Sana kim bakar ki? Dişsiz, kısır, soyu belli olmayan Kevser
Sana kim bakar ki? diye bağırdı Paşa. Ardından tükürdü ve yürüyüp gitti.
Kevser pencereye koştu, on beş yılını birlikte geçirdiği adamın gidişini izledi. Oysa ona göre ruh ikiziydiler. Ama adam ayrılmadan önce ona gerçeği gösterdi: aslında, sadece işine öyle gelmişti.
**Aile Fotoğrafları ve Anılar**
Kevserin güzel bir evi vardı, çok güzel yemekler yapardı, tam bir ev kadınıydı ve her şeyi onun için yapmaya hazırdı.
Bir an pencereyi açıp, Beni bırakma! diye bağırmak geçti içinden.
Hatta, birkaç gün eve uğramasa bile yanında kalan o kadına gitse de olur, yeter ki yalnız kalmasın 45 yaşında terk edilmiş olmaktansa bu daha iyiydi. Tam pencereyi açacakken gözü babasının portresine takıldı. Üniformalı, başı dik, gururla objektife bakıyordu.
Kevser bir anda vazgeçti. Utandı. Kendi zayıflığından utanmıştı.
Bir kez daha baktı; şık kocasını mantosuyla arabaya binerken gördü, eşyalarını da yanına almıştı.
Mutfağa geçerken dedesinden kalma eski büyük aynanın önünden geçti. Aynada; yorgun, gri saçlı, bitkin bakışlı bir kadın duruyordu.
Kevser güzellik timsali olmadığını biliyordu. Son zamanlarda sağlığı da bozulmuştu. Dişleri dökülüyordu. Yeni dişlere parası yetmiyordu. Çünkü kocası yeni bir araba istemişti. Üstelik işinde hep şık giyinmek zorundaydı.
Nedir bu haller? Senin Paşa tam bir sanatçı gibi giyinir; senin üstünde ise eski bir kazak, dededen kalma etek, bir iki bluz, yamalı ayakkabılar ve bot niyetine çoraplar, manto ise öyle eski ki benim babaannem bile giymezdi. Ama mutfak senden lüks restoran gibi menüler bekler! Bazen biftek, bazen köfteler, bazen içli krepler, et yemeği Hadi oradan! Adamın her dediğini yapmak zorunda değilsin, Kevser! diye anlatırdı iş arkadaşı ve dostu Lütfiye.
Kevser ise her zamanki gibi bildiğini okudu. Sonra kocası bir gün gidiyorum, dedi. Hem de yirmi yedi yaşında, dört çocuklu bir kız için.
Genç işte! diyordu Kevser.
Ama Lütfiye bir şeyler öğrendi; sosyal medyada dolaştı, komşulara sordu. Sonunda dayanamayıp anlattı:
Hayret ediyorum! Sana soyu belli değil dedi. Oysa sen saygın bir aileden geliyorsun! O ise tam bir çıkmaz sokak. Hiç çalışmamış, dört çocuk dört farklı adamdan. Hamileliğinde bile alkolü elden bırakmamış. Annesi de ayrı bir rezillik. Tamam, gençliğine laf yok ama aile dediğin öyle kurulmaz. Herkes kendi yoluna Şaşırdım Paşana. Ama sen güçlü dur!
Kevser de hayatına devam etti. Ailesinden kalan büyük merkezi ev elindeydi.
Babası zamanında her şeyi kendisinin üstüne yapmış, Paşa’nın bir kuruş hakkı yoktu. Kevser bir odasını kiraya vererek para işini kolaylaştırmaya karar verdi.
Mahallede büyük bir inşaat vardı. Bir gün, inşaat mühendisi, kısa sakallı, hoş, kibar bir adam taşındı; adı Vahap Sezgindi. Kevsere nazikçe:
İstersen peşin ödeme yapayım! Dişlerine baktırırsın. Böylesine güzel bir hanım acı çekmemeli! dedi.
Kevser utandı. Kendini çekici bulmuyordu. Ama diş sorununu çözmek istiyordu.
