Annemle babam
Annem gençliğinde çok güzeldi. Hep “güzeldi” diyorum, çünkü bundan altı ay önce vefat etti; babamdan sadece iki hafta sonra. İkisi de seksenini çoktan geçmişti ama yine de bana hep ömürleri kısa gelirdi. Çünkü onlar benim annemle babamdı ya…
Neyse… Annem küçükken de, gençken de güzelliğiyle meşhurdu. Bunu kendim de bilirim; oğluyum ama nihayetinde bir erkeğim. Babam ise her fırsatta gururla annemin güzelliğinden bana söz ederdi. Hatta annem okulda başarısız olduğumda ya da başka bir şeye kızdığında, babam yanıma gelir, derin derin iç çeker, yanımda sessizce oturur, tıpkı ben gibi ellerini dizlerinin arasına sıkıştırır, yine bir iç çeker ve sessizlik içinde konuşmamızı şöyle tamamlardı:
Oğlum, annene darılma Kızdı, bağırdı, ama biz de seninle kolay insanlar değiliz ki… Hem unutma, annen bizim için… bir kız çocuğu hâlâ. Ona ihtiyacımız var, hava gibi! Gitsen de bir gönlünü alsan, özür dilesen fena mı olur?
Ben de, tam isyan etmek, soluğu derin alıp bağırmak üzereyken, babam elinin avucunu bana doğru uzatır, sessiz ama ciddi bir ifadeyle:
Sakın benim karım hakkında kötü bir laf söylemeye kalkma!..
Böyle deyince susar kalırdım, çünkü babamı çok severdim. Annemi de. Hem de çok.
Çünkü onların nasıl evlenip bir yuva kurduklarını bilirdim. Hem annem, hem babam bana gizlice, birbirlerinden habersiz anlatmışlardı.
Annem üniversitenin ilk yılında okurken tanışmış babamla. Oğlu olacağından adı neredeyse kesinleşmiş; ama o zamanlar nişanlı olacak bir Haluk’la evlenmek üzereymiş. Bir gün Haluk, İstanbula yeni taşınan yakın arkadaşı Bülent’i de buluşmaya götürmüş. Yani annemin şimdiye kadar hiç görmediği babamı…
O akşam üçü birlikte parkta dolaşmışlar. Açık hava sinemasında, bilet parası vermeyip gazinonun çatısından çok komik bir Türk filmi izleyip kahkahalarla eğlenmişler. Çatı fikri babamınmış: Halukun aklına asla gelmezdi… Babam zaten halinden, tavrından belli, güçlü, geniş omuzluymuş. Haluku ben hiç görmedim, ama anlatırken hep sıska, çelimsiz biriymiş gibi hissederdim.
Akşam boyunca Haluk onunla annemin nasıl evleneceğinden, okul bitince nasıl bir hayat kuracaklarından bahsetmiş. Şiirler okumuş, espriler yapmış. Babam ise hep susmuş, sadece dinlemiş ve derin derin iç geçirirmiş (annem öyle anlatırdı). Sonunda ayrılırken babam annemin küçük narin elini iki avucunun arasına alıp şöyle demiş:
Lale! Bu Haluk sana göre değil. Benimle evlen, bak daha mesut olursun!
Annem birden afallamış, şaşkınlıktan:
Ne zaman?..
Babam hiç düşünmeden:
Yarın!..
Demiş ve Halukun moralini iyice bozmak ister gibi eklemiş:
Sana bir oğlumuz olacak, beraber çok seveceğiz onu. Onu sevdikçe de birbirimizi daha çok seveceğiz. Ona da Alp ismini koyacağız, tıpkı eski kahramanlarımız gibi…
Peki, olur! demiş annem hemen ve ertesi gün nikâh masasına oturmuşlar.
Haluk da düğünde sağdıç olmuş.
