Düşünsene, Hüseyin Bey elinde bir poşet ilaçla apartman girişinde posta kutularına bakarken, alt kattaki komşusu Emine Teyze onu durdurdu.
Hüseyin Bey, gözünüz aydın. Kızınız cümlesini biraz yuttu, yüzüne bakarak devam edip edemeyeceğini ölçtü, Evlenmiş. Dün. İnternetten gördüm, yeğenimin sosyal medya sayfasında paylaşılmış.
İlk başta neyin yanlış olduğunu tam kavrayamadı Hüseyin Bey. Gözünüz aydın lafı, sanki ona değil, başkasına söylenmiş gibiydi. Kafasıyla onayladı, uzak bir tanıdığın düğünüymüş gibi davrandı.
Ne düğünü? dedi, sesi sakin, nerdeyse resmi bir ifadeyle çıktı.
Emine Teyze ise daha açtığına açacağına pişman oldu hemen.
Yani Nikah kıymışlar, öyle diyorlar. Fotoğraf paylaşılmış Beyaz gelinlik giymiş. Ben de sizin haberiniz vardır sandım.
Hüseyin Bey yukarı çıktı, poşeti mutfak masasına bıraktı, montunu bile çıkarmadan uzun uzun bakakaldı. Kafasında basit bir tablo vardı: Davet diye bir satır eksikti. Düğün salonunda şölen, dans, eğlence beklediğinden değil. En azından bir telefon, bir mesaj gelmesini beklemişti.
Telefonunu alıp kızının sosyal medya hesabını açtı. Fotoğraflar sade, ölçülü; eğlenceden ziyade, belge çözümler gibi çekilmişlerdi. Kız kıymetli bir elbiseyle, yanında takım elbiseli bir adam. Altına da kısacık Birlikteyiz. yazılmış. Altında yorumlar: Mutluluklar, Gözünüz aydın. Kendi adı hiçbir yerde yok.
Bir sandalye çekip oturdu, montunu sırtından alıp sandalyeye astı. İçinde hüzünden çok, tuhaf bir öfke kabardı: Onu çizmişlerdi hayatlarından, soran olmamıştı, ihtiyaç duymamışlardı.
Numarasını tuşladı. Telefon uzun uzun çaldı. Sonunda kısa bir Alo duydu.
Bu ne demek oluyor? dedi. Sen evlendin mi?
Bir an sustu kızı, nefes alışverişinden bir çarpışmaya hazırlandığı anlaşılıyordu.
Evet baba. Dün evlendik.
Bana hiç söylemedin.
Senin böyle tepki vereceğini biliyordum.
Böyle mi tepki verirdim? kalktı, mutfağında gidip geldi Bu, böyle tepki verilecek bir şey mi sence? Nasıl haberim olmaz?
Telefonla tartışmak istemiyorum.
Ne zaman istersin peki? Neredesin sen şu an?
Adres verdi. Yeri bilmiyordu. Bir dakika içinde ikinci kez gururu incinmişti Hüseyin Beyin.
Geliyorum, dedi.
Baba, lütfen gelme
Gelmem lazım.
Telefonu kapattı, vedalaşmadan. Elinde telefon kalakaldı, delil gibi tutuyordu. İçinde bir yerlerde her şeyini düzeltme, eski düzeni geri alma isteği vardı. Onun düzeninde aile demek, önemli olanı saklamamak demekti. İşin doğrusu buydu. Hayatı boyunca hep ona sımsıkı tutunmuştu.
Çabucak hazırlandı; nerdeyse otomatik hareketlerle. Sabah pazardan aldığı elmalar ve bir zarf parayı çantasına attı. Para ihtiyat kutusundaydı, lazım olur diyerek biriktirdiklerinden. Neden zarfı koydu, tam bilmiyordu. Belki de boş gitmeyeyim, diye. Ya da kendini ailenin içinde hissetmek için ufak bir dayanak.
Trende cam kenarına oturdu. Dışarıda sırayla evler, bahçe duvarları, kırlangıç gibi geçen ağaçlar. Gözleri oralardan başka bir dünyadaydı.
