Sen krediyi devralacaksın. Yardım etmek zorundasın! dedi annem, gözlerinde eski bildik o haklı öfke. Biz seni büyüttük, sana ev aldık.
Bak, insan yabancı gibi oldun… Annem çay bardaklarını doldururken ocağın başından sofraya gidip geliyor, yıllardır ezberlediği küçük mutfağımızda dolaşıyordu. Ayda yılda bir geliyorsun, o da iki saat.
Babam, televizyonun karşısında, sesi neredeyse kısık. Ekranda futbolcular koşuyor. Sanki dinlemiyor bizi ama gollerin tekrarına göz ucuyla bakıyor.
Anne, çalışıyorum… Bardağı iki elimle sardım, parmaklarımı ısıtmaya çalıştım. Neredeyse her gün dokuzdan önce çıkamıyorum işten. Gidiş yolum, dönüş yolum… gece yarısı oluyor zaten.
Herkes çalışıyor. Ama aileyi unutmak yok.
Dışarıda hava kararmıştı. Mutfağı sadece masanın üzerindeki lamba aydınlatıyor, köşeleri gölgede bırakıyordu. Masada pazılı börek vardı. Annem ne zaman gelsem, hep yapar.
Çocukluğumdan beri pazıdan, lahana tadından hoşlanmam.
Ama söyleyemedim bir türlü.
Çok güzel olmuş dedim, doğru değildi ama. Çaydan bir yudum aldım.
Annem memnun gülümsedi.
Sonra karşıma oturdu, ellerini masaya koydu bu hareketini çocukluktan beri bilirim. Her önemli konuşma böyle başlardı. İlk kredi de bu masada, bu ışıkta, bu börekle başlamıştı. Araya girmek istemedim.
Dün Bade aradı dedi annem.
Nasıl?
Yorgun… yurtta, oda arkadaşlarıyla kalıyor. Gürültü, karmaşa… Üniversiteye uyum sağlamaya çalışıyor, kütüphanede bile yer bulamıyor bazen. Sağdan soldan, koridorda bile ders çalıştığı oluyormuş…
Başımı salladım. Nereye gittiğini anlıyordum konuşmanın.
Annem konuyu dolandırır, damla damla asıl meseleye yaklaşırdı.
Ona çok üzülüyorum… derin bir nefes aldı. Elinden geleni yapıyor, burslu okuyor… ama yaşam şartları yok!
Biliyorum Bana da yazdı.
Annem sustu, başını öne eğdi. Sanki bir sır verecek gibiydi.
Ben ve baban düşündük… sesi iyice alçaldı. Ona ayrı bir ev lazım. Küçük de olsa hiç değilse stüdyo daire. Kendi başına kalabilsin, ders çalışıp rahat uyuyabilsin… Böyle sürmez ki…
Bardağı sıkıca tuttum.
Ev dediğin nedir tam?
Büyük bir şey istemiyoruz… elini savurdu. Ufak bir stüdyo. Ucuzları var. Üç milyon lira civarı yeter.
Dik dik baktım yüzüne.
Peki bunu nasıl düşünüp planladınız?
Annem, babama baktı. Babam boğazını temizledi, televizyonun sesini daha da kıstı.
Bankaya gittik iç geçirdi annem. Kimiyle konuştuk, kiminle görüştük… Şansımız yok. Yaş, gelir düşük… Kredi vermiyorlar.
İşte o anda beklediğim şeyi söyledi:
Ama sana verirler. Senin maaşın iyi. Altı yıldır kredi ödüyorsun, tek bir gecikmen yok. Banka geçmişin tertemiz. İkinci krediye anında onay veriyorlar. Biz de katkı yaparız… Bade işi bulunca, kendi öder zaten.
İçimde bir şey düğümlendi, sanki hava eksilmişti mutfakta.
Biz yardım ederiz.
Altı yıl önce de, bu masada, bu lambanın altında, bu börekle aynı cümleyi duymuştum.
Anne, ben zaten zor geçiniyorum…
Abartma. Evini aldın, işin var. Daha ne istiyorsun?
Evim var da… hayatım yok fısıldadım. Altı yıldır dönen bir çarkın içindeyim. Her gün geç saatlere kadar çalışıyorum. Bazen hafta sonu bile. Para denk gelsin diye… Yirmi sekiz yaşındayım, normal bir buluşmaya gidecek gücüm yok ya enerjim, ya param yok. Arkadaşlarım evlenmiş, çocuk sahibi olmuş. Ben ise tek başıma ve sürekli yorgunum.
Annem bana sanki abartıyormuşum gibi baktı.
Hep dramatize ediyorsun.
