Aşkın Kırk Yılı: Bir Sonbahar Akşamı Zarif Bir Türk Köyünde, Aşkla Dokunan Bembeyaz Bir Bahçe Kıskan…

Bir akşam, sağlık ocağında temizlik yapıyordum. Birden kapı öyle bir gıcırdadı ki, sanki biri omuzuyla yüklenmiş. Dönüp baktım, aman Allahım! Karşımda Cemil, bizim mahalleden, herkesin sevdiği, eli her işe yatkın bir adam. Ama o Cemilin sakalı hep kalın olurdu, tütün ve talaş kokardı. Karşımdaki adamın yanakları ise tıraşlı ve bembeyaz, boynunda da yara bandı var. Üzerinden öyle yoğun Şipra kokusu geliyor ki, burnum sızladı. Yoksa Cemil tıraş mı oldu? dedim içimden.

Cemil Bey, dedim, paspası yere bırakırken, sen misin bu yoksa kardeşini mi gönderdin bize?

Adam eliyle şapkasını yoğuruyor, gözlerini kaçırıyor. Benim abla, ben… Biraz… Kalbime, sinirime iyi gelen bir şeyler ver bana, diyor.

Hemen profesyonel moduma geçtim, onu sedyeye oturttum, tansiyon aletini çıkardım.
Ne oldu, dedim? Nerede ağrıyor?
Her yerde, diye homurdanıyor. İçimde çatır çutur çalıyor sanki, uyuyamıyorum. Ellerim titriyor.

Tansiyonu 160a 100. Cemile göre yüksek, adam yıllardır doktora gitmez, çivileri bile eliyle büker.

Bak dedim, ciddi bir tonla, açık konuşalım. Fazla mı çalıştın yoksa eşi Emine ile mi tartıştın?

Eminenin adını söyleyince adam bir anda kıpkırmızı oldu, yüzü öfkeyle kasıldı. Emine Hanım eve sessiz, zarif bir kadındı, hayatı boyunca Cemilin arkasından ayrılmaz, ona hiç karşı çıkmaz, hep Cemilim, Cemilim der. Ama Cemilin karakteri biraz çetindi, kolay yanaşamazsın.

İlaç ver bana, abla, fazla sorma. Senin işin tedavi, o kadar, diyor.

Ben ona birkaç damla korvalol verdim, bir validol koydum dili altına. Oturdu, nefesini topladı, sonra burun kıvırarak teşekkürler dedi, çıktı gitti. Pencereden baktım, yürüyüşü gençleşmiş gibi.

Heey! dedim içimden, bu yaşta aşk mı vurdu Cemile?

Bizim mahalle kocaman bir arı kovanı gibidir; bir köşede hapşır, öbür köşede ölüyorsun zannederler.

Ertesi akşam, postacı Ayla koşa koşa geldi:
Ayşe Abla! Cemille ilgili dedikoduları duydun mu? Aklını kaçırdı adam! Sakalı gitti, yetmedi, bugün otobüse binip il merkezine gitmiş, elinde alışveriş poşetleriyle geldi, onları ceketin altında saklıyor. İl merkezindeki markette çalışan Nuriye aradı, diyor ki Cemil kumaş bölümünden bir şeyler almış, kuyumcuya da uğramış.

Yüreğim hopladı. Tamam dedim, kesin birine gönlünü kaptırdı. Ama kime? Bizim köy küçücük.

Peki Emine ne yaptı? diyorum sessizce.

Ayla üzüntülü bir yüz yaptı:
Eminenin hali perişan. Gözü hep yaşlı.

Komşular diyor ki, Cemil onu yaz mutfağına gecelemeye gönderdi. Engel olma bana, bir projem var, demiş. Gecenin o saatinde projesi ne olacak, herkesin aklı başka yerde…

Birkaç gün sonra, Emine Hanım geldi bana, minik, zayıf, başında yıpranmış bir şal.
Ayşe abla, izin var mı? diyor.

Onu sobanın yanına oturttum, sıcak çay koydum, içine biraz elma ve misket limonu attım. O çay bardağını iki eliyle tutuyor, ısıtıyor kendini ama bakışı bir noktaya sabitlenmiş.

