Otuz yaşıma girdiğimde, en acı ihanetin düşmanlardan değil, “abla, ben her zaman yanındayım” diyenlerden geldiğini gördüm.
Sekiz yıldır bir “en yakın arkadaşım” var.
Aileden biri gibi görünen, dostluğun ötesine geçen o ilişkilerden.
Her şeyimi bilirdi. Beraber ağladık, sabaha kadar kahkahadan uyuyamadık. Hayallerimizi, korkularımızı, planlarımızı paylaşırken zamanın ne olduğunu unuturduk.
Evlenirken, ilk o sarılmıştı bana:
Gerçekten hak ettin. O iyi bir adam. Değerini bil.
O zamanlar samimiyetine inanmıştım.
Şimdi dönüp baktığımda, bazı insanlar sana mutluluk dilediklerinde, aslında sende bir çatlak oluşmasını bekliyormuş meğer.
Kıskanç bir kadın değilim. Arkadaşımı eşimden hiç kıskanmadım.
Kadının onuru varsa, endişeye gerek yoktur derdim hep. Erkek dürüstse, şüpheye mahal yoktur.
Ve eşim gerçekten hiç bana şüphe verecek bir hareket yapmamıştı.
Tek bir defa bile.
O yüzden yaşadıklarım soğuk bir rüyaydı, avuçlarım buz kesmişti. En kötüsü de her şeyin bir anda değil, yavaş yavaş, usulca olmasıydı. Görmezden geldiğim, “kuruntuya kapılmayayım” dediğim ufak değişiklikler…
Önce, onun bana gelme biçimi değişti.
Eskiden kız kıza sohbet, kahve, muhabbet olurdu.
Bir gün, sanki rüyada, çok şık gelmeye başladı.
Yüksek topuklar, ağır parfüm, elbiseler…
Ben yine kendi kendime, “Kadın sonuçta, sorun yok” dedim.
Ama fark ettiğim başka bir şey daha vardı.
Geldiğinde, önce beni görmezden geliyordu adeta.
İlk ona gülümsüyordu.
Vay be, her gün daha da yakışıklı oluyorsun, nasıl mümkün bu?
Gülümseyerek kulak ardı ettim, eşim de kibarca cevapladı:
İyiyim, teşekkür ederim.
Sonra eşimle ilgili, hiç ilgisini çekmemesi gereken sorular sormaya başladı.
Yine mi çok geç saatlere kadar çalışıyorsun?
Çok mu yoruldun?
O sana iyi bakıyor mu?
“O”, yani ben.
“Karın” değil.
“Sana iyi bakıyor mu?” derken sanki ben orada, üçüncü kişiymişim.
İçimde bir düğüm oluştu.
Ama kavga etmekten hoşlanmayan biriyim.
Adaba, saygıya inanırım.
En yakın arkadaşımın, işin içinde başka bir şey olabileceğini düşünmeyi bile istemedim.
Ufak değişiklikler fark etmeye başladım.
Üçümüz bir aradayken, o konuşurken beni dışarıda bırakıyordu sanki karşılarında bir bağ kurmuşlar gibi.
Ve en fenası, eşim farkında bile değildi. O iyi niyetli, herkesle dost biri; işte ben bu yüzden uzun süre kendimi avutmayı başardım.
Bir gece, eşimin telefonunda tatilden bir fotoğraf ararken, karşıma onun adı çıktı.
Aramadım, tesadüfen gördüm.
Son gelen mesaj buydu:
“Gerçekten dürüst ol… Evli olmasaydın, beni seçer miydin?”
Rüyadaymışım gibi oturdum, bir türlü gözlerimi kapatamadım.
Mesaja defalarca baktım, bugünün mesajıydı.
Başımın içi bomboştu, kalbim garip çarpıyordu, içim oyulmuş gibi.
Mutfakta, eşim çay hazırlıyordu.
Sana bir şey sorabilir miyim?
Sor bakalım.
Gözlerinin içine baktım.
Neden o sana böyle şeyler yazıyor?
Şaşırdı.
Ne gibi şeyler?
Sesim yükselmedi, gayet sakindim.
“Evli olmasaydın, beni seçer miydin?”
Soldu yüzü.
Sen… Telefonumu mu okudun?
Evet, çünkü ekranda karşıma çıktı. Ama tesadüf yok bu cümlede. Bu normal değil.
Sinirlendi biraz.
Şaka yapıyor sadece…
Alaycı, üzgün bir gülüşle karşıladım.
Bu şaka değil. Bu sınama.
Hiçbir şey yok aramızda yemin ederim.
Peki, ona ne yanıt verdin?
Sessiz kaldı.
Bu sessizlik, her şeyden daha çok acıttı beni.
Ne yazdın? diye tekrarladım.
Başını çevirdi.
“Beni böyle şeylere zorlama… Senin değerini biliyorum” diye yazdım.
Değerini biliyorum.
“Yeter artık” değil.
“Karımı saygıyla an” değil.
Sadece “değerini biliyorum”.
Bakıştık.
Farkında mısın bunun nasıl göründüğünü?
Lütfen… Her şeyden bir anlam çıkarma…
Bir anlam çıkarmıyorum. Bu sınırı çiğnemek. Sen de ayırt etmedin.
Sarılmak istedi.
Hadi, tartışmayalım artık. O yalnız, zor bir dönem geçiriyor.
Geri çekildim.
Bana tepki verdiğim için suç yükleyemezsin. Arkadaşım, kocama “Acaba ne olurdu?” diye yazıyor. Bu bir aşağılanma.
Onunla konuşacağım.
İnandım.
Çünkü güvenmek bazen daha kolaydır.
Ertesi gün o aradı.
Sesi bal gibiydi.
