Evde yine misafirler vardı. Aslında onlarda misafir eksik olmazdı hiç.
– Herkes bir şeyler içiyor, içiyor, masada şişeden geçilmiyor ama yiyecek bir lokma yok. Bari bir parça ekmek bulunsa… Ama masada yalnızca sigara izmaritleriyle boş bir sardalya konservesi var, – Arda masayı bir kez daha dikkatle süzdü, yine de hiçbir şey bulamadı.
– Tamam anne, ben gidiyorum, – dedi çocuk ve yıpranmış ayakkabılarını ağır ağır giymeye başladı.
İçten içe umuyordu annesi onu durdururdu, belki de şöyle derdi:
– Oğlum nereye aç açına gidiyorsun, dışarısı buz gibi. Evde otur. Şimdi sana bir çorba pişiririm, misafirleri de gönderip evi silip süpürürüm. –
Hep annesinden nazik ve sıcak bir söz duymayı beklerdi. Ama annesi güzel sözleri hiç sevmezdi. Onun söylediği her kelime diken gibi batar, Arda küçülüp kaçmak isterdi.
Bu sefer Arda kararını vermişti, sonsuza kadar gidecekti. Altı yaşındaydı ve kendini artık kocaman bir çocuk sayıyordu. Önce biraz para bulup simit ya da poğaça almak niyetindeydi, midesi gurul gurul ötüyordu.
Nasıl para kazanacağını hiç bilmiyordu Arda ama yol kenarındaki büfelerin önünden geçerken karlar arasında gözüne boş bir şişe ilişti, hemen aldı. Sonra birinin attığı bir poşet daha buldu ve yarım gün arka sokaklarda şişe toplamaya koyuldu.
Poşeti şişeyle dolmuştu, camlar poşetin içinde çınlıyordu. Bir poğaça ya da haşhaşlı çörek ya da belki kuru üzümle süslenmiş bir kek almanın hayalini kurdu, ama sonra parası muhtemelen buna yetmez diye düşündü, tekrar aramaya karar verdi.
Banliyö trenlerinin geçtiği istasyonun yanına yaklaştı, buralarda genellikle adamlar içki içerdi. Arda, ağırlaşan poşetini büfe kenarına bıraktı, yeni atılmış şişeyi almak için koşturdu. Şişeye koşarken serseri kılıklı, pis bir adam gelmişti. Adam poşeti aldı, Arda’ya öyle sert baktı ki Arda korkudan oradan uzaklaştı.
Poğaça hayali bir çırpıda eriyip gitti.
– Şişe toplamak da zor işmiş, – diye düşündü Arda ve tekrar karlı yollarda yürümeye başladı.
Kar çok ıslak ve yapışıktı. Ayakkabıları su aldı, ayakları buz gibi oldu. Hava kararınca bir apartmanın girişine kendini attı, merdiven sahanlığında kaloriferin yanına kıvrıldı ve derin bir uykuya daldı.
Uyandığında hâlâ rüyada olduğundan şüphelendi. Çünkü sıcaktı, huzurluydu, ortalığı enfes bir yemek kokusu sarmıştı.
Odaya güler yüzlü bir kadın geldi.
– Ne oldu kuşum, – dedi kadın yumuşak sesle, – iyi ısındın mı? Doydun mu? Hadi gel, birlikte kahvaltı edelim. Gece işe dönerken, sen orada sanki yavru bir kedi gibi uyuyordun merdiven boşluğunda. Sesini duydum, alıp getirdim buraya.
– Burası şimdi benim evim mi? – inanamaz halde sordu Arda.
– Eğer senin bir evin yoksa, bundan sonra senindir, – cevabını verdi kadın.
Her şey masal gibi devam etti. Yabancı teyze ona çok iyi baktı, yeni giysiler aldı, yemekler yaptı. Zamanla Arda ona bütün hayat hikayesini anlattı.
Teyzenin ismi Nurhayat’tı. Aslında sıradan bir isimdi ama Arda daha önce hiç duymamıştı, ona büyülü, iyilik dolu bir isim gibi geliyordu.
– İstersen ben senin annen olayım, – dedi Nurhayat teyze bir gün, onu sımsıkı sararak.
Tabii ki isterdi, ama… bu mutlu hayat fazla sürmedi. Bir hafta sonra asıl annesi Arda’yı buldu.