İkinci kredi mi Anne… Daha kendi ayaklarım üstünde zor duruyorum.
O ise masa örtüsünü düzeltmeye başladı, sorun kelimelerindeymiş gibi.
Biz senin için destek verdik… Babanın annesinin yazlığını sattık, peşinat çıkardık. Yabancı mıyız ki sana?
Ve dayanamadım…
Anne, o benim miras hakkımdı.
Yüzü değişti.
Ne demek senin hakkın? Her şey aileden! Senin için verdik. Belgeleri, bankaları peşimizde koşturduk!
Kendi paramı yatırdınız… Altı yıl bana hep sana destek olduk diye anlattınız.
Babam nihayet televizyondan döndü.
Bakışları ağır.
Hesap kitabı mı çıkarıyorsun? Biz sana mı yabancı olduk?
Hayır… Doğruyu söylüyorum.
Babam eliyle masaya vurdu, hafif ama içimi üşüten bir dokunuştu.
Gerçek şu: Biz sana ev aldık, sen kardeşine yardım etmek istemiyorsun. Kan bağı var, unutma!
Boğazım düğümlendi ama sakin konuştum.
Evi siz almadınız. Kredi benim üstümde. Peşinat benim miras hakkımdan çıktı. İlk iki yıl arada el verdiniz on bin, on beş bin lira. Sonra dert benle kaldı. Altı yıldır yalnız ödüyorum. Şimdi de İKİNCİ kredi istiyorsunuz.
Biz öderiz! dedi annem sabırla, sanki çocukla konuşuyormuş gibi. Senin tek yapman gereken almak!
Peki, benim için ne zaman rahat nefes almak olacak?
Sessizlik.
Televizyonda reklam başlamıştı, babam yine arkasını döndü.
Annem bana, sanki çok ayıp bir şey söylemişim gibi baktı.
Gidiyorum kalkıp çantamı aldım.
Dur biraz… otur, konuşalım… denedi.
Yorgunum anne.
Arkamı dönmedim, çıktım.
Börek masada kaldı, el değmeden.
Merdivenlerde duvara yaslandım, gözlerimi kapattım.
Telefonum titredi bir arkadaşım.
Neredesin, buluşacaktık?
Annemlerdeydim…
Nasıl geçti?
Sessizlik.
Felaket. Bir kredi daha istiyorlar, Bade için.
Nasıl yani? Sen daha ilk krediyi bitirmedin!
İşte, banka bana verir diye… Onlar ödeyecekmiş, Bade işe girince kendisi devralacakmış…
Dikkat et, tuzak o. Sonunda her şey sana kalır.
Telefonu sıktım.
Biliyorum…
Sonra, başından aynısını yaşayanların hikayesini anlattı. İmza istemişler, korkma demişler, sonunda evleri zar zor kurtarmışlar.
Ve dedi ki:
Hayır deme hakkın var. Bu bencillik değil, hayatını kurtarmak.
Apartmanın önündeki banka oturdum, ilk kez koşmadan, on dakika nefes aldım.
Kafamda sayılar dönüyordu.
Daha dokuz yıl birinci kredi.
Bir de ikinciyi alınca… ay sonu aç kalırım.
Hayatım banka ödemeleriyle geçecek,
Gerçekten yaşamayacağım.
Üç gün sonra sabah ansızın annem geldi.
Sana tatlı getirdim gülümsedi. Sakin sakin konuşalım, baban olmadan.
Aldım, içeri buyur ettim.
Çay suyunu koydum.
Tatlılara dokunmadım.
Oturdu, başladı:
Gece uyuyamadım… Bak, anlamalısın. Bade daha küçük, ayakta değil. Sen güçlüsün, sana güveniyoruz.
Gözlerinin içine baktım ve ilk defa şunu söyledim:
Anne, ben güçlü değilim. Sadece başka çarem yok.
Elini salladı.
Her şeyin var. Evin var, işin var. Badesinin hiçbir şeyi yok!
O an defterimi çıkardım.
Tüm hesaplarımı kuruş kuruş yazmışım.
Buyur. Maaşım, kredi, faturalar, yemek, ulaşım. Neredeyse hiç kalmıyor. Bir hastalık, bir kırık dökük olsa biter.
Annem defteri cebelleşir gibi kenara itekledi. Deftere bakılmaz, hayat başka. Hep ucunda kurtulursun.
O kurtuluş dediğin, altı yıldır benim tek gerçeğim. Tatil yok, yeni elbise yok. Arkadaşlar yaz tatilinde denizlerde, ben ek iş bulup tampon yaratıyorum.
Sesi yükseldi:
Biz ödeyeceğiz dedik!