10. sınıfta kızı eve bir çocukla gelmişti, gülümsemesi kocamandı, sanki saldırıdan savunmaya geçmiş gibi. Hüseyin Bey o zaman sesini yükseltmedi, Önce dersini çalış, sonra kiminle hoşlanıyorsan onunla görüşürsün, dedi sadece. Çocuk gitti, kızı odaya kapanıp sustu. Bir saat sonra kapısını çaldı, konuşmak istedi, Gerek yok, dedi kızı. Kendince doğru olanı yaptığını düşünmüştü. Çünkü anne-babaydı, dizginleri elinde tutmalıydı.
Sonra mezuniyet gecesi. Okulun önüne kızını almaya gitti, arkadaşları ve bir çocukla bekliyordu kapıda. Selam vermeden direkt, Bu kim? diye sordu. Kızı kıpkırmızı oldu. Biraz daha yüksek sesle tekrarladı: Sana soruyorum, bu kim? Çocuk kenara çekildi, arkadaşları telefonuyla oyalanır gibi yaptı. O akşam kızı tek kelime etmedi. Kendince sınırını koymuş, görevi buydu.
Karısını da düşündü. Bir aile toplantısında, akrabalar içinde karısına Yine her şeyi karıştırmışsın. Bir şeyi de düzgün yap, dediğini. Kötülükten değil, yorulduğu için öyle konuşmuştu. Düzen talep ediyordu, omzu fazla yükü taşıyamıyordu. O gece karısı yalnız kalıp ağlamıştı mutfakta. O gördü, ama yaklaşmadı. Kendi suçu, demişti içinden.
Şimdi tüm bu anlar, ceket cebinde unutulmuş makbuzlar gibi tek tek aklına geliyordu. Hepsini bir araya koymaya çalıştı ve yine Ama ben ne yapmadım ki? düşüncesine tutunuyordu: Dövmedim, içmedim, çalıştım, yetiştirdim, her şeyi onlar için yaptım!
Yeni apartmanın önünde durdu. Daire numarasını tuşladı. Kapıdan içeri girerken elleri terlemişti bile.
Kapıyı kızı açtı. Saçları aceleyle toplanmış, gözlerinin altı mor. Üzerinde evde giydiği bir kazak vardı, ne mutlu ne rahat görünüyordu. Işıltı beklerken, yorgunluk ve gerginlik buldu.
Merhaba, dedi kızı.
Merhaba, dedi Hüseyin Bey. Çantasını uzattı. Elma getirdim. Şu da zarfı kaldırdı. Sizindir.
Kızı kafasını kaldırmadan aldı, yere atamayacağı bir şeyi alır gibi ağırdan ve mecburen.
Antrede iki çift ayakkabı vardı, biri erkek, diğeri kızına aitti. Askıda tanımadığı bir ceket. Hüseyin Beyin dikkatinden kaçmadı hemen, yeni bir mekâna bakar gibi bir bakışla.
Burada mı kendisi? dedi.
Mutfakta, dedi kızı. Baba, lütfen kavga etmeden.
Lütfen hem rica, hem de uyarı gibiydi.
Mutfakta, otuzlu yaşlarda genç bir adam oturuyordu, yorgun ama dik bir vücut diliyle. Kalktı.
Merhaba, ben
Biliyorum, diye yapıştırdı Hüseyin Bey, kendini tutamayarak. Aslında adını bile bilmiyordu.
Kızı bir bakış attı hemen, kısık ve tehditkar.
Ben Serkan, dedi genç adam. Tanışmak güzel.
Hüseyin Bey önce el uzatmadı, sonra eliyle sıkıca yaptı, kısa ve mesafeli bir tokalaşma.
Evet, hayırlı olsun, dedi. Hâlâ yadırgayan bir tınıyla.
Teşekkür ederim, dedi kızı.
Masada iki kupa, biri içinde azıcık kalmış kahveyle. Yanında muhtemelen nikâh belgeleri olan kağıtlar, kuru bir pasta kutusu. Nikâh sonrası gün bir kutlama değil, bir temizlik günü gibi.
Otur, dedi kızı.
Dizlerini birleştirip masaya ellerini koydu. Doğrudan asıl konuyu açmak istiyordu ama, kelime bulamıyordu, zavallı bir baba gibi görünmek istemiyordu.
