O Öğleden Sonra İçimdeki Huzursuzluk Hiç Geçmedi: Kaybolan Dostum, Merhametsiz Bir Gelin ve Üç Ayakl…

Öğle uykusu ne rahatlık getirdi, ne de kafa toparlattı; sadece üstüme yapışkan bir huzursuzluk ve kurumuş bir ağız bıraktı. Gözlerimi açtığımda bacaklarımda tuhaf, neredeyse dokunulabilir bir boşluk hissediyordum; sanki sıcak su torbamı çekip almışlardı da haberim yok. Oysa genelde Kupa, benim canım golden retrieverım, tam orada uyurdu ve onun ağır ağır nefesi en güzel uyku ilacıydı.

Şimdi ise yatak bomboştu, çarşaflar ise buz gibi soğuk. Yatağın ucunda oturup ayaklarımı yere sarkıtınca evde dolaşan hafif esintiden ürperdim. Her yer o kadar sessizdi ki, sadece kendi kalbimin atışını ve kulaklarımda çınlayan karanlığı duyuyordum. Ne parkeye tıkırtı, ne bir iç çekiş, ne de tanıdık patilik sesler…

Kupa? diye seslendim; kendi sesim bile bana yabancı, çatlak geldi. Hiçbir patili dost, koştura koştura gelmedi. Ev, bir anda alabildiğine büyük ve yabancılaştı; sanki tüm sıcaklığı vakumlanmış gibiydi. Uzun koridorda, duvardaki duvar kâğıdına dokuna dokuna, düşmemek ve ayakta kalmak için yürümeye başladım. Kalbim boğazıma tırmanmış, şakaklarımı zonklatarak atmaktaydı.

Mutfakta, uzun uzun bacak bacak üstüne atmış, Funda oturuyordu.

Gelinim, yirmi altı yaşında; sanki moda dergisinden fırlamış gibi: porselen gibi cilt, harika fön, gözlerinde de hiçbir zaman sıcaklık ya da anlayışın izi yok. Elinde bir bardak, içinde içler acısı bir yeşil smoothie; diğer eliyle telefonunda sosyal medya kaydırıyor, ekrana gülümsüyor resmen hayat piyangosu vurmuş gibi.

Funda, köpek nerede? diye sordum, ayakta zor durduğumu belli etmemek için kapı pervazına yaslandım.

Gelinim gözlerini üstüme ağırdan kaldırdı, iriyarı bir huzurla dolu. Dudaklarında kibar bir sırıtış, üst dudağında ince yeşil bir smoothie çizgisi… Onu da nazikçe yaladı. A, Meryem Hanım, uyandınız mı? Şimdi, bakın, şey Kupa öyle bir inledi, öyle bir oraya buraya saldırdı ki, mahcup oldum. Dedim ki, karnı mı ağrıdı acaba? Kapıyı biraz açtım; daha tasmasını bile takmaya fırsat bulamadan fırladı! Resmen yere serdi beni. Kupa, dur! dedim, hiç oralı olmadı. Koştu gitti. Artık Bilirsin, can çekişiyormuş. Büyüklerin dediği gibi: Ev köpeği çıktığı iyi değil vedaya gelmiştir; kimseyi üzmemek için gider.

İçimde paslı, dişli bir anahtar dönüyor gibi hissettim; bütün organlarımı çize çize… Hangi bahar, Funda? dedim sessizce. Kasımın ortasındayız. Hem Kupa beş yıl önce kısırlaştırıldı. O asansörden korkar, benden bir adım ayrılmaz dışarda.

Funda omuz silkti; vurdumduymaz hareketinden midem bulandı. Ona gerçekten ama gerçekten ne hissettiğim gram fark etmiyordu.

Eh, bıktı demek ki bu beton mezarından. Kaçmak istedi, doğa, özgürlük Hayvan işte.

Gözüm masanın üstüne fırlatılmış araba anahtarlarına takıldı. Üstünde tüylü, beyaz bir tavşan anahtarlık şu an bana dünyadaki en uğursuz nesne gibi geldi. Anahtarlar, olması gerektiği gibi antredeki dolapta değil de burada, mutfakta. Sadece kapıyı açmamış, belli Uyurken, benim acizliğimden faydalanıp ailemizin bir ferdini arabayla bir yerlere götürmüş.

Sessizce döndüm, antreye yürüdüm; içimde buz gibi bir kararlılık kabarıyor. Gittiği yer uzaksa yürüyerek aramam imkansız, ama o kendini beğenmiş suratına bakarak duramazdım. Funda gitmeden önce, alanı temizliyor, engelleri tasfiye ediyordu.