İlk seferde de dediniz.
Gözleri parladı.
Sen bana hesap mı soruyorsun?
Hayır. Gerçeği söylüyorum.
Sandalyeden fırladı.
Biz seni yetiştirdik! Okuttuk! Evini yaptık!
Evet, emek verdiniz. Ama daha fazlasını taşıyamam.
Annemin sesi buzdu:
Taşıyamam mı, istemiyor musun?
İlk defa gözünü kırpmadan baktım:
İstemiyorum.
Uzun bir sessizlik.
Yüzü kırmızı leke leke oldu.
Demek böyle… Demek kardeşinle bağın yok. Biz de senin için hiçbir şey değiliz. Bunu unutma.
Çantasını kaptı, hızla çıktı.
Kapıyı öyle çarptı ki antredeki aynadan ses geldi.
Mutfakta yalnızdım.
Tatlılar masanın üstünde açılmamış, gereksiz bir şantaj gibi.
Akşam Badeye mesaj attım:
Selam. Cumartesi geliyorum, uygun musun?
Hemen döndü:
Süper! Beklerim!
Gittim.
O kadar korkunç mu diye kendi gözümle görecektim.
Yurt bildiğin yurttu.
Daracık, evet.
Gürültülü, bazen.
Ama temizdi, düzenliydi.
Ve Bade… mağdur gibi değildi.
Sarıldı, güldü:
Keşke erken geleceğini söyleseydin, toplardım bari!
Odaya baktım birkaç yatak, dolaplar, bir masa. Duvarda kendi fotoğrafları, ışıklı süsler. Evim demeye çalışıyordu.
Oturduk, sohbet ettik.
Sonra sordum:
Anneyle bu ev işini konuştun mu?
Bana şaşkın baktı.
Konuştum… ama onlar kendi üstlerine alır diye düşündüm, sen değil…
Alamıyorlar. Benim almamı istiyorlar.
Yüzü değişti.
Sen hâlâ ilk kredini ödüyorsun…
Evet.
Ne kadar ödüyorsun ayda?
Söyledim.
Şaşırdı:
Ben bilmiyordum… Anne hiç anlatmadı bu kadar ağır olduğunu.
Ve sonra dedi ki, içimi rahatlattı:
Ben ısrar etmiyorum. Gerçekten. Arkadaşlarım var, iyiyim. Hatta yeni bir çocukla tanıştım. Hayat güzel. İhtiyacım olursa, iş bulup kendim hallederim.
Bir yandan ağlayasım, bir yandan gülmem geldi.
Bunca zamandır beni çaresizliğe inandırmışlardı…
Meğer sadece uygun bahane gerekiyormuş.
Dönüşte trende dışarı baktım, ilk kez suçluluk hissetmedim.
Bade kendi başına da ayakta durur.
Küçük değil.
Güçsüz değil.
Ve ben… ben bundan sonra başkasının kararını ödemeyeceğim.
Annem aradım.
Badenin yanına gittim.
Sonunda! Vah vah, gördün mü hâlini?
Anne… O gayet iyi, mutluydu. Israr etmiyor.
Annem öfkeyle homurdandı:
O çocuk, ne anlar! Gururu var, anlatamaz açıkça!
Ve dedim ki, net:
Anne, kredi almam.
Sesi buz gibi oldu, tanıyamadım.
Demek ki anne babana güvenmiyorsun? Biz ödeyeceğiz!
Daha önce de söylediniz.
Yeter, tekrar etme bunu artık!
Ama ben… kendimi yakmak istemiyorum.
Bağırmaya başladı:
Nankörmüşüm
Aileyi yarı yolda bırakmazmışım
Bir gün yardıma ihtiyaç duyacakmışım, hatırlayacakmışım!
En sonunda kapattı telefonu.
Babam da yanıt vermedi.
Mesajlara da sessizlik.
Sessizlik çöktü.
Yalnız kaldım.
Ağladım.
Çok ağladım.
Ama suçluluk değil, iç acısıyla.
Çünkü insana Ya bizdensin ya karşımızda! diyen sevgi değildir.
Kontroldür.
Gece karanlığında anladım:
Bazen hayır demek…
ihanet değildir.
Bazen hayır tek kurtuluştur.
Çünkü hayat uzun.
Ve yaşamak gerekiyorsa…
kendi hayatımı yaşamalıyım.
Başkalarının bana biçtiği rolü değil.
Sen ne düşünürsün? Bir çocuk, tüm ömrü boyunca ailesine borç ödemek zorunda mı, yoksa kendini yok etme pahasına da olsa hayır diyebilir mi?