Neden? dedi sonunda. Komşudan duymak zorunda mıydım?
Kızı önce Serkana sonra babasına baktı.
Çünkü seni orada istemedim.
Onu anladım, dedi Hüseyin Bey. Ben nedenini anlamak istiyorum.
Serkan kupayı biraz itti, sohbete yer açar gibi.
Kalkıp gidebilirim, dedi.
Gerek yok, dedi kızı. Burası senin de evin.
Hüseyin Beyin içi tuhaf oldu. Senin evin. Onun değil. Konuk değil, artık başka birinin alanındaydı.
Kavga etmeye gelmedim, dedi. Ben sadece Ben babayım. Bu
Baba, kesti kızı hemen, Hep ben babayım diyorsun. Sonra hemen, sanki bana yapmam gereken bir liste veriyorsun.
Liste mi? Yani babanın düğününe çağırılmasını, hakkım olan bir şey olarak mı görüyorsun?
Biliyordum. Her şeyi imtihana çevirecektin. Hiç istemedim.
Neyin sınavı? Ben sadece gelecektim.
Kızı gülümser gibi yaptı ama acı acı.
Gelip bakardın herkes ne giymiş, kim ne demiş, kim kime baktı. Kimin yakını sana nasıl baktı. Dönüp dönüp bulurdun bir kusur. Sonra senelerce anlatırdın.
Hiç de bile, dedi otomatik olarak.
Serkan içini çekti, ama sustu.
Baba, sesini alçalttı kızı, Mezuniyetimi hatırlıyor musun?
Unutur muyum? Gittim aldım seni.
Herkesin önünde bana ne sormuştun?
Gerildi. Biliyordu, hatırlamıyormuş gibi yapmak istedi.
Oğlan kim? dedim. Ne olmuş?
Sanki bir suç işlemişim gibi sordun, dedi kızı. Ben orada pembe elbisenin içinde mutluluktan uçuyordum. Sen geldiğinde rezil oldum.
Kiminle görüşüyorsun bilmek istedim, dedi. Normal değil mi?
Sonra sorabilirdin. Evde, baş başa.
Bir şey demek istedi, tam karşı çıkarak. Ama kızının yüzünde ergen bir sitem değil, yetişkin biri olarak gerçek bir korku gördü. Bir insana bir an güvendiği anda her şeyinin altüst olacağını bilmekten doğan bir korku.
Sırf mezuniyet yüzünden mi çağırmadın? dedi, mantık arayışına tutunarak.
Sadece mezuniyet yüzünden değil. Hep aynı şeyi yapıyorsun.
Kalktı kızı, lavaboya gitti, suyu açtı. Elleri meşgul olsun diye. Suyun sesi bir suskunluk perdesi gibi.
Teyze Vildanın doğum gününde anneme söylediğin lafı hatırlıyor musun? Arkası dönük sordu.
Hatırlıyordu. Yemek masasını, o meşhur lafı, akrabaları. O an kendini hep haklı bulmuştu.
Biraz karıştırmış, dedim.
Bir şeyi de düzgün yapsan, dedin. Herkesin içinde. Ben de yanındaydım, yirmi iki yaşındaydım. O gün anladım ki, önemli bir şeyi önüme koysam, birini sana getirsem, sen aynı şekilde, pat diye bir hareket yapabilirsin. Farkına bile varmazsın.
Hüseyin Beyin boğazı düğüm düğüm oldu. Özrümü diledim en azından, demek istedi. Ama hiç dilememişti. Hep, Aman büyütme, demişti. Doğruyu söyledim, demişti.
Hayatımda birini ezme niyetim yoktu, dedi.
Kızı döndü. Su hâlâ akıyor, musluğun başında öylece.
Ama ezdin, dedi kızı, Hem de defalarca.
Serkan musluğu kapadı. Kısa ama anlamlı bir hareket; burada şekilden muhabbetten fazlası vardı, fazlalıkları durdurmak gibi.
Beni canavar gibi görüyorsun, dedi.
Hayır, durmayı bilmiyorsun sadece, yanıtladı kızı. Çalışırsın, getirirsin, halledersin, bastırırsın; ama yanındaki kişinin üzüldüğünü göremiyorsun. Hep doğruya bakarsın.