Sonraki dört saatim kabusa döndü. Mahallede dolanıp durdum, her arabanın altına baktım, boğazım yanana ve sesi çıkmayana kadar çağırdım. Komşuları aradım; ellerim öyle titriyordu ki, telefon elimden düştü iki defa. Binanın WhatsApp grubuna Kupanın gülümseyen suratının fotoğrafını koyup yazdım: Köpeğim kayboldu, çok uysaldır, herkese gelir… Kimse görmemişti. Kimseden ses çıkmadı.

Eve zar zor döndüm, kalp ilaçlarımı içtim ama tadı ağzımda buram buram kaldı. Oğlum Burakın sırf hepimiz rahat edelim diye aldığı bu daire, şimdi bir savaştan farksızdı; ben ise daha silah atmadan ezilmiştim. Funda, sanki odada işe yaramaz bir gardırop varmış gibi yanımdan geçip gidiyordu.

Koridorda devasa, şeker pembe bir valiz açık duruyordu; doymak bilmeyen bir canavarın ağzı gibi. Funda ona bikini, pareo, kutu kutu pahalı güneş kremlerini basıyordu.

Böyle kendini kaybetme anne ya, dedi, ipek elbiseleri kucağında, arkasına bile bakmadan. Şu yaşlı köpeğe neden bu kadar taktınız ki? Mobilyaların altı onun tüyü, evi kokuttu, her yere salya… Ay, alın kendinize balık falan. Ne sesi olur ne de sabah akşam gezdirmek zorunda kalırsınız. Burak bana Antalyada ultra her şey dahil ayarladı. Benim moralim düzelmeli, siz de yasınızda oyalanın.

Burak biliyor mu? dedim öylesine, başımı kaldırmadan.

Köpeğin kaçtığını mı? Yok. Ne gerek var tatilde adamı darlayacağım? Gelince söyleriz. Ya da siz anlatırsınız. Yaşlı işte, gözden kaçtı, kapı açık kaldı Oluyor öyle.

Köpeği değil sadece, beni de ortada bırakıp, olayın suçlusu da bana yazılıyordu. Burak, o güzel yürekli oğlum, ona inanacaktı; Funda çatır çatır, burunsuz nezih ağlayabiliyor çünkü. Ben sadece nefes alamayacak gibi olup, delirdiğimi düşünüp susacaktım.

Oturma odasında, karanlıkta, Kupanın eski, kemirilmiş lastik topunu sıktım. Onun hâlâ sağ, mutlu olduğu dünyaya açılan tek kapımdı.

Akşam erken çökmeye başlamıştı; mor gölgeler eşya köşelerine sızıyordu. Rüzgar, pencerenin dibindeki leylağın dalını camda sürtüyor, kulak tırmalayan bir ses çıkarıyordu.

Birden ses değişti. Cam değildi. Dal da değildi. Sürekli, çekingen bir tırmalama, kapıda. Ve kısık, yorgun bir havlama…

O an öyle bir kalktım ki, gözlerim karardı. Kapıya nasıl gittiğimi, nasıl kilidi çevirdiğimi hatırlamıyorum. Sürgüsünü çekip, ağırlığıyla açtım ağır kapıyı.

Kapı önündeki paspasta, gri, tir tir titreyen bir yumak yatıyordu.

Topraktan, benzinden, yol tozundan ve dağ gibi korkudan kokuyordu.

Kupa! diye fısıldadım, dizlerimin üstüne kapaklandım soğuk mozaikli zeminde.

Kupa, başını zorla kaldırdı. Altın sarısı tüyleri keçeleşmiş, dikenler ve ot parçası dolmuştu. İncecik titriyordu. Sağ ön patisini havada tutuyordu, garip bir şekilde kıvrılmıştı.

Ama ağzında bir şey vardı; öyle sıkı, öyle kuvvetlice tutmuştu ki, diş etleri bembeyazdı.

Koyu kırmızı, küçük, kalınca bir deftercik.

Yaşıyorsun Benim güzel oğlum Geri geldin dedim, saçını, burnunu, ıslak kafasını okşarken; o pis diye burun kıvıran Funda aklıma bile gelmedi. Ben sadece onun hayatla dolu, cılız kalp atışını hissediyordum. Ver bana, ver Neyin var orada?

Kupa zorla ağzını araladı, küçük deftercik cızırdayarak avcuma düştü. Reflexle sabahlığımda kapağı sildiğimde, altın renkli Türkiye armalı pasaport parladı.

Elllerim uyuşmuş halde, açtım. Fotoğrafa bakınca, bana yine o ukala ve süslü Funda sırıtıyordu. Orta yaprakta ise, boarding card Business. Yarın sabah altıda uçuş…

Her şey kafamda bir bulmaca gibi yerine oturdu.

