Günlük 1995, İstanbul
Evimizde yine misafirler vardı. Aslında bizde misafir eksik olmazdı; hemen her zaman biri gelir, giderdi. Herkes içki içiyor, kadehler havada uçuşuyor, ama yemek yok. O kadar ki, masada ekmek kırıntısı bulsam bayram edeceğim… ama nihayetinde masada hep sigara izmaritleri ve boş bir sardalya konservesi duruyor. Masanın etrafıma bir kez daha bakıyorum; hiçbir şey yok.
Yavaşça, anneme dönüp, Anne, ben çıkıyorum, dedim. Eski, yırtık ayakkabılarımı giyerken bir umutla ona bakıyordum; keşke beni durdursa; Oğlum, bu saatte nerede, karnın aç, hava soğuk, otur evde. Şimdi sana bir tencere pilav yaparım, misafirleri de yollarım, ev temizlenir, dese ne güzel olurdu. Ama annemden böyle sevecen cümleler duymak, hayal kurmak gibi bir şeydi. Onun kelimeleri hep diken gibiydi; insanı incitiyordu.
Bu defa, kendime söz verdim: bu sefer sonsuza kadar gidiyorum. Altı yaşımdayım ama kendimi yeterince büyük hissediyordum. Öncelikle, biraz para kazanıp bir simit alacaktım, belki iki, karnım zil çalıyordu.
Nasıl para kazanacağımı bilmiyordum. Ama İstanbulda, Eminönünde büfelerin önünden geçerken, karlar arasında boş bir şişe gördüm, aldım, cebime attım; biraz ilerisinde bir naylon poşet buldum. O günün yarısı, poşetimle şişe toplamaya harcadım.
Bir sürü şişe oldu elimde, poşetimden sesler geliyordu. Hayalimde pembe, yumuşacık, susamlı, belki hatta üzeri beyaz glazürlü bir simit ya da poğaça… Ama glazüre yetmeyeceğini anlayınca, bir tane daha şişe bulmam gerektiğine karar verdim.
Yakındaki tren istasyonuna gittim, Sirkecide, adamlar bira içiyor. Poşetimi büfenin yanına bıraktım, taze bırakılmış bir şişeye koştum. Koşarken, pis ve sinirli bir adam geldi, şişelerimi aldı, bana çok kötü baktı. Başı aşağı eğip uzaklaşmaktan başka çarem yoktu.
Simit rüyası bir anda tuz buz oldu.
– Şişe toplamak da zor işmiş, – diye düşündüm, yine karlar içindeki sokaklarda gezinmeye başladım.
Ayaklarım sırılsıklam; buz gibi oldular. Hava kararmıştı. Nasıl bir apartmana girdiğimi hatırlamıyorum. Bir merdiven arasında kalakaldım; kaloriferin dibine sokulup, sıcacık bir rüyaya daldım.
Uyandığımda hâlâ rüyada mıyım sandım; sıcak, huzurlu, mis gibi kokular… Sonra kapıdan bir hanım girdi, yüzü çok ama çok sevecen.
– Nasılsın yavrum, – dedi tatlı bir sesle. – Isındın mı? Dinlendin mi? Hadi gel, kahvaltı yapalım. Ben gece dışarı çıkarken seni apartman arasında yatan bir köpek yavrusu gibi gördüm. Aldım, eve getirdim.
– Burada mı kalacağım? – diye sordum, inanamaz bir şekilde.
– Eğer bir evin yoksa, burası senin de evin artık, – dedi kadın.
Sonrası masal gibiydi. O yabancı teyze bana yemek verdi, ilgilendi, yeni giysiler aldı. Zamanla, annemle yaşadığım her şeyi anlattım ona.
O iyi yürekli teyzenin adı Hilaldi. Bu ismi ilk kez duymuşum; bana hem güzel hem de büyülü geldi. Sanki bir peri masalındaki annem gibiydi.
– İstersen senin annen olabilirim, – dedi bir gün, beni sarıp sarmalarken; gerçek bir annenin evladına sarılır gibi, sımsıkı.
