YÜKÜNÜ SIRTLANAN ADAM Hâlâ dün gibi hatırımda, o kasvetli kasım akşamı… Dışarıda sulu karla karışık…

PRİZMASI OLAN ADAM

Şimdi gibi aklımda o yağmurlu kasım akşamı. Camdan karla karışık yağmur vuruyor, baca deliğinde rüzgar aç bir kurt gibi uluyor, benim sağlık ocağında soba tıkır tıkır yanıyor, içerisi sıcacık. Artık çıkmaya hazırlanırken, kapı gıcırdadı, kapıda dev gibi, yapılı, ama rüzgar esse devrilecekmiş gibi bakınan Mehmet Yalçın belirdi. O kocaman ellerinde minicik bir bohça kızı, Elifini taşıyor.

Getirdi, sedyeye yerleştirdi, kendisi duvara yaslandı, bir taşa dönmüş gibi hareketsiz durdu. Kıza bakıyorum, yüreğim ağzıma geldi. Yüzü ateşler içinde, dudakları kupkuru, çatlamış, ince ince titriyor ve bir yandan hep Anne… anneciğim… diye fısıldıyor. Daha beş yaşına bile gelmemişti o zaman. Ateşini ölçtüm, eyvah, kırka dayanmış!

Mehmet, bu halde neden bekledin? Ne zamandır böyle? dedim sertçe, bir yandan da ampulü kırıyor, iğne hazırlıyorum.

Ondan ses yok. Başını önüne eğmiş, yüzündeki sakalın altında çenesinde kaslar kasılıyor, yumruk yaptığı ellerinin parmak uçları bembeyaz olmuş. Sanki burada değil, uzaklarda, kendi acısında gömülmüş. O an anladım ki, tedavi edilmesi gereken sadece küçük Elif değil. Bu adamın da yüreği parça parça ve bu yaralar ateşli hastalıktan daha zor.

İğneyi yaptım, çocuğu havluyla ovdum Derin bir nefes aldı, yavaş yavaş sakinleşti, nefesi düzeldi. Ben de sedyenin kenarına oturdum, kızın sıcak alnını okşayarak Mehmete usulca dedim ki:
Burada kal, böyle bir havada nereye gideceksiniz? Şurada kanepem var, uzan sen. Ben Elifin başında beklerim.

Başını salladı, ama olduğu yerden kımıldamadı. Gecenin sonuna kadar duvar dibinde bekledi, sanki nöbetteymiş gibi. Ben de gece boyunca kompres yapıp Elife su içirdim. Düşündüm, düşündüm…

Mehmet hakkında köyde türlü şeyler söylerlerdi. Bir sene önce karısı Sevda gölde boğulmuştu. Sevda güzeldi, sesi su gibi şırıl şırıldı. Mehmet onun ölümünden sonra adeta bir taş oldu. Yaşıyordu ama, hayatı değil işi sürdürüyordu. Üç kişilik çalışıyor, evi düzenli tutuyor, kızına bakıyor, ama gözleri boş, cansızdı. Konuşmak yok. Selamı dişlerinin arasından zar zor çıkarır, hemen uzaklaşır.

Laf edenler, o gün göl kenarında kavga ettiklerini söylüyordu. Güya Mehmet içkili, kötü bir söz söylemiş de, Sevda da sinirlenip suya girmiş. O da arkasından gitmemiş, engel olmamış. O günden sonra bir damla içki içmedi, ama suçluluk, insanın içini içkiden beter yakar. Tüm köy, Mehmete ve kızına prizması olan adam gözüyle bakıyordu. O prizma kız değil, her yere yanında taşıdığı büyük bir acıydı.

Sabaha karşı Elifin ateşi indi. Açtı gözlerini pırıl pırıl masmavi, annesinin gözleri gibi. Bana, sonra babasına baktı, dudakları tekrar titredi. Mehmet yaklaştı, tedirgin bir şekilde elini kızının eline dokundurdu, hemen geri çekti, canı yanmış gibi. Çünkü Elifte tüm Sevdayı, tüm kaybını görüyordu.

Bir gün daha yanımda tuttum onları. Tavuk suyuna çorba yaptım, Elifi kaşık kaşık besledim. Sessizce yedi. O günden sonra zaten çok az konuşuyordu; yalnızca evet, hayır. Babası ise daha da az. Ona bir tabak çorba koyuyor, ekmek dilimliyor sessizce. Saçını kocaman, nasırlı elleriyle örüyor yine sessiz. Bu sessizlik öyle ağırdı ki, insanlar onların evinden geçenleri bile hüzünle andı.

