Aman Allahım, bu ne rezalet! Anahtar girmiyor! Siz içeride hendek mi kazdınız, ne yaptınız? Elif! Baran! Evinizde olduğunuzu biliyorum, elektrik sayacı dönüyor! Hadi açın şu kapıyı, çantalarım ağır, kollarım kopmak üzere!
Mukaddes Hanımın sesi, eski annelerimizin düğünlerde taktığı altının şıkırtısından bile daha keskin, apartmanı çınlatıyor, taze boyanmış duvarlardan sekip iki kapı ötedeki komşunun evine bile giriyordu. Oğlu ve gelininin kapısında durmuş, gazabıyla yeni parlatılmış krom kapının kolunu kökünden sökecekmiş gibi çekiştiriyor, antika anahtarı yeni kilide zorla sokmaya çalışıyordu. Yanında yere bırakılmış iki dev pazar çantası, birinde sarkmış dereotu demeti, diğerinden ise yoğurt şişesinin ağzı gözükmekteydi.
Üçüncü kata çıkan Elif, basamaklarda yavaşladı, tam bir kat aşağıda nefesini tuttu. Her kaynana gelişi zaten sinir testi olurdu, ama bugün iş başka. Bugün Son Nokta günüydü. Beş yıl biriken sabır patladı, kale savunması başlatılmıştı.
Derin bir nefes aldı, omzundaki çantasını düzeltti, yüzüne kibar bir asayiş pozu takıp çıkışa yöneldi.
Mukaddes Hanım, iyi akşamlar, dedi Elif gülümseyerek. Komşular polisi arayacak, boşuna bağırmayın. Kapıyı da zorlamayın, yeni kapı, pahalıya mal oldu.
Kaynana döndü, perma yaptırdığı bukleleriyle alev alev yanan yüzüyle bakışları yıldırım saçıyordu.
Heh, geldin mi? Ben burada yirmi dakikadır bekliyorum, çalıyorum, bas bas bağırıyorum! Anahtarım niye uymuyor? Ne yaptınız, kilidi mi değiştirdiniz?
Değiştirdik, dedi Elif sakince anahtarlığını çıkarırken. Dün ustayı çağırdık.
Bana, bir annenize haber vermediniz mi? Mukaddes Hanım adeta dumura uğramıştı. Ben geldim, size erzak getirdim, size bakıyorum, siz de beni kapıdan çeviriyorsunuz! Ver hadi şu yeni anahtarı, hemen! Benim eti buzluğa koymam lazım, sulandı iyice!
Elif kapıya yaklaştı ama açmayı geciktirdi. Geçmişte hemen suçluluk duyar, açıklamalar bulur, yedek anahtar arar; anne kızmasın diye debelenirdi. Ama iki gün önce yaşananlar, uslu gelin defterini Elif için tamamen kapatmıştı.
Size anahtar yok Mukaddes Hanım, dedi kararlı bir sesle Elif. Ve olmayacak da.
Bir anda sükûnet bastı. Mukaddes Hanım, sanki Elif aniden Çince konuşmuş ya da ikinci kafayı çıkarmış gibi bakıyordu.
Ne diyorsun sen ya? diye fısıldadı sinsice. Yoksa kafayı mı yedin kızım? Ben oğlunun annesiyim! Torunlarımın babaannesi olacağım! Bu da Baranın evi!
Bu ev, bizim birlikte krediyle aldığımız ev, ve o krediyi birlikte ödüyoruz. İlk peşinat da anneannemin Eskişehirdeki satılan iki odasına gitti, hatırlatayım, dedi Elif. Ama konu metrekare değil. Konu, sizin sınırları çoktan geçmeniz, Mukaddes Hanım.
Mukaddes Hanım ellerini kaldırırken torbasındaki şişe sallandı.
Sınır mı? Ben size canımla başımla geliyorum! Size yardım ediyorum! Gençler hiçbir şey bilmiyor, sürekli dışarıdan yiyip yediriyorsunuz, paranızı savuruyorsunuz! Ben geldim, bir bakayım, mutfağı toparlayayım, revizyona geldim. Sınır mı?
Evet, tam olarak revizyon, dedi Elif, içinde kızgın ama buz gibi bir dalga yükselirken. Dün ne oldu, hatırlayalım. Ben ve Baran işteydik. Siz anahtarınızla eve girdiniz. Sonra ne yaptınız?