Vahap biraz fazla para verdi, Gerekirse sonra ödersin,” dedi. Sonra Vahapın kardeşi geldi. Kevser böylesini görmemişti! Sarı ceket, mor pantolon, saç baş türkülü bir adam. Adı Kürşatmış; stilistmiş.
Kardeşini ziyarete gelmişti; Kevseri de adeta himayesine aldı. Bir gün, kiracılara börek ikram ederken, ona imajını değiştirmeyi teklif etti.
Ve değişti. Saçları parladı, makyaj yüz hatlarını ortaya çıkardı. Kevser dişlerini tedavi ettirdi. Fazla kiloları verdi. Sabahları parkta yürüyüşe bile başladı.
Güler yüzlü, yanaklarında gamzeleriyle minik bir kelebek çıktı ortaya.
Bir gün kapı çaldı. Kiracı açtı ve:
Kevser Hanım, sizi biri arıyor! dedi.
Kapıda eski kocası vardı. Kevser ilk başta onu tanıyamadı. Paşa bir yıl içinde yaşlanmış, zayıflamış, bitkin ve kaybolmuş görünüyordu. Eşyaları yanında.
Ne istiyorsun? diye sordu Kevser.
Oysa bir zamanlar kocasına defalarca ulaşmaya çalışmış, ama o konuşmak istememiş; sonra da onu engellemişti.
Ama şimdi karşısındaydı.
Meğer ne kadar güzelleşmişsin! diye hayranlıkla baktı Paşa.
Kevser için bu sözlerin bir önemi yoktu. Uykusuz geceleri, hayattan vazgeçme isteğini, bitmek bilmeyen gözyaşlarını, paniği hatırladı.
Kevser Neler çektim bir bilsen! O kadın tam bir bela. Sürekli benden para aldı. Çocuklar başta iyi gibiydi ama sonra tam bir felaket oldular; terbiye yok, hep bağırıyorlar. Onları geliştirmek istemiyor, sürekli telefonda, hiç yemek yapmıyor. Hazır mantı alıp, bir kere de makarna demledi. Düşünebiliyor musun? Hepsini bir yıkamış, gömleklerim boyamış. Bir yıldır kendime hiç kıyafet alamadım. Her şey onlara gitti. Delilik gibi bir hayat! Kevser Seninle her şey güzeldi. Hep seni hatırladım, yeniden başlayalım mı? diyerek yalvardı.
Ama Kevserin kulağında eski sözler yankılandı:
Sana kim bakar ki? Dişsiz, kısır, soyu belli olmayan Kevser.
Kevser bir kez daha eski eşine baktı. Sonra kapı açıldı; Vahap Sezgin telaşla uzandı:
Kevser Hanım, yardım lazım mı? Siz kimsiniz, beyefendi?
Paşa bağırdı:
Sen de kimsin?
Bu benim eşim, Vahap. Bir daha buraya gelme! dedi Kevser, kapıyı Paşa’nın yüzüne kapattı; adam şaşkınlıkla öylece kaldı.
Kiracıya dönüp, Kusura bakma, eşim dedim, dedi. Vahap ise derin bir nefes aldı:
Galiba zamanı geldi Sana aşığım Kevser! Böylesine harika bir kadını nasıl bırakır? Benimle evlen, ne olur. Gerçekten.
Vahap duldu. Kevser onunla iki ay sonra evlendi. Eşi ona sürekli güller aldı. Beraber bir yazlık aldılar.
Bazen eski kocası köşeden onları izliyordu; kendi kendine küfrediyor, bir hata yüzünden düzgün bir insanı boş yere kaybetmenin acısını çekiyordu.
Sonuçta elinde hiçbir şey kalmadı.
Kevser ve Vahap ise el ele, mutlu ve aşık bir şekilde yürüdüler. Kevser, bir de bebek bekliyordu.
Hayat bazen Sizi dipten alır, yukarı taşır; önemli olan kendinizi sevmek ve gerçek değerinizi bilmek. Her karanlığın ardından mutlaka bir ışık doğar.