Canım, buluşmamız lazım. Tam bir yanlış anlaşılma olmuş.
Bir pastanede buluştuk. O her zamanki masum bakışlarıyla karşımda.
Hayal kurmuşsun… Sadece sohbet ediyorduk. O benim arkadaşım.
Ben senin arkadaşınım.
Sen hep büyütüyorsun.
Hayır, büyütmüyorum. Gözlerimle gördüm.
Derin bir iç çekti.
Sorun ne biliyor musun? Sen çok güvensizsin.
Bu cümle bıçak gibiydi.
Doğru olduğu için değil.
İşine geldiği içindi.
“Tepki gösteriyorsan, demek ki sen delisin” savunması…
Sakin baktım.
Bir daha evliliğimin sınırını aşırsan, ne konuşma olacak ne açıklama. Biter.
Gülümsedi.
Tabii ki… Bitti. Bir daha olmayacak.
O an, inanmayı bırakmam gerekirdi.
Ama yine inandım.
Çünkü bazen yalnızca inanmak kolay gelir.
İki hafta geçti.
Az aramaya başladı, neredeyse mesaj atmıyordu.
Ben de, tamam dedim, geçti gitti.
Ama bir akşam, uyuyamadığım bir görüntüyle sarsıldım.
Akrabalarımızda misafirdik.
Eşim telefonu masada bırakmış, annesi aramıştı, unutmuş.
Ekran parladı.
Ondan yeni bir mesaj:
“Dün gece uyuyamadım. Seni düşündüm.”
Artık içim acımadı.
Her şeyin ne kadar net olduğunu anladım sadece.
Ne ağladım, ne olay çıkardım.
Sadece baktım, bakışlarım telefonda değil, gerçeğin üstündeydi.
Telefonu çantama koydum.
Eve dönene kadar sustum.
Kapı kapandığında dedim ki:
Otur.
Gülümsedi.
Ne oldu?
Otur lütfen.
Bir şey olduğunu hissetti.
Oturdu.
Telefonu önüne koydum.
Oku.
Baktı ve yüzü değişti.
Öyle düşündüğün gibi değil…
Lütfen beni aptal yerine koyma. Gerçeği söyle.
Açıklamaya çalıştı.
O yazar, ben öyle karşılık vermem, duygusal biri sadece…
Sözünü kestim.
Tüm konuşmayı görmek istiyorum.
Çenesini sıktı.
Bu fazla oldu artık.
Güldüm.
Kendi eşimden gerçeği istemek fazla mı?
Ayağa kalktı.
Sen bana güvenmiyorsun!
Hayır. Sen artık güvenmemem için bana sebep verdin.
O anda, kelimesizce, bir hareketle kabul etti.
Konuşmaları açtı.
Aylarca.
Her gün değil, doğrudan değil.
Ama sanki iki kişinin arasına köprü kuran konuşmalar… Her seferinde bir adım daha.
“Nasıl hissediyorsun?”
“Seni düşündüm.”
“Sadece seninle konuşabiliyorum.”
“Bazen beni anlamıyor.”
Burada da “beni anlamayan” gene bendim.
Onun yazdığı bir cümle ise kabus gibiydi:
“Bazı günler, önce seni tanısaydım, hayatım nasıl olurdu diye düşünüyorum.”
Nefes alamadım.
Toprağa çekilmiş gibiydi gözleri.
Hiçbir şey olmadı… Görüşmedik bile…
Ben, buluşup buluşmadıklarını sormadım.
Çünkü bu da ihanetti.
Sessiz, duygusal; ama ihanet.
Ayakta zor durabiliyordum, sandalyeye oturdum.
“Arkadaşımla konuşacağım” demiştin.
Fısıldadı;
Denedim.
Hayır, sadece yakalanmayacağını umdun.
Ve sonra son darbe geldi:
Beni ikiniz arasında tercih etmeye hakkın yok.
Uzun uzun baktım.
Ben zorlamıyorum. Sen çoktan seçtin. Böyle yaparak.
Ağlamaya başladı, gerçek gözyaşları.
Çok özür dilerim… İstememiştim…
Ne bağırdım, ne aşağıladım.
Ne de ödeşmeye çalıştım.
Sadece kalkıp yatak odasına gittim.
Eşyalarımı toplamaya başladım.
Yanıma geldi.
Ne olur gitme…
Ona bakmadım.
Nereye gideceksin?
Anneme.
Abartıyorsun…
Bu “abartıyorsun” lafı, gerçekle yüzleşmek istemeyenlerin bahanesi.
Sessizce cevap verdim;
Abartmıyorum. Üç kişilik bir rüyanın ortasında boğulmak istemiyorum.
Diz çöktü.
Engelleyeceğim onu. Her şeyi sonlandıracağım. Sana söz veriyorum.
Ona ilk defa baktım.
Benim için değil, erkek olduğun için engellemeliydin. Sınırın olması gerekiyordu. Senin yoktu.
Sustu.
Çantamı aldım.
Kapıya geldiğimde, dönüp dedim ki:
En kötüsü yazışman değil. En kötüsü, sessizce beni, yerimden etmeye çalışan bir kadının yanında dost kalmama izin vermendi.
Ve çıktım.
Evlilikten vazgeçtiğim için değil.
Omdat yalnız başıma savaşılan bir şeyin, aslında iki kişilik olması gerektiğini bildiğim için.
Ve yıllar sonra ilk kez, kendi kendime bir şey düşündüm:
Bir gerçeğin acısı, bir yalanın tesellisinden daha iyidir.
Siz olsaydınız ne yapardınız? “Fiziksel” bir aldatma yoksa, affeder misiniz, yoksa bunu da ihanet sayar mısınız?