Böyle devam etti. Elif iyileşti ama gözüm hep üstlerindeydi. Bazen börek götürüyor, bazen reçel bırakıyorum, Elimde çok, ne yapacağım? diyerek. Yaşantılarını izliyorum. Aynı evde iki yabancı gibiler. Aralarındaki buzdan duvarı kimse çözemiyor.

Bahar gelince köyümüze bir öğretmen atandı. Şehirden gelen, sessiz sakin, hüzünlü bakışlı bir kadın: Asuman Öğretmen. Belli ki onunda içinde, buralara getiren bir hikâyesi vardı. Miniklere ders verdi, Elif de onun öğrencisi oldu.

Bazen bir ışık, karanlık eve sızar ya işte öyle oldu. Asuman Öğretmen hemen Elifin suskun derdini fark etti, elini uzatmaya başladı. Ona resimli kitaplar getirdi, renkli kalemler hediye etti. Dersten sonra bırakır, masallar okurdu. Elif de ona yaklaşmaya, içini ısıtmaya başladı.

Bir gün okulda idarecinin tansiyonunu ölçmeye gitmiştim. Baktım, ikisi boş sınıfta oturmuş. Asuman okuyor, Elif ona sarılmış, huzurla dinliyor. Yüzünde uzun zamandır görmediğim bir huzur vardı.

Başlangıçta Mehmet bu duruma öfkeliydi. Kızını almaya gelince gördü mü öğretmenle, yüzü sertleşirdi. Hadi eve! derdi, Elifin elini tutup götürürdü. Asumana selam yok, hoşça kal yok. Mehmet, onun içtenliğinde sadece acıma görüyordu. O duyguyu ise bir tokat gibi yaşıyordu.

Bir gün bakkal önünde karşılaştılar. Asuman ve Elif dondurma yiyorlardı. Mehmet yaklaştı, Asuman ona sıcak bir şekilde gülümsedi:
Mehmet Bey, merhaba. Kızınızı biraz şımarttık.

Mehmet ona kaş çatıp, Elifin elindeki dondurmayı aldı, çöpe attı.
Gerek yok. İşinize bakın, kendi çocuğuma ben yeterim.

Kız ağlamaya başladı, Asuman ise dondu kaldı, canı acıdı belli. Mehmet arkasını döndü, Elifi kolundan sürükledi, uzaklaştılar. Ben gördüm, yüreğim kan ağladı. Ah adam, kendi hayatını ve çocuğunun hayatını mahvediyorsun!

Akşam, kalbim sıkıştı diye yanıma geldi. Kendi Kalbim daralıyor, dedi. Bir bardak su koydum, karşısına oturdum.
Senin kalbin değil, Mehmet kardeş, seni ezen acın. Suskunluğunla kızını koruyacağını sanıyorsun ama Elifi yavaş yavaş öldürüyorsun. O senin çorbanla değil, şefkatinle büyür. Baktığında korkuyorsun, dokunmaya korkuyorsun. Sevdanı bırak artık! Bırak ki yaşam devam edebilsin.

Başı eğik dinledi, sonra gözleriyle baktı ki içinde öyle bir acı var, nefes alamayacak gibi oldum.
Yapamıyorum, Fatma Abla. Yapamıyorum

Çıkıp gitti. Ben ise uzun süre pencerenin önünde düşündüm. Gördüm ki, insan başkasını affetmekten ziyade, kendini affetmekte zorlanıyor.

Sonra öyle bir gün geldi ki; her şey değişti. Mayıs sonu, her taraf çiçek, havada taze toprak kokusu. Asuman Öğretmen, dersten sonra yine Elifi alıp okulun önünde oturmuş, resim yapıyorlar. Elif bir resim çizdi. Ev, güneş, yanında kocaman bir baba Babasının yanına ise simsiyah bir leke çizdi.

Asuman onu görünce, belli ki içinde bir şey koptu. Elifi elinden tuttu, Yalçınların evine gittiler.

O sırada ben de evlerine uğrayacaktım, ihtiyaçları var mı bakmak için. Bahçede Mehmet odun kesiyor, hırsla, öfkeyle Kıymıklar uçuşuyor.