Buzdolabını temizledim! dedi Mukaddes Hanım gururla. Dolap iğrençti! İçinde bozulmuş şeyler, burnu direk kıran peynirler vardı! Hepsini attım, rafları yıkadım, temizledim, mis gibi kavanozlarla dolap düzenledim, efendim size tencereyle çorba kaynattım, köfte yoğurdum.
Üç bin liralık rokfor peynirini çöpe attınız, Elif parmaklarını saymaya başladı. Yarım günümü verdiğim pesto sosu lavaboya döktünüz, yeşil kimyasal diye. Kasapta zar zor bulduğum antrikotları kararmış bu, bozuk diye çöpe gönderdiniz. Ve en acısı, yüz bakım kremlerimi dolaptan çıkarıp banyoda kaloriferin üstüne koydunuz; hepsi bozuldu. Zararınız Mukaddes Hanım, aşağı yukarı on beş bin TL. Para da önemli değil, mesele, her yere burnunuzu sokmanız!
Size zehirden kurtardım! diye çığlık attı Mukaddes Hanım. O peynirin adı mı var, tadı mı var, düpedüz zehir! Et kırmızı olur, yağlı olursa kolestrol! Size tavuk göğsü, mis gibi getiriyorum, bak çorba da var.
O çorba, geçen hafta kemiklerini ayıklayıp buzluğa attığınız şeylerden mi? Elif kendini tutamadı.
O, başyapıt! dedi Mukaddes Hanım alınmış. Sen de iyice kibirlendin Elifçim! Biz doksanlarda kemik bulsak şükrediyorduk. Sen dolabı darmadağın etmişsin! Yoğurtlara, ottan kutucuklara para veriyorsun Var mı orada tereyağ, reçel, pastırma? Ben sana turşu, lahana bile getirdim, afiyetle ye, sağlığına kavuş!
Elif, poşetlerdeki kavanozlara baktı. Turşu suyu şeffaf değil, güven vermiyor, lahana ise naylonu delip kokuyu eve yaymıştı.
Biz bu kadar tuzlu şey yemiyoruz Mukaddes Hanım. Baranın böbrekleri hassas, dedi Elif güçsüzce. Sizden kaç kez rica ettim: Habersiz gelmeyin, eşyalarıma dokunmayın, mutfağıma revizyon yapmayın. Siz anlamıyorsunuz. Anahtarınız vardı diye ev karargahınıza çevirdiniz. O yüzden kilit değişti.
Nasıl cüret edersin! Mukaddes Hanım devasa gövdesiyle üstüne gelir gibi yaptı.
Açıkça söyleyeyim: Baran yakında gelir, konuşuruz, dedi Elif.
Mukaddes Hanım, paltosunun cebinden Nokiasını çıkarıp titreyen ellerle düğmelere bastı, Elife düşman gibi bakıyor bir yandan.
Alo, Barancığım! kulak zarını delen bir tonla bağırmaya başladı. Karın beni evine almıyor! Kapılar değişmiş, anahtarım işe yaramıyor! Poşetlerle koridorda kaldım, ayaklarım koptu, canım çıkıyor! Kadıncağızı öldürsün diye mi aldın bu kızı? Hemen gel, bana sahip çık!
Bir cevap aldı, suratı önce zafer, sonra şaşkınlık aldı.
Ne demek biliyordun? Sen izin mi verdin? Benim oğlum oldun da anana sahip çıkmadın! Ne? Sen de mi yoruldun? Kimden? Anan seni büyüttü! Sana ömür adadı!
Telefonu kapattı, Elife kinle baktı.
Demek işbirliği içindesiniz Baran gelsin, ben onun gözünün içine bakarım, anneye bunu yapamaz.
Elif sessizce anahtarı kapıya takıp açtı.
Ben içeri giriyorum. Siz, Mukaddes Hanım, Baranı bekleyin. Eve sizi almıyorum.
O iş öyle kolay mı! dedi Mukaddes Hanım, kapı açılırken ayağını kapı aralığına sokuşturdu.
Lakin Elif uyanıktı, kapıyı hafifçe araladı, ardından bir hamlede çelik kapıyı Mukaddes Hanımın burnunun ucunda kapatıverdi. Bir, iki, sonra da gece sürgüsünü kilitledi.
