Al, yavrum, burada annen var; bu yemek senin ve kardeşlerin için. Yiyin, kuzum. Paylaşmak günah deği…

Gel bakalım annem, al şunu, hem sen hem kardeşlerin yesin. Bir lokma paylaşmanın suçu yoktur, ama yokmuş gibi kafanı çevirmek ayıptır.

Zeynep daha altı yaşındaydı ama hayat ona başka çocukların adını bile duymadığı yükler yüklemişti. Bir Anadolu köyünde, sanki zamanın unuttuğu, eski bir evde yaşıyorlardı. O ev, dualarla ayakta duruyordu, temelleriyle değil. Rüzgâr şiddetli esti mi tahtalar sızlanır, geceleri soğuk kapı aralıklarından izin almadan evin içine dolardı.

Anne babası yevmiyeyle çalışıyordu. Bir gün iş vardı, ertesi gün yok. Bazen eve yorgun, elleri çatlamış, gözlerinde umutsuzlukla dönerlerdi. Ceblerinde para, umutları kadar azdı. Zeynep ise evde, iki küçük kardeşine ablalık eder, onları acıktıklarında sarılıp ısıtmaya çalışırdı.

O gün Aralık ayıydı. Gerçekten kış, gökyüzü kurşuni, hava hafiften kar kokuyordu. Yeni yıl kapıyı çalıyordu ama onların kapısını tıklamıyordu. Sobalarının üstünde annesinin yaptığı sade bir patates yemeği kaynıyordu; et yok, baharat yok ama annenin sevgisi bol. Zeynep yemeği karıştırırken sanki tencere biraz daha dolsun istiyordu.

Birden, yan komşunun bahçesinden öyle güzel, öyle davetkâr bir koku yükselmeye başladı ki o koku daha mideye gitmeden insanın ruhuna işlerdi. Komşular yılbaşı için kurban kestiler. Kahkahalar, tabak şıkırtıları, etin tencerede cızırdaması… Hepsi kulaklarına uzak bir masal gibi geliyordu.

Zeynep kardeşleriyle beraber duvara yaklaştı. Yutkundu ama istemediğini belli etmeye çalıştı. Sadece baktı. O büyük ela gözleri, sessiz bir dilekle doldu. Anneden öğrendiği gibi, başkasının olanı istemek ayıptı. Ama küçük kalbi hayal etmekten vazgeçemiyordu.

Allahım, fısıldadı, ne olur bir parça

Tam da o anda, sanki dualarını gökyüzü duymuş gibi, yumuşacık bir ses soğuk havayı deldi:

Zeynep kızım!

Zeynep irkildi.

Zeynep kızım, gel buraya yavrum!

Yan bahçede elinde kaşık, ocağın dibinde duran yaşlı Şerife Teyze, yüzünde ateşin pembesiyle, gözlerinde soba sıcağı bir bakışla Zeynepe seslendi. Elindeki mısır ekmeğini karıştırırken ona öyle içten, öyle sıcak bir gülümseme gönderdi ki Zeynep uzun zamandır böylesini görmemişti.

Al bakalım güzel kızım, hem sana hem kardeşlerine diyerek uzattı kasenin içini. Şerife Teyzenin elleri titreyerek sıcak, nar gibi kızarmış, mis kokulu eti kaselere doldurdu. Paylaşmak ayıp değil kızım, ayıp olan başını başka yöne çevirmek.

Zeynep utançla bir an durakladı. Sevinmeye hakkı var mıydı sanki? Ama Şerife Teyze tekrar başıyla işaret edince kısacık kolları kaseleri kavrayıp koşarak evine döndü. O et, sanki hayatlarında ilk defa gerçek bir bayram yaşanıyormuş gibi, elleriyle sunduğu en anlamlı hediyeydi. Kardeşleri sevinçten havalara uçtu; o küçücük eski ev, bir anda kahkaha, sıcaklık ve ilk defa gelen bir güzel kokuyla doldu.

Akşam olup annesiyle babası eve geldiklerinde, yorgun ve üşümüş halde kapıdan girince üç çocuğunu gülerek, karınları tok halde buldular. Annesi sessizce gözyaşı döktü, babası ise eski şapkasını çıkarıp göğe şükranla baktı.

O akşam yılbaşı ağacı yoktu, hediye de yoktu.

Ama içlerinde insanlık vardı.

Bazen hayatta, yalnız olmadığını anlamak için tek ihtiyacın olan şey, biraz insanlıktır.

Şu anda da Zeynep gibi çocuklar var; hiçbir şey istemezler… Sadece bakarlar. Işıklı bahçelere, dolu sofralara, başkalarının bayramına bakarlar.

Bazen küçük bir tabak yemek, bir sıcak söz, küçücük bir el uzatmak; ömrün boyunca unutulmayacak en değerli hediye olur.

Eğer bu hikâye sana dokunduysa, boşver geçme üstünden…

Rate article
Lifequest
Al, yavrum, burada annen var; bu yemek senin ve kardeşlerin için. Yiyin, kuzum. Paylaşmak günah deği…