Benden uzak dur! Sana evlenme sözü vermedim! Kim bu çocuğun babası, ben bile bilmiyorum… Belki de hi…

Benden uzak dur! Sana evlenme sözü vermedim ki! Ayrıca bu çocuğun babasının kim olduğunu bile bilmiyorum!

Belki de çocuk benden bile değil! Ne halin varsa gör, ben gidiyorum artık. dedi Veysel, şaşkın haldeki Nazlı’ya.

Nazlı, gözlerine, kulaklarına inanamıyordu… Karşısındaki Veysel, onu seven ve bir zamanlar el üstünde tutan o sevgi dolu adam mıydı?

Yoksa ona “Nazlıcığım” diyerek göklere çıkaran, birlikte hayat kurma hayalleri kuran Veysel’den geriye bu mu kalmıştı?

Karşında öfkeyle karışık kayıtsızlık taşıyan bambaşka bir adam vardı artık… Nazlı, bir hafta boyunca ağlayarak Veysel’e arkasını sonsuza kadar döndü.

Ama yaşı ilerlemişti; otuz beşine gelmişti, silik kişiliğiyle kadınlık şansının azaldığını da biliyordu. Yine de anne olmayı seçti…

Nazlı, tam zamanında çığ gibi ağlayan bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İsmini Elif koydu.

Elif, büyüdükçe uslu ve kolay idare edilen bir çocuk oldu. Sanki içten içe biliyordu: Bağırsan da, ağlasan da hiçbir şeyin değişmeyeceğini…

Nazlı kızına kötü davranmazdı, ama o sıcak, gerçek anne sevgisini de hiç verememişti.

Karnı tok, sırtı pek olurdu Elifin. Ama fazladan bir kere olsun kızını kucağına almak, ona sarılmak, oyun oynamak yoktu. Hiç yoktu o yakınlık.

Minik Elif sürekli annesinin kollarına uzanır ama Nazlı onu geri çekerdi; kimi zaman zamanı yoktu, kimi zaman çok işi vardı, kimi zaman başı ağrıyordu. Anne içgüdüsü nedense hiç uyanmamıştı…

Elif yedi yaşına bastığında hiç beklenmeyen bir şey oldu: Nazlı bir adamla tanıştı.

Üstelik, adamı evine de getirdi! Kasaba bu dedikoduyla çalkalandı! Ne kadar da hoyrat kadın şu Nazlı!

Adam ne ciddiydi ne de kasabalıydı, düzgün işi de yoktu, nerede yaşar kimsenin haberi yoktu. Belki de dolandırıcıydı… Herkesin bahsettiği buydu işte!

Nazlı ilçedeki markette çalışıyordu, o adam ise markete gelen malları indirmek için gündelikçiliğe başlamıştı. Aralarındaki hikâye böyle başladı.

Kısa bir süre sonra Nazlı bu yeni sevgilisini evine davet etti, adam da kalmaya başladı. Komşular tepki gösteriyordu, tanımadığı adamı eve almıştı kadın!

“Kızcağızı hiç mi düşünmüyorsun,” diye konuşuyordu komşular. Hem de adam büsbütün suskun, zorla konuşturuluyor; demek ki bir şeyler saklıyor…

Fakat Nazlı hiçbirini dinlemedi. Sanki kadınlığının son şansını yakaladığını hissediyordu.

Ancak komşuların bu suskun adamla ilgili fikirleri yakında değişti.

Nazlı’nın evi uzun zamandır bakımsızdı, erkeğin eli değmeden ahşap kapı çürümeye başlamış, çatı akıyordu, bahçe çitleri yıkılmıştı. Adamın adı İhsandı, önce kapıyı tamir etti, sonra çatıyı onardı, yıkılan çitin yerine yenisini yaptı.

Her gün başka bir eksik gideriliyordu, ev gözle görülür biçimde güzelleşiyordu. Adamın elinden her iş geldiğini gören köylüler yardım istemeye başladı, İhsan da dedi ki:

Eğer ihtiyar veya bütünüyle fakirsen, yardım ederim. Değilsen para ya da yiyecekle öde.

Kimi parayla, kimi reçel, tavuk, yumurta, süt getirerek ödeyiveriyordu.

Nazlının küçük bir tarlası vardı ama hayvanı yoktu. Bundan ötürü daha önce Elif için pek süt, yoğurt, kaymak alınamazdı.

Şimdi ise buzdolabına kaymak, taze süt, tereyağı eksik olmuyordu.

Velhasıl, İhsanın elleri altın gibiydi adeta. Türklerin dediği gibi, elinden her iş gelirdi; hem ustaya, hem çiftçiye, hem şarkıcıya benzerdi.

Hiçbir zaman güzel bir kadın olmayan Nazlı bile yanında resmen değişmişti: Yüzü parlıyor, bambaşka biri olup çıkıyordu.

Elif’ine bile daha şefkatli yaklaşır olmuştu. Güldüğünde yanaklarında gamze belirmişti; nasıl da güzel… Zaten Elif artık okula gidiyordu.

Bir gün Elif evin önündeki basamaklara oturmuş, İhsan amcasının elinden iş çıkmasına hayranlıkla bakıyordu.

