Kayınvalidem beni iki saatliğine çağırdı, bir kutlama için yardım etmemi istedi. Fakat gerçekte benden boyun eğmem bekleniyormuş.
Telefonun ucundaki sesi neredeyse sevecendi:
Gel biraz el at, vallahi iki saat sürmez, dedi.
Hiçbir pusu sezememiştimaklıma, birkaç domates doğrama, bir salata hazırlama, bir de çay koymak gelmişti. Ama mutfağa adımımı attığımda dev kazanlar, dolu yemek listeleriyle karşılaştım. Misafirler dört saat sonra burada olur, cümlesini de duyunca anladım: Aslında misafirliğe beklememişler, beni bir nöbete çağırmışlar.
O, ocağın başında elinde dev bir kepçeyle duruyordu. Bana döndüğünde yüzündeki gülümseme artık bambaşka bir anlam kazanmıştı.
Hah, geldin! Güzel, tam zamanında yetiştin. Dinle, işler değişti; beklediğimizden fazla misafir geliyor. Yirmi kişi civarı. Balık pişireceğiz, üç çeşit salata çıkaracağız, et de var, sofrayı hazırlayacağız
Kapının ağzında, kabanımla kala kalmıştım.
Yirmi kişi mi? Hani iki saat diye çağırmıştınız
E, iki saat! Eliyle geçiştirdi, konu kapanmış gibiydi. İki kişi hızlıca bitiririz. Hadi, kabanını çıkar; önlük orada. Salatalardan başlıyoruz, sonra
Bir dakika Çantamı bıraktım ama kabanımı çıkarmadım. Daha basit bir şey sandım. Akşam için başka planım var.
Gözleri sertleşti.
Ne planıymış o? Senin asıl planın ailen olmalı. Biz burada kutlama hazırlıyoruz, sen başka şeyler düşünüyorsun.
İşte o ton. Yani bana sadece evet demek düşer. Başka seçenek yokmuş gibi.
Önden haber verseniz, seve seve yardım ederdim. Ama bana farklı söylediniz.
Her detayı anlatmadığım için kusura bakma! Tekrar ocağa döndü. Düşündüm ki, kutlama var deyince ciddi hazırlık olduğunu anlarsın. Yoksa bu yaşta hepsini tek başıma mı yapayım?
Dudaklarımı ısırdım. Tanıdık bir yöntem: Suçluluk, baskı, itham.
Diğerlerinden de yardım isteyebilirdiniz. Ya da önceden uyarabilirdiniz.
Birden döndü.
Neden başkasından isteyeyim? Gelin var ya! Yoksa unuttun mu aile olmayı?
O sırada eşim salonda telefonla uğraşıyordu. Televizyondan ses geliyordu. Olan biteni biliyor, ama karışmıyordu.
Yardımı reddetmiyorum dedim. Ama yanlış söylediniz bana. Doğru değil.
Yanlış söylemişim! Kollarını açtı. Duyuyor musun? Ben yanlış söyledimmiş Yardım istedim, hikaye çıkardı. Yeni nesil işteher şey hak, ama vicdan sıfır.
İçimde bir düğüm oluştu. Çıkıp gitsem tartışma; kalsam, tüm akşam doğrasam, taşısam, azar dinlerdim.
Tamam derin bir nefes aldım. Salatalara yardım ederim. Ama misafirlere servis yapmam, onları karşılamam.
Omuzunu büzüştürdü.
Yani ben yalnız mı koşacağım tepsilerle?
Plan daha iyi yapılabilirdi diyorum. Oğlunuzdan da rica edebilirdiniz.
O adam! diye söylendi. Mutfakta işi ne, onun başka rolü var.
Neymiş onun rolü? Telefonda oturmak mı?
Sana ne! Sesi keskinleşti. Yardım etmeye mi geldin, felsefe yapmaya mı?
Kabanımı çıkardım, önlüğü giydim. Doğramalıkları aldım. O, başını salladı, kazanın başına döndü.
Bir süre sonra yine konuştu:
Misafirler gelince üzerini değiştirirsin, değil mi?
Hayır, ben kalmayacağım. Yardım eder, çıkarım.
Kepçeyi kenara attı.
Nasıl yani çıkacaksın? Kim ağırlayacak misafirleri? Kim sofra taşıyacak?
Siz ya da oğlunuz.
O misafirleri eğlendirecek. O burada ev sahibi.
Hiçbir tabağı kaldırmamış, adı ev sahibi…
Yani erkekler eğlendirir, kadınlar hizmet mi eder?
E başka nasıl olacak? Dedi gözlerini kısarak. Yoksa sen de mi feminist oldun?
Sadece neden ücretsiz yardımcı gibi davranmam lazım, onu anlamam.
ÜCRETSİZ Mİ! Yüksek sesle bağırdı. Sen bizim gelinimizsin! Biz aileyiz! Yoksa unuttun mu evinize kim destek oldu?
Ve beklenen koz: Çoktan ödeyip kapattığımız borç, sanki ömür boyu yük.
Ödedik onu dedim sessizce.
Ama manevi borç? Teşekkür etmek?
Bıçağı bıraktım.
Hep borçlu hissetmemi mi istiyorsunuz?
Sadece insan gibi davranmanı. Aileden biri gibi, işçi değil.
Ama öyle davranıyorsunuz. İşçi gibi hem de ücretsiz.
Bezini fırlattı.
HER ŞEYİ BIRAK! Ne yaparsan yap ama masayı kurmadan çıkamazsın!
Baktım ona ve anladım ki, ne kadar uyarsam değişmeyecek.
Hayır dedim hafifçe. Olmaz.
Ne dedin?
Hayır dedim. Gidiyorum ben.
Önlüğü çıkardım, çantamı aldım, kabanımı giydim.
Cesaret edemezsin! Sesi titriyordu.
Eşim salondan çıktı.
Ne oluyor burada?
Gidiyor! Parmağıyla beni gösterdi.
Ne yapıyorsun? diye sordu.
Annen beni iki saat diye çağırdı, şimdi yirmi kişilik iş bekliyor.
Ama az biraz yardım diye konuşmuştu
Yardım dediğin bu mu yani? dedi annesi. Salata başında yarım saat oyalanmak mı?
Bu defalarca oldu dedim. Sürekli parayı anımsatıyorsunuz.
Sen de yardım et işte! dedi eşim elini sallayarak.
Ya sen? Niye doğramıyorsun? Niye masa kurmuyorsun?
Erkek işi değil bu.
Bitkince ve acıyla güldüm.
Anladım. Kolay gelsin size.
Kapıya yöneldim.
Gidersen bir daha bu eve adım atma! diye seslendi kadın.
Tamam.
Ve çıktım.
Arabada ellerim titriyordu. Telefon çaldı, cevap vermedim.
Bir süre sonra mesaj geldi:
“Hemen geri dön.”
Cevapladım:
“Ben ücretsiz hizmetçi değilim.”
Akşam kendi evimde çayımı yudumladım. Hakkımda ne konuşulursa konuşulsun umrumda değildi.
Eşim gece geç geldi.
Mutlu musun? Herkes hakkınıda kötü düşünüyor.
Sen ne düşünüyorsun? dedim.
Sustu.
Yanımda olmanı beklerdim dedim. Olmadın.
Sonra derin bir sessizlik oldu.
İki hafta kimse aramadı. O zaman anladım ki:
Bazen gitmek, kalmaktan çok daha önemlidir.
Ardından ne kadar yanlış derseniz deyin…