İçinden geleni susturmak istese de, boğazını sıkıştıran kelimeler şunlardı: Onun doğrusu olmasa, hayat nasıl dönecekti? Yıllarca ailesini o taşımıştı. Kira, hastalık, aksayan maaş Liste yapsa, emekleri hiç bitmezdi Ama artık bunun aşkın bedeli gibi göründüğünü fark etti ve durdu.
Buraya geldim, çünkü içim acıdı, dedi bir süre sonra. Demir değilim ki. Yabancıdan öğrenmek çok koydu bana
Anlıyorum, dedi kızı yavaşça. Benim için de zor oldu. Emin ol, haftalardır doğru dürüst uyuyamadım. Ama daha az acıyı seçtim.
Az acı Demek, ben acının ta kendisiyim.
Kızı hemen cevaplamadı.
Baba, dedi sonra, Ben artık seninle savaşmak istemiyorum. Hayatımı, baba gelir ve bir günü daha mahveder mi? korkusuyla yaşamak istemiyorum. Özellikle değil, ama yapabiliyorsun bunu.
Serkana baktı Hüseyin Bey.
Sen niye susuyorsun? dedi.
Serkan derin bir nefes aldı.
Aranıza girmek istemem, dedi. Ama onun ne kadar korktuğunu gördüm. Baban gelir, bir anda sormaya başlar; iş, aile, kira, araba, her şey Sonra da yıllarca konuşuruz, diye çekiniyordu.
E sorulmaz mı? dedi Hüseyin Bey, eski otoritesiyle.
Sorulur, dedi Serkan. Ama adamı sorguya çekmek gibi olursa, insan kendini kötü hissediyor.
Kızı döndü masaya, ellerini koydu.
Bir şeyi daha hatırlıyor musun? dedi.
Hüseyin Beyin dizleri titredi.
İki sene önce, Serkanla birlikteyim dediğimde, Bi gelsin sohbet edelim demiştin. O geldi. Sen onu mutfağa alıp ne kadar maaş alıyor, neden arabası yok, neden ev kirada diye sorguladın. O da, ben de, kendimizi incelemede gibi hissettim. Eğer o azsa, yine aynı diyecektin. Haklı olduğunu kanıtlayacaktın.
Sadece anlamak istedim kimdir, nedir
Onu, beni senden aşağıya koymak istedin dedi kızı. Eğer o eksikse, ben de yanlış yapmışım gibi olacaktım. Haklı çıkacaktın.
O gün böyle hissedeceğini hiç düşünmemişti. Sadece korumak, doğruyu aramak istemişti. Babam öyle yaptı çünkü seviyor, sanıyordu kendini.
İstemeden diye başladı.
Baba, hep istemeden diyorsun. Ama sonucunu ben yaşıyorum.
Dizleri hâlâ titriyordu, ellerini sıktı.
Peki şimdi? dedi Artık bana ihtiyacın yok mu?
Uzakta olmanı istedim, dedi kızı. Hayatımda ol, ama kontrol etme.
Kontrol etmiyorum, dedi ama inancı yoktu.
Ediyorsun, dedi kızı. Daha şimdi bile. Sırf haber almak için bile gelmedin. Yine derli toplu olay, hesap kuralı, disiplin aramaya geldin.
Karşı çıkmak istedi, ama doğruydu. Ben babayım diye yola çıkmış, yine patron gibi masaya diz çökmeye gelmişti. Tebrik için gelmemişti. Kendine eski rolünü geri almak istiyordu.
Başka türlüsü elimde değil, dedi kendi bile şaşırarak.
Bu kez kelimesi yumuşak, kendisi bile kendine şaştı. Patron gibi, güvenle konuşmaya o kadar alışmıştı ki
Kızı ona daha dikkatli baktı.
Bak işte, dedi. Bu en azından dürüstlük.
Şimdi ortamda öfke az, yorgunluk fazlaydı. Uzun bir aradan sonra.
Senden kaybolmanı istemiyorum, dedi kızı. Sadece habersiz gelme. Kavga çıkarma. Herkesin içinde sonradan unutulmaz şeyler söyleme.
Peki, görmek istersem? dedi.