Asuman kararlı, kapıdan içeri girdi. Mehmet döndü, yüzü kapkara.
Söylemiştim

Affedersiniz, dedi Asuman sessizce. Size değilim, Elifi getirdim. Ama bir şey bilmenizi istiyorum.

Ve anlatmaya başladı. Sesi ince, sakin fakat bütün köy onu duyacak kadar net. Kendisinden, kocasından, hayattaki en büyük aşkından bahsetti. Bir kazada onu kaybetmiş, bir yıl boyunca evde perdeleri çekmiş, sadece tavana bakıp ölüm istemiş.

Ben de kendimi suçladım, sesi titredi. O gün gitmese diyecektim, kalsın diyecektim O kederde boğuluyordum. Neredeyse yok olacaktım. Sonra anladım ki, acımla sevdama ihanet ediyorum. O, yaşamı severdi. Yaşadığımı bilmesini isterdi. Onun için, onun anısına ayağa kalktım. Yaşamak zorundaydım, yakınlarım için. Yanımızda nefes alanlar varken ölü gibi yaşanmaz.

Mehmet kıpırdamadı, yüzünden donukluk yavaşça kayboldu. Sonra aniden elleriyle yüzünü kapadı, tüm vücudu sarsıldı. Ağlamadı, ama bütün ağırlığıyla titredi.

Ben suçluyum, dedi boğuk bir sesle. Kavga etmedik O gün gülüyorduk. Sevda çocuk gibi göle girdi, su buz gibiydi. Bağırdım, o ise gülüyordu. Sonra birden taşta kaydı, başını çarptı… Koştum, aradım… ama… artık geçmişti. Kurtaramadım.

O sırada küçük Elif, pencereden duymuş, sessizce kapıda görünmüş. Korku yoktu gözlerinde, yalnızca sonsuz bir sevgi ve merhamet.

Yaklaştı, babasının kalın bacaklarını minicik kollarıyla sarıldı, yavaşça ve açık açık, uzun zamandır ilk defa duyar gibi söyledim:
Baba, ağlama. Annem gökyüzünden bakıyor. Kızmıyor bize.

Mehmet diz çöktü, kızına sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Elif yüzünü, saçını okşadı, Ağlama babacığım, ağlama, diye tekrarladı. Asuman da yanlarında sessizce ağladı. Fakat bu gözyaşları acıyı alan, ruhu arındıran gözyaşlarıydı.

Zaman geçti. Yaz gitti, sonbahar geldi, yeni bir bahar daha… Bizim Akçayda bir aile daha var artık. Kimlikte değil, kalpte.

Bir gün kapının önünde oturuyorum, güneş sırtımı ısıtıyor, arılar vişne çiçeklerinde vızıldıyor. Bakıyorum, yoldan yavaşça geliyorlar. Mehmet, Asuman ve Elif. Üçü el ele. Elif şen şakrak, neşe içinde, gülüşü sokağı çınlatıyor.

Mehmet O adamdan eser yok! Omuzları dik, gözlerinde ışık var, Asumana ve kızına bakıyor, yüzünde huzur dolu bir tebessümle Yanıma geldiler, durdular.

Selam Fatma Abla, dedi Mehmet. Sesinin sıcaklığı insanın içini ısıtıyor.

Elif koştu, bana bir tutam papatya uzattı.
Bu sizin!

Çiçekleri aldım, gözlerim yaşardı. İçimde mutlulukla baktım onlara. O korkunç prizmadan kurtuldu. Ya da yardım ettiler. Sevgiyle, çocuk ve kadın sevgisiyle.

Onlar ırmağa doğru yürüdüler. O nehir artık onlar için yasın değil, hayatın akışını izleyebilecekleri bir yerdi. Oturup, dertleşebilecekleri, suyla birlikte acının akıp gitmesine izin verebilecekleri bir yer

Ve düşündüm: Bazen insan, kendi başına keder bataklığından kurtulamaz. Ama bir el bir dost, bir söz, bir sevgi tüm zincirleri kırabilir. Hayatta her zaman yanımıza uzanacak bir ele ihtiyacımız var. Çünkü paylaşılmayan acılar, daha da ağır gelir. Sevgi, insanı ve hayatı iyileştirir.

Rate article
Lifequest
YÜKÜNÜ SIRTLANAN ADAM Hâlâ dün gibi hatırımda, o kasvetli kasım akşamı… Dışarıda sulu karla karışık…