geçen gün daha da güçten düşmüştü. Birkaç ay içinde de vefat etti kadıncağız. Burak, annesiyle konuşmuş, vedalaşmak için hazırlanmıştı belki ama acısı anlatılmaz bir şey olmuştu onun için. Babası ise işler güçler derken sürekli işteydi, çocuk kendini yapayalnız hissediyordu…
Cenazeden birkaç hafta sonra, Burakın babası Can Bey nihayet birkaç gün izin alabilmişti. O gün eve erken geldi, mutluydu oğluyla vakit geçirecek diye. İkisine de iyi gelecekti aslında. Ama eve girip, Burakı seslenince, çocuk ortada yoktu. Odaya, salona, mutfağa… Evin her köşesini aradı, yok! Sonra apartmanın önüne çıktı. Bankta oturan komşu teyzelere sordu:
Kolay gelsin teyzeler. Burakı gördünüz mü? Evde yok da…
Merhaba Can Bey. Vallahi bizim gördüğümüz kadarıyla, son zamanlarda, okuldan geliyor, biraz evde kalıp tekrar çıkıyor. Akşam üstü dönüyor genelde. Nereye gittiğini bilmiyoruz ama hep yalnız.
Can Bey iyice endişelenmişti. İçini suçluluk duygusu kemiriyordu; keşke daha fazla izin alıp oğluyla ilgilenebilseydi diye düşünüyordu ama bir yandan da maaşa, eve ekmek getirmeye ihtiyacı vardı. Aklından bin türlü kötü şey geçiyordu; ya yanlış arkadaşlara karıştıysa, ya başına bir iş geldiyse… Yorgun adımlarla mahallede dolaşırken, tam köşedeki bakkalın önünde ince, tatlı bir sesle irkildi:
İyi günler Can Amca!
İyi günler Elif kızım. Nasılsın? Burakı gördün mü, evde yok da merak ettim…
Elif gözleri dolarak anlattı:
Biliyorum Can Amca, nerede olduğunu… Bir gün okulda gördüm Burakı, kenarda tek başına oturuyordu, gözleri yaşlıydı. Futbolu çok sever ama hiç oyuna katılmıyordu. Yanına gittim, bana annesinden bahsetti. Her gün okuldan sonra annesinin mezarına gidiyormuş. Hava güzelse mezarlıkta, bir bankta oturup ödevlerini yapıyor. Ev çok boş geliyormuş ona, annesiz yapamıyor, yalnız hissediyormuş. Şimdi gitmem lazım, annem bekliyor. Hoşça kalın!
Can Bey bunu duyunca, gözlerinden yaşlar süzüldü. Eşini kaybetmek onu da paramparça etmişti, oğullarının hali ise daha da koyuyordu adama. Usul usul mezarlığa doğru yürümeye başladı. Zaten evlerine çok yakındı, on dakikalık yoldu.
Mezarlıkta derin bir sessizlik vardı. Hafif bir rüzgâr esiyordu; ağaç yaprakları usulca sallanıyordu. Keşke bu huzurun içinde acı olmasaydı… Uzakta bankta oturan bir çocuk gördü, eşinin mezarının tam karşısındaydı bu bank. Kim olabilir ki, tabii ki Burak! Usulca yaklaşınca, oğlunun kendi kendine mırıldanarak konuştuğunu duydu:
Bugün fizik dersinden yedi aldım anne, deftere yazdı öğretmen. Daha iyi olabilirdim aslında, dikkat edeceğim bir dahaki sefere. Hani hep sınavda acele etme derdin ya… Sonra o sekizinci sınıftaki çocuklar bana güldü anne! Ağlıyorsun dediler, kız gibiymişim, çünkü futbol oynamak istememişim. Canımı çok sıktılar ama derdimi bilmiyorlar ki. Keşke burada olsaydın anne. Sen sarılınca her şey geçiyordu. Off, anne, ne çok özledim seni…
Bunu söyleyip ağlamaya başladı Burak. Tam o anda Can Bey yanına gelip sessizce oğluna sarıldı. Hiç konuşmadılar, karşılıklı ağlayıp birbirlerine tutundular.
Anlıyorum Burak, çok özlüyorum ben de anneni. Çabuk ayrıldı aramızdan, çok erken gitti, biliyorum, dedi babası yavaşça.
Çok yalnızım baba! Onun burada olmasını istiyorum. Niye o öldü ki? Tüm arkadaşlarımın annesi var, neden benim annem yok? O kadar iyiydi ki, diyerek daha çok ağlamaya başladı Burak, babasının göğsüne başını yaslayıp.
Azıcık sakinleşince, birlikte orada bankta oturdular ve ailecek yaşadıkları mutlu anıları birbirlerine anlattılar. O acının arasında gülümseten anıları da oldu, tebessüm edebildiler bazen. O günden sonra Can Bey fazla mesai yapmayı bıraktı, gelir biraz azaldı belki ama oğluyla daha çok vakit geçirmeyi seçti. Artık sıkça beraber mezarlığa gidip mezara çiçek bırakıyorlardı. Başka günler ise dondurma yiyor, piyes izliyor, parka gidiyorlardı. Aralarındaki bağ iyice kuvvetlendi, birbirlerine daha çok sarıldılar. Çünkü hayatlarında artık sadece birbirleri vardı ve ancak el ele verebilirlerse yaşadıkları acının üstesinden gelebileceklerini anladılar.
Mezarlığın dinginliğinde, ortak bir acının ortasında, Burak ve babası beraber sevgiyi ve hatıraların iyileştirici gücünü fark ettiler. Sevdiklerimizi kaybetmenin acısı hiçbir zaman tamamen bitmiyor; ama birbirine sarıldıkları, akıttıkları o gözyaşlarında sevginin ölümsüzlüğünü anlamaya başladılar. O kadının sevgisi, onların hayatında görünmez ama hiç kopmayan bir köprü gibi kalmaya devam etti.
Hayat bazen, dertlerin içinde savrulsak da, devam etmemizi istiyor. Fakat sevdiklerimizle güzel anılar biriktirmenin, onlara daha çok vakit ayırmanın fırsatını da sunuyor hiç ummadığımız bir anda. Ve işte, Burak ve babası annesinin mezarında ya da parkta yürüyüşte olsun, birlikte geçirdikleri zamanlarda, yeniden bir dünya kurmaya başladılar. O acıyı biraz hafifletip, yerini sevgi ve şefkate bırakmayı öğrendiler.
Bu hikâyeyi dinleyince, insan kendine şunu hatırlatıyor: Ne kadar karanlık olursa olsun, hep bir umut ışığı var, sevdiklerimizin sevgisi hiçbir zaman yok olmuyor. Sevgi kalır, kimse onu elimizden alamaz.