Elif sırtını serin kapıya yaslayıp gözlerini kapattı. Dışarıda kıyamet. Mukaddes Hanım, kapıyı yumruklarla dövüyor, eşiğe tekme atıyor, öyle ithamlarla bağırıyordu ki, apartmanda domatesler bile kararıyordu.
Nankör! Yılan kız! Kaymakamlığa şikayet edeceğim, kocanı aç bırakıyorsun! Polise çağırırım, aç kapıyı, lahanam ekşiyor burada!
Elif mutfağa geçti, bağırtılara kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Mutfak tertemiz, neredeyse steril. Kaynana istilasından sonra buzdolabı adeta müze vitrini gibi parlıyordu. Elif kapağı açtı içeride yalnızca kaynananın getirdiği çorba tenceresi. Ekşi lahana ve yanık yağ kokusu burnunu yaktı. Hiç düşünmeden, tencereyi aldı, içeriklerini klozete boşaltıp bir kere değil iki kere sifonu çekti. Tencereyi de aç balkona koydu, şu an temizleyecek hali kalmamıştı.
Bir bardak su aldı, elleri titriyordu hâlâ. Yıllardır sabır çekmişti. Mukaddes Hanımın cumartesi sabah yedide toz alacağım diye çıkıp gelmesine, ucuz deterjanıyla Elifin çamaşırlarını baştan yıkamasına, durmadan kocana daha iyi bak tavsiyelerine katlanmıştı.
Ama buzdolabı, son damlaydı. Burası onun en mahrem alanıydı. Pek seçerek, özenle aldığı her malzemenin çöpü boylayışını, yerini salamura şişeleri ve yakıcı tencerelerin almasını görür görmez; ya şimdi sınır koyacak, ya da evliliği bitecekti. Mukaddes Apartmanı Şubesinde yaşamaya niyeti yoktu artık.
Aradaki fırtına dindi. Mukaddes Hanım ya yorulmuş ya da Baranın geleceği kapışmaya hazırlanıyor olmalıydı.
Yirmi dakika sonra kapı anahtarla açıldı. Elifin nefesi tutuldu. Kapıda Baran bitap, galiba kafası dağılıyor. Kravat yana kaymış, gözlerde uykusuzluk izleri.
Arkasında, pek cadı olmasa da, ısrarcı bir Mukaddes Hanım.
Bak gördün mü oğlum, dedi Mukaddes Hanım, girişte çantayla içeri sızmaya çalışarak. Karının yaptığına bak, anneyi kapı dışarı etti. Getirdiğim köfteler soğudu, al çantaları, ben de gireyim
Baran, anında girişte durup annesinin yolunu kesti. Çantayı vestiyerin üstüne koyup dönüp baktı.
Anne, çantalar kapı önünde kalsın. Sen içeri girmeyeceksin.
Mukaddes Hanımın ağzı açık kaldı. Lahanalı torba yere düştü.
Ne diyorsun oğlum? Beni mi kovuyorsun, bu kız yüzünden mi?
Anne, Elife hakaret etmeyi bırak, dedi Baran. Sesi yumuşak ama öyle kararlıydı ki, yıllardır ertelediği bu yüzleşmeye hazırdı. Dün gece Elif buzdolabının önünde hüngür hüngür ağlarken, faturaları görünce, anne iyi niyetli lafının yıllık faizini de anladı. Sırf bizim iyiliğimiz için deyip onların gıdasını, bütçesini ve psikolojisini perişan ediyordu.
Kovmuyorum, dedi Baran. Yalnızca gitmeni istiyorum. Anlaştık: Gelmeden arayacaksın. Aramadın, anahtarını kullanıp yalnızca yangın, deprem için olan hakkını suiistimal ettin. Bizim yiyeceklerimizi attın. Anne, bu hırsızlık sayılır ve sabrımızı aşıyor.
Sabrı aşıyor mu?! Mukaddes Hanım çığlığı bastı. Sizi kurtarıyorum ben! Ne bulursanız yiyorsunuz, kafanıza göre takılıyorsunuz!
