Otuz yaşımdayken herkesin bana önünde kocaman bir dünya var dediği kadındım.
İyi bir ofis işim vardı, kendi tuttuğum küçük ama sıcak bir dairemde yaşıyordum, canım ne zaman isterse seyahate çıkabiliyor, hafta sonları da arkadaşlarımla buluşup kahvaltılara, filmlere ya da dans etmeye gidiyordum.
O zamanlar neredeyse beş yıl birlikte olduğum bir sevgilim vardı. Ama o bir gün çocuk sahibi olma fikrini ağzına aldıkça, içim buz keserdi.
Ona, kendimi bir bebeğin beşiği başında, gece uykusuz kalırken asla göremediğimi söyleyip konuyu değiştirirdim.
Ben, para biriktirme, kendimi geliştirme, diplomalar, seyahatler peşindeydim. Anne olmak aklımda bile yoktu.
Otuz yedi yaşımda, bir şeyler ciddi olabilir sandığım başka bir adamla tanıştım. Ama önceki evliliğinden bir çocuğu vardı; bana göre fazla ağır bir sorumluluk.
Bir gün birlikte yaşamayı teklif etti, ama açıkça, ileride bir çocuk daha istediğini söyledi.
Korktum ve vazgeçtim. Telefonlarına bakmadım, mesajlarına dönmedim ta ki anladığını hissedene kadar.
Kız kardeşim şöyle demişti:
İyi bir adamı, sırf anne olmak istemiyorsun diye elinden kaçırdığına pişman olacaksın.
Gülüp geçmiştim. Fazla büyüttüğünü düşünmüştüm.
Kırk beşimde, kariyerimin zirvesindeydim.
Terfi almıştım, fena kazanıyordum, seyahatlerim devam ediyordu; ilk arabamı aldım, evimin duvarlarını tek başıma boyadım. Kendimle gurur duydum.
Ama başarılarımı kutlarken, arkadaşlarımın çocuklarını anaokulunda, okulda, yarışmalarda, dans gösterilerinde izlerken fark ettim:
Karmaşa Ben dayanamazdım. dedim kendime. Ve inandım, hayatım çok daha sakin.
Elli iki yaşımda kız kardeşim ağır hasta oldu, ameliyat gerekiyordu.
Çocukları başından bir an ayrılmadı nöbetleşti, evrak işleriyle uğraştı, ona yemek getirdi, yanında uyudu.
Ben elimden hiçbir şey gelmeden, kendimi tamamen gereksiz hissettim.
Bir gün, ben aynı durumda olsam, kime haber verecektim?
Hastane koridorunda otururken ilk kez düşündüm:
Ya ben bir gün böyle olursam? Kim gelecek yanıma?
İşte o zaman ilk kez içimde küçük bir pişmanlık filizlendi. Sessiz, minik ama başladı.
Altmışımda annemi kaybettim.
Her şey benim omuzlarıma yıkıldı:
tüm resmi evraklar, cenaze işleri, evin toplanması, faturalar, organizasyonlar.
Yeğenlerim yardım etti elbette, ama hepsinin çocukları, düzenleri, işleri vardı.
O gece evde, annemin giysileriyle dolu poşetlerin arasında yalnız uyudum ve ilk kez, bugüne dek gözümü çevirdiğim gerçeği net olarak hissettim:
Bana ihtiyacı olan kimsem yoktu.
Bana güvenen kimsem kalmamıştı.
Sessizliği dolduracak kimse yoktu.
O anda aklımdan geçirdim:
Belki de iyi bir anne olabilirdim.
Pazarlar zorlaşmaya başladı.
Kız kardeşlerim çocukları, torunları, damatları ve gelinleriyle bir araya geliyor.
Evleri şenlik; kahkaha, sohbet, neşe dolu.
Ben ise köşede, kendi halinde oturuyorum.
Ne onlar beni dışlıyor, ne de ben kızgınım; sadece o çemberde bir rolüm yok.
Ben teyze, ablayım ama hiçbir zaman anne olmadım.
Bayramlar daha da zor geçiyor.
Herkes büyük aile sofraları kurar.
Ben hep misafirim. Hiçbir zaman ev sahibi değilim, kimsenin dünyasının merkezi değilim.
Şimdi, altmış yedi yaşımdayım; sabah tek başıma uyanırım, yalnız kahvaltı ederim, markete tek giderim, faturalarımı yalnız öderim.
Trajik değil belki. Ama gerçek bu.
Kendimi kötü hissettiğimde taksi çağırır, tek başıma acile giderim, bankta beklerim çantam kucağımda, kimse Nerede yakınım? diye sormaz.
Üzüldüğümde, bunu kimse bilmez.
Güzel bir şey yaşadığımda evimin borcunu bitirdiğim gün gibi bunun mutluluğunu paylaşacak kimsem olmaz.
Bazen pencere önünde durup yan komşuların çocuklarını, torunlarını ağırlayışını izlerim.
Benim öyle ziyaretçilerim yok.
Eşyalarımı bırakacağım kimse yok.
Hikayemi anlatacağım kimse yok.
Toplum baskısına boyun eğmediğime üzülmüyorum.
Geç anladım: Hayat sonsuz değilmiş.
Evet, insan istediği gibi bir hayat sürebilir
Ama yıllar yük olunca tek bir istek kalıyor:
Yanında sırtını yaslayacak birinin olmasıAma güneş yine penceremden içeri sızıyor. Elimde bir fincan kahveyle, hafifçe gülümsüyor ve kendime soruyorum:
Bu yalnızlığın içinde kaybolmak mı, yoksa yeni bir yol bulmak mı isterim?
Her gün, her yeni sabah bana bir ihtimal sunuyor. Dışarıda, parkta, kitap kulübünde, komşuya yardımda, hiç tanımadığım birinin derdine kulak vermede, küçük dünyamı genişletecek bir yol var belki.
Arada küçük notlar bırakıyorum mahalle panosuna; eski bir kitap, birlikte kahve içecek biri, bazen sadece Gününüz güzel geçsin diyen bir satır.
Biliyorum; kalabalık sofralarım, kapımı çalan çocuk seslerim olmayacak. Ama hayatta alınan her karar, insana başka bir pencere açıyor. Benim penceremden her akşam başka bir rüzgar esiyor: Bazen geçmişin kokusu, bazen umutlu bir dostluk selamı.
Şimdi, kendime yeni bir hikaye yazmak için geç olmadığını biliyorum.
Biraz geç, ama hâlâ mümkün. Ve belki, bir gün biri kapımı çalıp tam da anlatılacak bir hikayeyi dinlemek ister.
O zaman kendi yalnızlığımı bir başkasının yalnızlığıyla paylaşarak, bir masa kuracağım kendime sade, küçük; ama içinde koca bir hayat sığacak kadar sıcak.
Biliyorum, merkez değilim. Ama hâlâ kendi köşemde bir ışık yakabilirim.
Bu da, bana yeter.