Demek Funda Kupayı uzak bir yere, ormanda bir yere bırakmış; arabadan ite kaka indirmiş, Kupa gitmek istemeyip direnmiş muhtemelen. Kargaşada çantası devrilmiş, pasaport düşmüş, o da aceleyle fark etmeden arabaya atlayıp gitmiş.

Kupa ise O sadece arabayı kovalamakla kalmamış. Onun, eve ve sahibine ait olan bir şeyi bulmuş, kokuyu almış ve kilometrelerce yolu üç ayağıyla geri getirmiş.

Ne olay var orada? Şu rüzgâr cereyanı yine açtınız mı? Etrafa esiyor!

Funda, ipek sabahlığında yüzünde maske ile göründü koridorda. Onu gördüğü an ne gerçek, ne maske olduğuna insan karar veremiyor doğrusu.

Sen, dediği, sesi cırladı. Ama ben Ben seni ta Şileye, ormana bıraktım! Bu imkânsız!

Kupa, onu duyar duymaz, ilk kez bir insana karşı hırladı. Kürkü kabardı, koca gövdesiyle bana yaslandı sanki korumak ister gibi.

Yavaşça doğruldum. Belim, dizlerim sızlıyor ama içimde dev bir sakinlik doğdu. Hiçbir korku kalmamıştı; yalnızca bir çeşit tiksinti, sanki çamura basmışım gibi.

Yani kaçtı diyorsun? dedim, pasaportu iki parmağımla tutarken. Ne güzel doğa çağırmışsa… Şileye mi götürdün?

Funda anında pasaportunu tanıdı. Gözleri fincan gibi açıldı.

Verin! diye çığlık attı, bana doğru atıldı. O benim! Nereden buldunuz?! Vermeniz lazım!

Bir adım geri çekildim, pasaportu sakladım. Kupa hırladı, Funda bir hayalet duvarına çarptı.

“Altı uçağım var! Otele kaç para ödedik biliyor musunuz! Pasaportumu verin, hemen!”

“Ne kadar isterdin acaba?” dedim çocuk azarlar gibi. “On, yirmi bin lira? Buyur, ama pasaportu alamazsın.”

“Fundacığım,” başımı yavaşça salladım, “Konu para değil, konu ilke meselesi. Sen canımızdan kanımızdan ailemizin bir ferdini ormana bıraktın, ölüme terk ettin.”

O sadece köpek! diye haykırdı, yüzünde kırmızı lekeler oluştu maskenin altında. Benim sinirlerim bozuldu!

Senin sinirlerin yok, Funda. Senin, ruhun yerine hesap makinesi var.

Pasaportu açtım. Sayfalar Kupanın ağzı sayesinde birbirine yapışmıştı.

Aaa bak, burada belgede hasar oluşmuş. Köpek yirmi kilometre onu taşımış dişimde, tükürük, çamur… Pasaportun tasarımını artık sınır polisi değerlendirsin bakalım.

Kuruturum ben onu! Fönle, ütüyle! Ver!

Kurusa da dedim, mutfağın açık penceresine yürüdüm.

Biz birinci kattayız. Pencerenin altında gür, çılgınca büyümüş dikenli böğürtlen ve eski ahududu çalısı var; apartmanın kapıcısı Kemal abi yıllardır tembelliğinden kesmedi. Dışarıda kapkara gece ve soğuk bir rüzgar…

“Sen benim dostumu yol kenarına attın,” dedim, “Ben de senin tatilini atıyorum!”

“Sakın! Yapma!” diye fırladı mutfağın içinde, sandalyeleri devirerek.

Güzel bir yay çizdi kırmızı deftercik, karanlıkta kayboldu, dalların arasında bir hışırtı, bir çatırdama… Belge, en dikenli yerlere düşmüştü.

“Git bak bakalım, sabaha kadar ararsan belki bulursun,” dedim.

Funda, pencerede çıldırmış bir martı gibi böğürdü, gövdesiyle dışarı uzandı, karanlıkta bakındı. Sonra, nefret dolu bir bakış atıp, yalınayak ve sabahlıkla evden fırladı. Apartman kapısı gürültüyle kapandı.

Camı kilitleyip kapattım. Kupa cereyanda kalmasın; zaten iliğine kadar donmuştu.

Kupa halıda uzandı, zor nefes alıyor, yaralı patisini yalamaya çalışıyordu. Yanına yere oturdum, ilk yardım kutusunu getirdim. Ellerim artık titremiyordu; kafam hafiflemiş, ciğerlerim açılmış gibiydi.

“Dur bakalım, kahramanım,” dedim, abajur ışığını açarak. Patilerine baktım, kırık yoktu; ama şiş ve kanlıydı. Tüylerin arasında koca diken, deriye saplanmıştı. Cımbızla dikkatlice çıkardım, bolca pansuman yaptım. Kupa derin bir iç çekip başını dizime koydu.