Biz de bundan gına geldik, artık istemiyoruz. Çorbanızı da istemiyoruz, bana dokunuyor. Köfte deseniz; ekmek ve soğan. Biz yetişkiniz, kendimiz ne yiyeceğimizi biliriz.
Demek öyle Mukaddes Hanım darıldı. Anneni unuttun Baran, yuvadan uçtun, sana kim bakmıştı, kim okutmuştu? Bak şimdi, sinsiye bak
Anne, lütfen, bu duygusal şantaj. Anahtar, sadece acil durumlar için. Sözleşmeyi bozdun. O yüzden yeni anahtar olmayacak.
Oh olsun size! diye bağırdı Mukaddes Hanım, apartmanda köpek sesleri çoğaldı. Benden günah gitti! Bitti, gelmem bir daha! Gidin pislikte yaşayın, küfle doyun! Hasta olursanız, kapımı çalmayın!
Bağırırken çantalarını topladı, torbadan ufalanmış, kararmış havuçlar holde yuvarlandı.
Alın işte! Gözünüz doysun! dedi havucu tekmeyle kenara atarak. Hep iyiliğiniz için!
Kapı önü paspasına tükürüp, homurdanarak apartmandan uzaklaştı. Çekip gitme sesleri, kapı çarpasıyla bitti.
Baran içeri döndü, sürgüyü çekip Elife baktı.
İyi misin? diye sordu, kendini pufa bırakırken.
Elif yanına gidip sarıldı. Şirket stresi ve ter kokusu barizdi.
İyiyim, sağ ol. Senin de sabrın tükenecek diye korktum.
Ben de korktum. Ama kapıda annemin yüzünü görünce, şimdi hayır demezsem evlilik bitmiş olacaktı. Bir tabak lahana için seni kaybetmeye niyetim yok.
Elif güldü. Gergin ama ferah bir gülüştü.
Şu havuçları bir toplayalım, dedi. Yoksa komşular sebze mafyası sandı bizi.
Hemen, dedi Baran, kahramanlık ilanını verircesine. Git sen dinlen, bugün kaleyi savundun!
O akşam mutfakta oturduklarında, bomboş buzdolabı onları korkutmuyordu. Tam aksine: huzur demekti. Kendi istedikleri şeylerle doldurma özgürlüğüydü. Büyük boy, bol peynirli ve sağlıksız ama mutluluk veren pizza sipariş ettiler o mideye ölüm diye anılan pizza!
Bak, dedi Baran, gerçek bu: Annem bir süre gelmeyecek, çok gururludur. Bir ay sürer, sonra tansiyonum düştü diye aramaya başlar.
Varsın aramasın, anahtar yok artık.
Asla! dedi Elif kararlılıkla.
Tam o sırada kapı çaldı. İkisi de irkildi. Geri mi döndü yoksa?
Baran dürbünden baktı.
Kim o?
Getir sipariş! diye neşeli bir kurye sesi duyuldu.
Elif derin bir oh çekti. Az önce Baran havuçları toplarken marketten online sipariş vermişti, onu unutmuştu.
On dakika sonra kutuları açıyorlardı: taptaze marul, cherry domates, somon fileto, sade yoğurt, yeni bir kalıp mavi peynir.
Elif poşetten dolaba ürün dizerken, her hareketinde bir zafer vardı. Burası onun buzdolabıydı. Onun alanı. Onun kuralları.
Baran? Diye seslendi.
Ne oldu?
Hani diyordun ya, şu alt kapıya ekstra bir kilit daha takalım? Yarına usta çağıralım mı?
Baran gülümsedi, kolunu omzuna attı.
Çağıralım. Hatta kamera da koyalım, tam olsun!
Buzdolabının bembeyaz ışığında, yan yana durup dünyanın en mutlu insanları hissini yaşadılar. Çünkü mutlu olmak, sadece anlaşılmak değil; bazen kimsenin kendi mutfağına ve tenceresine sokulmamasıdır. O yüzden bazen birkaç kilit değiştirmek, ilişkinin tamamını düzeltir. Kısa süreli gürültüye değse de, ardından gelen o huzur dolu sessizlikte hayat, nihayet başlar.
Bu hikaye size tanıdık geldiyse ya da hoşunuza gittiyse, abone olmayı unutmayın. Bir beğeni ve yorumunuzla mutfağımız daha da şenlenir!