Annesi o gün şaşırtıcı şekilde ayık gibiydi ve ona kucak açan Nurhayat Hanıma bağırdı:
– Benim annelik hakkım devam ediyor. Hâlâ oğluma sahibim, kimseye vermem! –
Oğlunu alıp çıkarken gökten kar taneleri süzülüyordu, Arda ise arkada kalan evin bembeyaz bir saraya benzediğini düşünüyordu.
Sonraki günler daha da kötüleşti. Annesi içmeye devam etti, o da evden tekrar kaçtı. İstasyonda yattı, şişe topladı, ekmek aldı. Kimseye yanaşmadı, kimseden bir şey istemedi.
Bir süre sonra annesinin velayeti alındı ve Arda’yı Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim ettiler.
Arda için en acı olan ise o beyaz saray gibi olan evi, içinde yaşayan iyilik dolu kadını bir daha hiç bulamamasıydı.
Üç yıl böyle geçti.
Arda kurumda büyüdü. Yine içine kapanıktı, sessizdi. En sevdiği şey köşeye çekilip resim yapmaktı. Hep aynı şeyi çizerdi: beyaz bir ev ve gökten düşen kar taneleri.
Bir gün çocuk esirgeme kurumuna bir gazeteci geldi. Müdire hanım ziyaretçiyi gezdirip çocuklarla tanıştırıyordu. Beraberce Arda’nın yanına geldiler.
– Arda iyi bir çocuktur fakat topluma uyum sağlamakta zorluk çekiyor. Hâlâ, üç yıldır çalışıyoruz, ama tam adapte olamadı. Yuva bulması için uğraşıyoruz, – diye anlattı müdire hanım gazeteciye.
– Merhaba, ben de Nurhayat, – dedi kadın gülümseyerek.
Çocuk birden dikkat kesildi, gözleri parladı, konuşmaya başladı! Diğer iyi kalpli Nurhayat Teyzeden bahsederken heyecandan yerinde duramadı. Yüzü renk aldı, gözlerine sıcaklık geldi. Müdire hayretle izledi bu değişimi.
Nurhayat ismi sanki çocuğun yüreğini açan büyülü bir anahtar gibiydi.
Gazeteci, Arda’nın hayat hikayesini dinlerken gözyaşlarına engel olamadı. Sonra söz verdi, “Senin hakkında gazetede yazı yayımlayacağım, belki seni bekleyen o iyi kalpli kadın okur ve seni bulur” dedi.
Sözünü tuttu. Ve mucize gerçek oldu.
Nurhayat Hanım gazete almazdı ama doğum gününde iş arkadaşları ona çiçek alıp soğuk nedeniyle gazete kağıdına sarmışlardı. Eve gelince çiçeği açarken makaleyi fark etti: “İyi Kalpli Nurhayat Hanım, Arda adında bir çocuk sizi arıyor!”
Yazıyı okuduğunda, Arda’nın bir zamanlar merdivenden alıp sahiplenmek istediği çocuk olduğunu anladı.
Arda da onu görünce hemen tanıdı. Koşup sarıldılar. Herkes, Arda, Nurhayat Hanım, hatta görevliler bile gözyaşlarıyla onları izledi.
– Seni yıllarca bekledim, – dedi Arda.
Onu hemen götürmesi mümkün değildi, işlemler vardı ama her gün yanına geleceğine söz verdi.
P.S.
Sonrasında her şey Arda için güzel oldu. Şimdi 26 yaşında, üniversiteyi bitirdi, iyi bir işi var ve yakın zamanda evleniyor. Canayakın, neşeli bir delikanlı ve en çok da Nurhayat annesini seviyor, ona minnettar.
Büyüyünce, Nurhayat Hanım ona hayat hikayesini anlattı: Eşi çocuğu olmadığı için onu terk etmiş, kendini yalnız ve değersiz hissetmiş. O zor dönemde, apartmanda Ardayı bulmuş ve hayatı değişmiş.
Annesi Ardayı tekrar aldığında, “Demek kısmet değilmiş…” diye üzülse de, yıllar sonra bulunca tarifsiz bir mutluluk yaşadı.
Arda ise öz annesinin izini sürmeyi denedi. Şehirde kirada oturmuşlar, annesi yıllar önce eski bir mahkûmla başka yere gitmiş. Daha fazla peşine düşmedi. Çünkü en büyük dersi öğrenmişti:
Hayatta insanı gerçek ailesi kan bağına değil, gönül bağına bağlıdır; sevgiyle iyileşen her yaradan yeni bir umut filizlenir.
Her Zaman Misafir Dolu Evde Aç Kalan Küçük Bir Çocuğun, Hayatını Değiştiren İyilik Meleğiyle Karşıla…