O zaman ararsın. Sözleşiriz. Hayır dersem, o hayırdır, dedi. Seni sevmediğimden değil. Böyle daha güvende hissediyorum.
Güvende kelimesi onu başka türlü acıttı. Kızı artık hayatını, babası ne ister diye değil, babasının olası davranışına karşı korumak için kuruyordu.
Serkan kalktı,
Çay koyayım, dedi, mutfağa gitti.
Hüseyin Bey takip etti, istemsizce adamın hareketlerine bakıyordu: Kupa nasıl tutulur, dolabı nasıl açar Her ayrıntıyı sorgulamaktan kendini alamıyordu.
Baba, dedi kız, Gitmeni istemem, kapı dışarı ettik gibi hissetme, ama geçmişi de unutmuş gibi davranamayacağım.
Ne istiyorsun peki? dedi.
Biraz düşündü kızı.
İstediğim tek şey: Anladım, demen. Ben iyi niyetliydim deme. Sadece gerçekten anladığını göster.
Baktı, içinde direnişle bir şey çatışıyordu: Tamam demek, kaybetmek demekti. Ama zaten daha fazlasını kaybetmişti.
Anladım ki dedi, nefesi tıkandı. Seni rezil hissettirmiş olabilirim. Bundan korkuyorsun.
Kızı gülümsemedi ama omuzları gevşedi, sanki saldırı sona ermişti.
Evet, dedi sadece.
Serkan çaydanlığı masaya koydu, yeni kupalar çıkardı. Hüseyin Bey dikkat etti, çaydanlık yeni, pırıl pırıl. Bu evde her şey başka türlü olacaktı, o da misafir olmayı öğrenecek belli ki.
Bundan sonra nasıl yapacağız bilmiyorum, dedi Hüseyin Bey.
Şöyle yapalım, dedi kızı. Bir hafta sonra şehirde bir kafede buluşalım. Bir saat sohbet, başka bir şey yok. Serkan gelmesin istersen, ama soru yağmuru da olmasın.
Peki eve? dedi.
Şimdilik hayır, dedi kızı. Zamana ihtiyacım var.
Tartışmak istedi, kendini tuttu. İçinde acı vardı ama tuhaf bir hafifleme: Artık kurallar açıkça masadaydı.
Peki, kafede görüşürüz, dedi.
Serkan önüne kupa koydu.
Şeker ister misiniz? dedi.
Gerek yok, dedi Hüseyin Bey.
Bir yudum aldı. Çay sıcak ve acıydı. Kızına bakarken biliyordu; dünkü günü geri getiremez, geri isteyemezdi. Onun hakkı olduğu düşüncesini bırakmalıydı.
Yine de, babayı çağırmamak olmaz, dedi kısık sesle.
Ben de, insanı herkesin içinde incitmek olmaz, diyorum. Biz de böyle düşünüyoruz.
Başını salladı. Bu bir barış değil, herkesin farklı bir doğrusunun olduğunu ve artık onunki ana doğru olmadığı bir durumdu.
Evden çıkarken kızı kapıya kadar geçirdi. Montunu giydi, yaka düzeldi. Sarılmak istedi, yapamadı.
Arayacağım, dedi.
Ara, dedi kızı. Ve baba, eğer haber vermeden gelirsen, kapıyı açmam.
Kızının sesi tehditkâr değildi, sadece yorgun bir sakinlik vardı.
Tamam, anladım, dedi.
Asansörde yalnız indi, motorun uğultusunu dinledi. Dışarıda durağa yürüdü, elleri cebinde. Zarf orada kaldı masada, elmalar da. Ziyaretinin izleri oradaydı, yabancı bir mutfakta.
Dönüş yolunda, önce belediye otobüsü, sonra banliyö treniyle ilerlerken camdan aynı duvarlar, aynı geceyi izledi. Camda yansıyan yüzüne bakarken şunu düşündü: Yıllarca kalem gibi bir aile inşa ettiğini sanmıştı. Ama o inşa, kaleden çok ayrı odalardı; herkesin ayrı bir anahtarı, ayrı bir kapısı vardı. Yabancı koridora adım attığında, kapılar açılır mı bilmezdi. Ama artık kapıyı başka bir şekilde çalmasını gerektiğini anlamıştı.




