Tesadüfi Bir Telefon –
– Ahmet Bey mi?- Telefonda bir kadın sesi, soğuk ve resmi.
– Evet, benim, Ahmet. Kiminle görüşüyorum?
– Ben Sevgi Yuva Evi’nin müdürüyüm. Bir hafta sonra kızınız üç yaşına basacak ve başka bir kuruma devretmek zorunda kalacağız. Onu almayacağınız kesin mi?
– Bir dakika, hangi kız? Kimin kızı? Benim oğlum var, Emir… – diyebildim şok içinde.
– Zeynep Ahmetoğlu. Bu sizin kızınız değil mi?
– Hayır, ben değilim. Ahmet Demir, adım. Ama Ahmet Demir.
– Kusura bakmayın, sanırım bir karışıklık oldu, – dedi kadın yorgunca telefonda.
Sonraki çalan meşgul tonu kulaklarımda çan sesi gibi çınladı.
Ne saçma şey! diye söylendim kendi kendime. Kız çocuğu diyor, bebek diyor! Belgelerdeki bu saçmalık nedir?
Ama o telefon konuşması, yüreğimde bir diken gibi kaldı. Neden bilmem, aklıma düştü; hayatsız, ailesiz, sıcak bir anne eli olmadan, şefkatli bir baba, telaşlı bir nine olmadan nasıl yaşar bu çocuklar? Emirin etrafında akrabalar, dayılar teyzeler eksik değil…
Eşim Sema hemen anladı dalgınlığımı, cevapsızlığımı. On yıldır aynı yastığa baş koyduğum, ilkokuldan beri tanıdığım kadın, benden bir şey gizli kalır mı?
Akşam yemeğinde, sabredip bekledikten sonra lafı pat diye sordu:
– Neyin var senin bugün?
– Kimin adı ne? – şaşırarak sordum (Kız çocuğu olduğunu nasıl bildi? Yoksa ona da mı aradılar?!)
– Zeynep, dedim. Zeynepmış.
– Aa, ne güzel! Demek yanında ben Semacık, öbürü Zeynepçik, öyle mi?! – diyerek sesini yükseltti Sema.
– Evet, dedim. Zeynep Ahmetoğlu.
– Bana bir de kimliğini söyle bari! – diye bağırdı bu sefer.
– Onun ne kimliği olacak ki?
– Sığınmacı mıymış yoksa! – biraz daha alçaltarak sesini.
– Kim sığınmacı? – tamamen daldım artık.
– Senin Zeynepin, yeni bir adres ister herhalde? Söyle, itiraf et!
– Ne diyeyim ki! – dedim, akşam yemeğini tamamen unutmuş halde.
Ve o an Sema ağladı. Öyle hıçkırarak ya da gösterişle değil… Öfkeyle akan koca yaşlar, doğrudan önlüğüne düştü.
– Yarına anneme gidiyorum. Bilmiş ol, Emiri sana bırakmam, – dedi gözyaşlarıyla.
– Sema, noluyorsun? Nolur anlat, neden annene?
– Zeynepinle beni burada hizmetçi mi bırakacaksın? – diyerek iyice çıldırdı.
O an, durumun saçmalığına yavaş yavaş ayıldım. Omzuna dokunup onu mutfak köşesine oturttum, sabahki telefon konuşmasını baştan sona anlattım.
Şimdi ise Sema, gözyaşlarına boğulmuştu yalnızca o zavallı küçük için. Kadınların gözyaşı bitmez, sevgiliminkiyle baş edemediğim, hatta korktuğum doğrudur.
Böyle bir geceden sonra yemeği unutmak kolay oldu.
…
Sabah, Sema yanı başımda telefonumu kurcalarken uyandım! Onca yıl sonra ilk defa… Demek ki hâlâ bana inanmıyor, delil arıyor. Böyle güven eksikliği içimi acıttı. O sırada fısıldadı:
“Ahmeeet… Ahmeet…” Elini omzuma hafifçe dokunduruyor.
Uyanıyor gibi yaptım.
– Ahmet, bu sabit hat değil mi arayan?
– Evet, -dedim dalgınca.- O numara.
– Hadi uyu, uyu. – Deyip çıktı odadan, telefonumu da alıp gitti.
Uyumak kolay mı artık? Birazdan salondan bilgisayar sesi geldi. Kalkıp yavaşça baktım – Sema, fareyle ekranda hızlıca geziniyordu.
“Sevgi Yuva Evi, İstanbul” yazılmış arama çubuğuna…
Site, adres, telefon, bina fotoğrafı… Sema, telefondaki numarayla bakışlarını karşılaştırdı;
– Ahmet, aynısı!
– Ne aynısı?
– Telefon numarası! Aynı numara. Burası Sevgi Yuva Evinin telefonu!
– Ben de onu dedim. Peki sen kontrol ediyorsun yani?
Sema döndü.
– Kontrol etmiyorum, emin olmak istiyorum.
– Neden?
– Ahmet, burası bize yakın sayılır, – dedi dalgınca.
– Gidelim mi? Nereden bulmuşlar senin numaranı? Hiç alakân yokken…
Bunu ben de düşünmemiştim. Gerçekten, nereden?
Sabaha dek gözümü zar zor kapattım. Yine Sema dürttü.
– Ahmet… Ahmet!
– Ne oldu yine?