Sonra yan komşuya, arkadaşına oynamaya gitti. Eve geç döndü, akşam kapıyı açarken öylece kaldı.

Bahçede… salıncak vardı! Hafif hafif rüzgarla sallanıyor, Elifi çağırıyordu sanki.

Bu benim için mi?! İhsan amca, siz mi yaptınız bana? Salıncak mı?!! şaşkınlık ve sevinçle sordu Elif.

Sana, tabii sana Elifçiğim, buyur, kullan istediğin kadar! genelde az konuşan İhsan amca keyifle güldü.

Elif salıncağa oturup hem ileri hem geri kendini öyle sert salladı ki; rüzgar kulaklarında uğuldarken dünyada ondan daha mutlu bir çocuk yoktu.

Nazlı sabahları erken işe gidiyordu ya, kahvaltı ve öğle yemeğini de İhsan amca hazırlamaya başladı. Ne güzel börekler, ne enfes fırın yemekleri yapardı, anlatılmaz!

Elife iyi yemek pişirmeyi, masa hazırlamayı o öğretti. Suskun, sakin adamda meğerse ne çok yetenek varmış.

Kış geldi, günler iyice kısaldı. İhsan amca, Elifi okula götürüp getiriyordu. Çantasını taşır, ona kendi hayat hikayesini anlatırdı.

Anlattı nasıl hasta annesine yıllarca baktığını, evini satıp annesine harcadığını.

Sonra, öz abisinin onu kandırarak evden attığını anlattı. Dedi ki; “Bak kızım, en yakınların bile bazen kötülük edebilir insana.”

Elifi balık tutmaya da o götürdü. Yaz sabahlarında, gün doğarken, birlikte nehir kıyısına otururlardı, sessizce beklerlerdi. Orada sabrı öğrendi Elif.

Bir süre sonra da İhsan amca ona ilk çocuk bisikletini aldı; sürmeyi öğretirken dizlerini defalarca yara yaptı, yeşil merhemle pansumanını bile kendisi yaptı.

İhsan, kız düşüp bir yerini kıracak! diye homurdandı annesi.

Kırmaz. Düşmeyi, ama tekrar kalkmayı öğrenmesi lazım. diyerek kararlı konuştu adam.

Bir yılbaşında ona bembeyaz, yepyeni kaykaylar aldı. Akşam ailece oturdular, masayı Elif ve İhsan birlikte hazırladı.

Saat gece yarısı oldu, yeni yıla girdiler, birbirlerine sarıldılar, güldüler, kadeh tokuşturdular. Herkes mutluydu, sofrada lezzet vardı.

Sabah Nazlı ile İhsan, Elifin sevincinden, bağırışından uyandı:

Kaykaylar! Yaşasın! Gerçekten benim de kaykayım var, hem de bembeyaz! Teşekkür ederim, teşekkür ederim! diye bağırırken gözyaşı döküyordu Elif.

Kaykayını göğsüne bastırdı, mutluluktan yüzünde yaşlar süzüldü.

Sonra İhsan amcayla buz tutmuş nehire gittiler, uzun uzun karları temizlediler, Elif de yardım etti. Sonra buzun üzerinde kaymayı öğretti İhsan amca.

Elif sık sık düştü, ama o sabırla tekrar kaldırdı, kolundan tuttu. Sonunda hiç düşmeden kayınca Elif sevinçten çığlık attı.

Nehirden dönerken koşup boynuna sarıldı:

Her şey için teşekkür ederim! Teşekkürler, baba

Şimdi ağlayan İhsandı. Sevinçten… Gözlerini hemen silmeye çalıştı ama, soğuk havada yaşlar buz taneleri gibi yanaklarında dondu kaldı.

Elif büyüdü. Şehre okumaya gitti. Hayatında pek çok zorluk yaşadı ama, tıpkı herkesin yaşadığı gibi… Fakat İhsan hep yanındaydı.

Onun mezuniyetinde oradaydı. Kışın ona, soğukta aç kalmasın diye dolu dolu market poşetleriyle şehre giderdi.

Bir gün Elif evlenirken onu kolundan tutarak nikâh masasına götüren de oydu. Doğumda da hastane penceresinin önünde, damadıyla haber bekliyordu. Torunlarını kucaklarken bazen gerçek babadan bile büyük bir sevgiyle sarıyordu.

Sonra bir gün gitti, tıpkı bir gün hepimizin gideceği gibi… Son vedada Elif ve annesi mezarın başında ağır bir hüzünle durdu ve bir avuç toprak attıktan sonra derin bir iç çekişle şöyle dedi:

Elveda baba… Sen dünyadaki en iyi babaydın. Seni unutmayacağım

Onun kalbinde sonsuza kadar böyle kaldı. “İhsan Amca” değil, “üvey baba” değil, BABA olarak…

Çünkü bazen asıl baba seni doğuran değil, yanında olan; acını, mutluluğunu paylaşan, seni yetiştiren insandır…

Rate article
Lifequest
Benden uzak dur! Sana evlenme sözü vermedim! Kim bu çocuğun babası, ben bile bilmiyorum… Belki de hi…