Elbette istedim… Ama bu masal kısa sürdü. Bir hafta sonra annem geldi, sarhoş olmamasına rağmen Hilal Teyzeye bağırdı:
– Henüz annelik hakkımdan mahrum edilmedim. Oğlum üzerinde tüm haklarım var! –
Giderken yavaş yavaş kar taneleri düşüyordu; Hilal Teyzenin evi bana beyaz bir saray gibi geliyordu.
Sonraki hayatım tek kelimeyle kötüydü. Annem içki içti, ben hep kaçtım. Bazen Haydarpaşada, bazen Sirkecide geceyi geçiriyor, yine şişe topluyor, ekmek alıyordum. Kimseyle konuşmadım, kimseden bir şey istemedim.
Yıllar geçti; sonunda annemin annelik hakkı elinden alındı ve beni bir yetiştirme yurduna verdiler.
Beni en çok üzen şey, o beyaz saray gibi olan evi ve içindeki Hilal Teyzeyi bir türlü hatırlayamamaktı.
Üç yıl geçti.
Yurtta hâlâ içine kapanık bir çocuktum. En çok sevdiğim şey, sessizce bir köşede oturup resim yapmaktı. Hep aynı şeyi çiziyordum: beyaz bir ev ve gökyüzünden yağan kar taneleri.
Bir gün, yuvamıza bir gazeteci geldi. Müdiremiz ona yuvayı gezdirirken benimle de tanıştırdı.
– Mehmet iyi bir çocuk, ama yurttaki topluma uyum sorunu var. Hâlâ, üç yıl oldu düzelmedi. Aileye yerleşmesini istiyoruz, – diye açıkladı.
– Merhaba, adım Hilal, – dedi gazeteci hanım.
Birden sanki içimde buzlar eridi; bir heyecanla ona gerçek Hilal Teyzeyi anlattım. Konuştukça ruhum ısınıyor, gözlerim parlıyordu. Müdiremiz bile şaşırdı; bambaşka bir çocuk olmuştum.
Hilal ismi yüreğime altın bir anahtar oldu.
Gazeteci Hilal Hanım, gözyaşlarını tutamadı; hikâyemi dinlerken ağladı. Sonra bana söz verdi: hikâyemi İstanbul yerel gazetesine yazacak, belki o iyi kadın okur, Mehmetin onu beklediğini anlar.
Sözünü tuttu. Ve mucize gerçekleşti.
O kadın gazete almazdı ama doğum gününde iş arkadaşları ona çiçek yollamış; kış vakti olduğu için, çiçeği gazeteye sarmışlar. Evde demeti açarken küçük bir haberin başlığı dikkatini çekti: “Hilal Teyze, seni arayan bir çocuk var Mehmetten haber var!”
Makaleyi okudu; bunun kendi bulduğu o çocuk olduğunu hemen anladı.
Mehmet hemen onu tanıdı; koşup sarıldı. O gün, Mehmet, Hilal Hanım ve yuvada olan herkes ağladı.
– Seni o kadar özledim ki, – dedi Mehmet.
Zar zor Hilal Hanımı eve uğurladılar; işlemler gerekecekti, hemen alamıyordu. Ama her gün ziyarete gelecekti.
P.S.
Sonrası hep mutlu geçti. Şimdi Mehmet 26 yaşında. İstanbul Teknik Üniversitesinden mezun oldu. Yakında İrem adında iyi bir kızla evlenecek. Güleç, açık fikirli ve annesi Hilali her şeyden çok seviyor.
Bir gün büyüyünce Hilal Hanım anlattı: Aslında onun eşi, çocuğu olmadığı için terk etmiş. O da kendini yalnız ve işe yaramaz hissederken, bir merdiven arasındaki çocuğu bulup sevgisiyle yeniden hayata bağlanmış.
Annesi Mehmeti götürdükten sonra, Hilal Hanım kader buymuş dedi ama üç yıl sonra yine kavuşunca dünyanın en mutlu kadını oldu.
Mehmet ise öz annesinin hayatını araştırdı. İstanbulda bir odada kiracıymışlar. Yıllar önce, hapisten çıkan bir adamla birlikte kaybolmuş gitmiş. Mehmet, bir daha aramadı. Neden arayacak ki…