– Emin misin, hiç öyle bir şey yaşamadığına? Belki eski bir sevgili, yıllar sonra karşılaştın, duygular kabardı? O da sana hiç söylemedi, bebeği bırakıp gitti. Belki, Ahmet? Belki!
– Ne sevgilisi, Sema? İlk sınıfta yanına oturdum, hâlâ yanında oturuyorum. Dört yıl önce Emir üç yaşına girdi, kreşe başladı. Hep hasta olurdu, sen işe başladın, yanında kim bakıyordu? Ben! Evden çalışmaya geçmiştim, hatırlasana, ilaç, yemek, doktor randevuları, hâlim kalmamıştı sevgili kim, uyuyacak takatim yoktu!
Olmazdı, olmadı, olmayacak.
– Peki numaranı kim bırakmış onlara? Biri bırakmış olmalı, diye üsteledi Sema.
Ben de kafamdan eski tanıdıkları geçirdim. Hiçbiriyle aramda böyle bir şey olamaz, ama insanın sağı solu belli olmaz. Herkesin hayatı kendi yoluna girmiş…
Yarın o yuvaya mutlaka gidecektik.
Ertesi sabah, evraklı, zayıf, yüzü solgun bir adam, müdür odasının önünde bekliyordu. Elinde bir tomar kağıt, elleri titriyor hafiften heyecanlandığından mı, yoksa yorgunluktan mı bilemem.
– Benden sonra sizsiniz, – dedi derin bir sesle adam.
Onu çağırdılar, içeride yaklaşık on beş dakika konuşuldu; kadının sabit sesiyle adamın pes sesleri arada çarpışıyordu.
Dışarı çıktı adam kağıtsız, karmakarışık, hemen bizi çağırdılar.
– Buyurun, – kapıda orta yaşlı hoş bir kadın, gözlüğünün sapını dişleriyle oynuyor.
– Dünle alakalı geldik, – dedim, hafif şakayla.
Kadın masasına oturdu.
– Vaktim yok, lütfen meseleyi net, kısa anlatın.
Dünkü telefon konuşmasını hatırlattım.
– Aa, evet… Kusura bakmayın, yanlış oldu. Size aramamız gerekmezdi.
– Nasıl gerekmez, numaram sizde! Hem, numaramı nereden buldunuz?
– Bakın, Ahmet Bey, bir rakamı yanlış tuşlamışım. Aradığım numara 552 ile başlıyordu, ben 552 yerine 553 yapmışım. Sizin de adınız Ahmet, tamamen tesadüf. Tesadüf işte…
Az önce giren de oydu.
– Kim? – aptalca sordum, cevabı bilerek.
– Ahmetoğlu, Zeynepin babası. Gerçek babası.
Tekrar özür dilerim; işlerim çok, müsaadenizle.
Kadının göğsünde Aysel Kaya – Müdür yazıyordu.
Semanın da dikkatini çekmiş olacak ki sordu:
– Aysel Hanım, peki o adam kızı alacak mı?
Aysel Hanım bir an durdu, tekrar oturdu.
– Hayır, almayacak. Zeynepin annesi öldü. Ahmetoğlunun ise farklı kadınlardan yedi çocuğu var. Son üç yılda sadece iki kez geldi, o da mecburiyetten. Zeynepi istemiyor. Cevap verdim, hoşça kalın dedi, kapıya yöneldi.
Donakalmış halde dışarı çıktık.
Bahçede çocuklar oynuyordu. Birkaçı salıncakta, diğeri kaydırakta, iki erkek çocuk bankta yarış yapıyor.
Onlara bakınca bir gariplik hissettim. Havai sesler yoktu. Emiri parka götürünce hemen cıvıltılar başlar, bağırış çağırış kopardı. Buradakiler suskundu. Sadece kısık sesle konuşuyor, gülmüyorlardı. Küçük yaşlılara benziyorlardı. Hayatları, çocuklukları olmadan yaşlanmışlardı.
Hayatları mücadeleyle geçmiş; ya soğuk, ya açlık, oyuncak eksikliği, kıyafet yetersizliği, büyüklerin soğuk hatta zalim davranışı.
Semaya döndüm, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yine bu gözyaşları!
Yavaşça bahçeden çıkarken, birden Anne! sesiyle irkildik. Bütün çocuklar döndü. Gülen gözlü, saçında ponponlu bir bereyle minik bir kız koştu, kollarını açtı.
“Anne! Anne! Buradayım!” diye ağlayarak Semanın bacağına sarıldı.
Yürekten bir ağlamayla hıçkırıyordu, öyle içten, öyle acıyla ki, ben de zor tutabildim gözyaşımı.
– Zeynep! – diye bağıran bakıcı koştu arkamızdan. Kızı kucağına almaya çalıştı, ama küçük Semanın bacaktan ayrılmak istemiyordu.
Zorlukla, elindeki çikolata sayesinde, kızı ayırdılar, biz ise ellerimiz titreyerek apar topar çıktık yuva bahçesinden.
Arabadaydık; Sema zangır zangır titriyor, ben ise ellerimle direksiyona tutunmaya çalışıyordum. Kaldırıma çekip bekledim.
Sema gözleriyle köşe başındaki oyuncağa işaret etti.
Konuşmadan, tam bir uyumla arabadan indik, el ele Oyuncakçıya yürüdük.
Bir bebek ve pembe elbise aldık.
Bizim kızımız Zeynep her zaman en güzel olacak!




