Hanımefendi, ben önemli biriyim, sizin gibi bekleyecek vaktim yok! Ve sonrasında yaşananlar… Onu her…

Vaktiyle, henüz İstanbulun hastaneleri şimdiki kadar kalabalık değilken, soğuk bir sabah hastane koridorunda bekleyişle geçen uzun saatler vardı. Duvarları solgun, havası keskin antiseptik kokulu o koridorlarda insanın içini hem umut hem de yorgunluk sarardı.

Bir köşedeki plastik sandalyede, başörtüsüne sıkıca sarınmış, mütevazı kıyafetleriyle, elinde eski püskü çantasıyla bir kadın otururdu. Adı Şehnazdı. Çantasına öyle bir tutunurdu ki; sanki orada hem umudunu hem de korkusunu taşırdı. Sabahın köründen, saat yediden beri orada bekliyordu. Marmaranın bir kasabasından, neredeyse iki yüz kilometrelik yolu aşarak gelmişti. Ne mırıldanıyordu, ne şikayetçi oluyordu; sadece sessizce bekliyordu, sırası gelsin diye.

Çevresinde benzer dertlerle orada olanlar vardı: Elini sargıya almış bir amca, uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş genç bir kız, kucağında uyuyan çocuğuyla bir anne… Herkesin yüzünde aynı dua: Allahım yardım et…

Tam o sırada, koridorun ucunda biri belirdi: Yetmiş beşini geçmiş bir ihtiyar. İsmi Celal Beydi. Üzerinde pahalı bir kaban, kolunda parlak bir baston, başında şık bir fötr şapka. Adımlarında, kendisine yol vermeye alışkın olanların özgüveni vardı.

Hiç kimseye ne merhaba dedi, ne göz göze geldi. Ağırca yürüyüp, doğrudan doktor odasının kapısına vardı. Elini uzattı, kapı kolunu kavradı. Tam o esnada, Şehnaz hanım, usulca yerinden kalktı. Ne öfkeliydi, ne sesi yükseldi; mahcubiyetle ama dik durarak konuştu:

Beyefendi, sırada benim adım var. Saat yediden beri bekliyorum. İki yüz kilometre yol geldim.

Celal Bey ancak o an fark etmiş gibi başını kadına çevirdi, yüzünde soğuk bir tebessüm gezindi.

Hanımefendi, ben önemli biriyim. Benim vaktim yok, sizin gibi bekleyemem, dedi.

Ve sesine biraz daha sertlik ekleyerek devam etti:

Benim yaşıma gelip, hayatta bir şeyler başardıysan, vaktin kıymetini en iyi sen bilirsin. Boşuna sırada beklenmez.

Şehnaz, utancı ruhunu ezen bir yük gibi omuzlarında hissetti. Kaybettiği sıra değil de, incinen onuruydu canını acıtan. O an herkes sustu, bir sessizlik çöktü üstlerine.

Ama koridorun sessizliği, aniden açılan kapı ile bozuldu. Doktor, ellili yaşlarında, üstü başı biraz dağılmış, gözleri yorgun bir adamdı. Dışarı çıkıp iki kişiye de baktı:

Neler oluyor burada?

İhtiyar, güvenli bir adımla öne çıktı:

Hocam, kontrole geldim. Rica edeceğim, beni alın lütfen. Bekleyecek vaktim yok, dedi.

Doktor bir an sustu, bakışlarını Celal Beyden ayırıp Şehnaza çevirdi:

Siz, sabah yediden beri bekleyen hanımefendi misiniz?

Şehnaz başını salladı:

Evet, hocam, köyden geldim. İki yüz kilometre…

Doktor derin bir nefes aldı. Sonrasında ise gözlerini Celal Beye dikerek kısık ama kararlı bir sesle konuştu:

Beyefendi… sizi tanıdım.

Celal Bey bir an için göğsünü gere gere dikildi, gurur duyuyordu.

Doktor sözlerine devam etti:

Lisede benim öğretmenimdi, hocam sizdiniz.

Koridor birden buz kesti. Celal Bey, onaylanmış gibi gururla gülümsedi. Fakat doktorun dudaklarında gülücük yoktu.

Yıllardır bize şu cümleyi ezberlettiniz hocam, dedi ve tane tane konuştu:

Bir insanın değeri ne üzerindeki elbiseden, ne makamından, ne de yüksekten konuşmasından anlaşılır… Gerçek değer, kendinden güçsüz olanlara gösterdiğin saygıda gizlidir.

Celal Bey, usulca gözlerini yere indirdi, bastonu artık eskisi kadar sağlam gelmiyordu eline.

Doktor bir adım daha yaklaştı, sesinde kırıcı bir ton yoktu ama içtenliğiyle insanın içine işlerdi:

Bugün… önemli biri olmadınız hocam.

Bugün insan olmayı unuttunuz yalnızca.

Celal Beyin yüzü kızardı, çenesi titredi. Herkes suskundu, fakat bakışlar birer hüküm gibi üzerindeydi.

Doktor kapıyı açtı, başını dik tutarak seslendi:

Buyurun hanımefendi, sıranız geldi.

Şehnaz gözleri dolu dolu, ama alnı açık içeri girdi. Celal Bey kenardaki banka oturdu. İlk defa uzun zaman sonra, önemli biri olmanın aslında insanları ezmek değil, onlara saygı göstermek olduğunu anladı.

Sırası gelince içeri girdi. Gözlerinden özür aktı. Söyleyebildiği tek şey:

Hocam, az önceki halim için özür dilerim.

Doktor içtenlikle gülümsedi:

İnsan olmak için hiçbir zaman geç değildir, hocam.

Değer dediğin, yüksek sesle konuşunca değil, güzel hareketlerle belli olur. Dünya gözünde birisi olsan da, kalbinde kibarlık yoksa küçüksündür. Yeri geldiğinde ise, gösterişsiz ve sessiz bir insan, duruşuyla büyür.

Sen olsaydın, Şehnazın yerinde ne yapardın? Ya doktorun yerinde olsan?

Eğer bu hikâyeden kalbinde bir yere dokunan olduysa, paylaş. Belki insan olmayı unutan birinin gözünden hayat tekrar geçer…

Rate article
Lifequest
Hanımefendi, ben önemli biriyim, sizin gibi bekleyecek vaktim yok! Ve sonrasında yaşananlar… Onu her…