Bir gün, bir kadın yakın arkadaşının evine misafirliğe gitti. Bu arkadaşı ikinci evliliğini yapmıştı. İlk evliliği oldukça sıkıntılı geçmişti: Kocası sürekli içki içer, dayanılmaz davranışlar sergiler, sonra da başka bir kadına gidip evi terk etmişti. Hüzünlü bir hikaye yani. Ben de onun bu zor zamanlarında yanında olmuş, desteklemiş, elinden tutmuştum… Sonuçta, dostluk dediğin de böyle günlerde belli olur, değil mi?
Aradan on yıl geçti. Ve Asuman hayatına düzgün, iyi bir adam aldı. Eğitimli, güzel bir işi olan, ilk eşiyle hiç alakası olmayan bir adamdı bu. Ona çok sevinmiştim. Bir gün yeni aldıkları evlerine misafirliğe çağırdılar beni. Güzel bir pasta aldım, hediyeler de alıp gittim. Eve hayran kaldım; çok güzel döşemişler. Sonra sofraya oturduk, çayımızı içerken pastamızı yedik. Asumanın yeni eşi Soner oldukça nüktedan bir adamdı. Çok kitap okumuş, bilgili, lafa da pek tutkulu. Ama nedense, espri konusu hep bana dönüyordu.
Soner, benim dar bir bakış açısına sahip olduğumu söyledi esprili bir dille, kafamın gereksiz bilgilerle dolu olduğunu güle güle belirtti. Ahmet Ümiti okumamışım, Elif Şafak bana yabancıymış. Bilimi öne sürerek bazı batıl inançlarıma eğri büğrü laflar etti.
Kılık kıyafetime ve saç modeliyle de dalga geçti; Doksanlardan kalma bir tarz dedi gülerek. İnanın, ne cevap vereceğimi bilemedim, çünkü kendimi birden öyle yalnız hissettim ki… Asuman da, eşinin bu esprilerine kıkırdayarak eşlik etti; belli ki onun sözlerine hayrandı.
Konuyu değiştirmek için, sokağa bırakılmış bir kediyi sahiplendiğimi anlattım. Belki de Soneri edebiyat muhabbetinden biraz olsun uzaklaştırırım diye düşündüm. Ama Soner, kedimin hastalık taşıyabileceğinden tutun, böyle sokak hayvanlarını alanların psikolojik sorunları olduğundan ve gizli narsist olduklarından bile dem vurdu. Kısacası, yine kendine göre şakalar üretti.
Asuman ise, sanki bu hikayeler çok komikmiş gibi kahkahalar attı. Sonra gözyaşlarım birden dökülmeye başladı. Çok saçmaydı, çocuksu ve beklenmedik bir şeydi bu. Özür dileyip başımın ağrıdığını söyledim ve kalkıp eve döndüm.
Aslında başım gerçekten çatlayacak gibi oluyordu ve gözyaşlarımdan da utanıyordum. Yolda yürürken ağlamıyordum artık ama soğuk bir yaz akşamıymış gibi içim titriyordu. Sevdiğim kitaplardan, okunmamış yazarlardan, kedimden, hatta komik bir rüyamdan bahsettiğim için kendimden utanıyordum.
Oysa utanması gereken, misafirine laf dokundurtan ev sahibi olmalıydı. Dostunu, sevdiği bir kitabı, filmini anlattığı ve orada yabancılarca küçümsendiği halde ses çıkarmayan kişi utanmalıydı. Sosyal medyada bir yazara ait bir sözü paylaşan, ama altına dökülen hakaretleri izleyen kişi de aynı şekilde… Bunlar hep aynı şey; sessizce, kurnazca yapılan bir ihanet.
İhanet dediğin şey, bir yakınının başkalarının önünde aşağılanmasına imkan tanımaktır. Yahut onu koruyacağına söz verdiğin halde onun hayal kırıklığına uğramasına göz yummaktır. İhanet budur işte.
Ama ben bunları o an tarif edemedim; öyle çok kitap okumamıştım, öyle entelektüel falan da değildim. Sadece bir an önce eve, kedime gitmek istiyordum. Oysa kedim kitaplardan anlamazdı, esprilerden de. Sadece yanımda olup sessizce mırlayarak huzur verirdi…
Bir daha Asumana misafirliğe gitmedim. Zaten kısa bir süre sonra gidecek bir evleri de kalmadı: Asuman ve eşi evi paylaşamayınca mahkemelik oldular. Meğer Soner sadece hazırcevap değil, çok da hırslı biriymiş. Fazla akıllı bir adammış. Hatta fazlasıyla.
Ama hikayeler hep aynıdır. Uğruna dostunu kırdığın kişi, gün gelir seni de gözünü kırpmadan yarı yolda bırakır. Oysa tek gereken şey, misafirin pahasına yapılan o gereksiz nüktedanlığı tatlı bir şekilde durdurmaktı. Kendi evinde, dostunun incitilmesine izin vermemekti. Belki o zaman Soner eşine karşı daha fazla saygı duyardı ve bugünlere gelmezlerdi.
İhanetin kıymeti olmaz. İhanet eden, kolayca ihanete uğrar…