Sonra babamla annem üniversiteyi bitirip, meslekleri gereği, birlikte Sivasın dağlık bir köyüne atanmışlar; ikisinin de diplomasında “jeoloji-jeodezi mühendisi” yazıyor. Oradaki maden işletmesi müdürü, yeni mezun gençlere bir oda ayarlamış, depodan eski püskü malzemeleri temizlettirip onlara ev yapmış.
Aradan bir yıl geçmeden istedikleri çocukları dünyaya gelmiş, Alp yani ben. Annemle babam tıpkı dedikleri gibi, beni ölesiye sevmiş.
Babam doğumdan sonra evin önüne at arabasıyla gelip, sırf bizi almak için köyden yaşlı bir at bulmuş, adı da Hürmüz’müş.
Baraka eve yaklaştıklarında, kapının önünde Haluk, kucağında kalaylı bir bebek leğeniyle bekliyormuş. Çok sağlam bir tanıdıktan bulmuş. O leğen benim hem ilk banyom hem bir süreliğine annemin anlatırken dediğine göre beşiğim oluvermiş. Annem, ceyizinden kalan büyük yastığı leğene yerleştirir, üstünü çarşafla örter, orada uyuturmuş beni. Yıkanma vakti gelince yastık anne babanın yatağına taşınır, ben suya bırakılırmışım. Babam işten koşa koşa bitip gelir, oğlunun banyosunu kaçırmazmış. Başımı tutar, annem de yıkayıverirmiş kahraman oğlunun vücudunu.
Alptan kahraman filan olmadı ama, annemle babamın izinden gidip, ben de iyi bir jeolog oldum.
En ilginci, eşim Sibel de jeolog, üniversiteden sonra işyeri sayesinde tanıştık. Annem Sibeli hemen çok sevdi, babam da. Her aile buluşmasında, ben balkonda babamla sigara içerken, şöyle derdi:
Yani oğlum, şu hayatta bana iki defa şans güldü: Biri annemi bulduğumda, diğeri sen Sibelle evlendiğinde. Oğlum, Sibeli üzme, o da tıpkı annemiz gibi nazik bir kızdır.
Bir gece, babam ansızın vefat etti. Annem hemen fark etti. O günden sonra çabucak yaşlandı, unutkanlaştı. Hatta çoğu zaman, babamın artık olmadığını bile unutuyordu. Biz onu yanımıza aldık yine de, ama o, pencere önünde oturur, saatlerce babamın işten dönmesini beklerdi. Ve son gününe kadar Bülentinin en sevdiği gibi o nefis ev köftelerini yapmaya devam etti
Benim annemle babam işte hep böyleydi… O güzel insanlar, sanki hep var olacaklarmış gibi yaşadılar, sevdiler, sevdirdiler. Şimdi her şey anı oldu ama halen içimde bir sıcaklık, bir özlemle hatırlıyorum onlarıŞimdi arada bir, kendi evimizin penceresinden dışarı bakarken, onların o eski baraka evindeki seslerini, kahkahalarını, uzaklardan gelen ince at nalı tıkırtılarını duyar gibi oluyorum. Kimi akşamlar Sibel’le mutfaktan gelen köfte kokusunda annemi, gölgem yere vururken babamın yüzünü yakalayabiliyorum. Yıllar geçti, çocukluğumdan bugüne dünyanın katmanları arasında nice kaya kırıldı, nice yol açıldı ama içimde bir yerde, halâ annemle babamın sevgisi, o küçük köy evinde doğmuş bir hikâye kadar capcanlı duruyor.
Ve bilirim, günün birinde çocuklarım soracak: “Baba, senin annenle baban nasıldı?” İşte o zaman, kucağımdaki küçük elleri sımsıkı tutup onlara anlatacağım; bir kavuşmanın, bir veda kadar değerli olduğunu, her güzel anının aslında sonsuza dek yanımızda kalabileceğini… Onlar giderken bıraktıkları her sevgiyle, ben ve ailem yaşamaya devam edeceğiz. Bazı insanlar gerçekten hiç gitmez, hangi çağda, hangi evde olursak olalımonlar bizim kalbimizde yaşar, her gün, yeniden.