Artık evindeydi.

Dışarıdan çığlıklar geliyordu: Nerede bu?! Allah kahretsin dikenleri! Of!

Funda, karanlığın içinde, ellerini, suratını, sabahlığını dikenlere yırtarak delirmiş halde dolanıyordu. O hırçın inlemeleri işittikçe, içim rahatlıyordu. Hayatına yeni bir giriş bölümü; suç ortaklığı yok, yalnızca kendisi ve dikenler.

Kapıdan anahtar döndü.

Korkmadım. Funda, paniğinden anahtarsız çıkmıştı.

Burak geldi. Oğlum işte; yorgun, sakallı, omzunda çanta. Bize sürpriz yapmak için erken dönmüş.

Evin girişinde durdu; yaralı, çamurlu Kupaya, etrafa dağılmış sargı bezlerine, bana baktı.

“Anne?” dedi, yüzüme dikkatlice eğildi. “Bu ne? Funda camdan el feneriyle aşağı sarkıp küfrediyor. Aradım, yüzüme bile bakmadı.”

Sakin, fırtına sonrası gülümseyerek baktım ona.

“Survivor’a çalışıyor oğlum. ‘Doğada hayatta kalma kampı.'”

Burak ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti. Kupa, sahibini tanıyınca hafifçe kuyruğunu salladı. Burak bana, banda, dikenlere baktı.

“Funda onu arabayla götürdü, değil mi?” diye sessizce sordu.

Kayboldu ya da kaçtı demedi. Her şeyi anladı. O uzun zamandır Fundanın bakışlarını, ufak kötülüklerini görüyordu. Görmezden gelmeyi, her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmayı tercih etmişti. Ama bugün gerçekle yüzleşti.

“Götürdü,” dedim. “Şileye, ben uyurken. Kaçtı yalanı sürdü. Ama Kupa geri geldi.”

Oğlum pencereye gitti, aşağıya baktı; cep telefonunun feneriyle çalılar arasında koşuşturma, çığlıklar… Sonra, Pasaport? dedi.

“Pasaportu Kupa getirdi, orada bulmuş. Ama biraz, şey, yol yorgunu oldu. Sonra ben yanlışlıkla camdan attım. Fırtına aldı… O kadar cereyan dedik ya.”

Burak sustu. Çenesini kasları oynadı. Fundayı belki görselini seviyordu ama, Kupa ondan ve çocukluğundan bir parçaydı. Bir köpeğe bu ihaneti asla affedemezdi.

“Anladım,” dedi, ceketini askıya asarken; yorgun ama kararlı bir şekilde. “Yani Antalyaya o gitmiyor.”

“Gitmiyor,” dedim. Kupaya mama kasesi doldururken çıkan cırt cırt sesi hayatın en mis kokan sesi oldu birden. “Pasaport gitti. Geçersiz artık.”

Burak halının üstüne oturdu, Kupa’nın kirli kafasını kucağına aldı. Kupa ona gönülden bir öpücük kondurdu.

“Boşver,” diye mırıldandı oğlum. “Ben giderim. Seninle. Kupa da bizle gelir. Hayvan kabul eden otele bakarız. Hem onun da SPAya ihtiyacı var bu geziden sonra. Senin de…”

Dışarıdan zafer ve sonrasında korku karışımı bir çığlık: “Buldum pasaportu! Ay bu ne?! Ne yaptınız buna?!”

Demek pasaportu buldu; ama pasaportun tam ortasında Kupa’nın dişiyle delinmiş delik Funda’nın gözünden kaçmazdı herhalde.

Burak, mutfağa geçti, çaydanlığı ocağa koydu.

“Çay ister misin? Nane limonlu, güçlü bir şey?”

“Alırım, kuzum. Alırım.”

Ev ısınmaya başladı; sessizlik ve soğuk dağıldı. Kettleın kaynayan sesi, Kupa’nın mama yemesi Biz yeniden aileydik. Funda ise hak ettiği yerde kalmıştı: karanlığa, öfkesine, dikenlere ve delik pasaportuna mahkûm.

Bir hafta sonra gerçekten uçtuk. Deniz kenarındaki küçük pansiyona; sahibi goldenlara hastaydı.

Kupa bir iki gün topalladı ama deniz kumu ve tuzlu su ona da iyi geldi. Funda mı? Annesinin evine döndü; uzun zaman sinir ilaçları ve diken izleriyle uğraştı diyorlar. Ama bazı izler sadece tende değil, insanın ruhunda kalıyor.

Rate article
Lifequest
O Öğleden Sonra İçimdeki Huzursuzluk Hiç Geçmedi: Kaybolan Dostum, Merhametsiz Bir Gelin ve Üç Ayakl…