Cemil benden uzaklaşıyor, abla. Kırk yıl beraber yaşadık, çocukları büyüttük, torunları gördük… Şimdi hepsi bitti.

Hayırdır, Emine? Nerden çıkardın bunları? dedim, ama içim buruk.

Bir başka oldu. Her gün tıraş oluyor, o Şiprayla üstüne öyle bir kokuyor ki… Dünkü ceketi ceplerinden birinden kuyumcu fişi çıktı. Baktığıma bakmıyor, bana yalan söylüyor, gözlerini kaçırıyor. Ağlamaya başladı, titreyerek yaşlar akıyor. Neden eski sandığımı açtı, annemin verdiği çeyizlerle elbiselerle dolu olan? Kapıyı kapadı yüzüme, Ne geziyorsun burada? dedi. Eskiden güzeldim, şimdi yaşlandım, o da zaten yaşlı…

Ona sarıldım, omzunu okşadım, Ah, erkekler… Ne yaparsınız siz böyle? diye düşündüm.

Dayan biraz, Emine. Belki her şey göründüğü gibi değildir, dedim.

O nasıl olacak ki? dedi, acı bir gülümsemeyle. Şarkı söylüyor, abla. Ahırda kapı kapalı, elinde çekiç, Fesupanallah diye şarkı söylüyor. Hiç böyle değildi. Aşık oldu Cemil.

Gitti, ben o gece bir türlü uyuyamadım. Cemil gibi sağlam, güvenilir adam, kolay kolay ailesini yıkmaz. Kaba biri ama kötü değildir.

Bir hafta geçti. Köydeki gerginlik mis gibi kabarmış hamur gibi büyüyor. Dedikodular havada uçuşuyor: ilçe kütüphanecisi mi, yoksa yeni gelen şehirli bir kadın mı?

Cemil ise hayalleriyle dolu, zayıflamış ama sanki uçuyor gibi. Hiç kimseyi görmüyor.

Cumartesi akşamüstü, komşunun çocuğu koştu:
Ayşe Abla! Dede Cemil bahçede düştü! Emine Hanım sizi çağırıyor!

Hemşire çantamı aldım, galosları çekip koşmaya başladım. İçimden Allahım, ne olur kalp krizi olmasın, diye dua ettim.

Bahçeye girince Cemil yerde, yüzü solmuş, dudakları morarmış. Yanında Emine diz çöküp ağlıyor, başını kucaklamış. Bahçe tahta, boya kutuları ve oymalı çıtalarla dolu. Ortada, yarım bırakılmış, zarif bir beyaz çardak.

Cemilin nabzı hızlı. Tansiyonu yüksek.

Ne oldu? dedim.

Bir ağır tahta kaldırdım, diyor sessizce. Gözüm karardı… Belim tutuldu… Sonra… Göğsünü gösteriyor.

Anlaşıldı, adam gereğinden fazla çalışmış. Hemen iki iğne yaptım, ağrıyı dindirdim, tansiyonu düşürdüm. Biraz dinlendi, nefesini düzeltti.

Hadi Emine, komşuyu çağır, yardım etsin, Cemili eve taşıyalım. Islak yerde yatmasın.

Beraber yatağa koyduk.

Cemil, bu çardak niye bu kadar önemli? Sonbahar geldi, yakında kış olacak.

Cemil ona öyle derin baktı ki, ciğerini çekti ve yastık altında bir küçük kutu ile eski bir defter çıkardı.

Böyle hayal etmemiştim, Emine, dedi, sesi çocuk gibi titriyordu. Yarın ne?

Emine düşündü:
Yirmi Ekim… Pazar.

Kırk yıl önce ne oldu?

Emine bir anda şaşırdı, elini ağzına kapadı.
Aman Allahım, unuttum! Bunca dertte, bunca düşüncede. Bizim yakut düğünümüz!

Cemil ona eski günlüğünü uzattı:
Senin eski günlüğün, Emine. Sandıktan buldum.

Okudun mu? dedi, fırçaladı.

Okudum, başını eğdi. Affet beni. Okudum ve içimden ağladım.

Odada ölüm sessizliği, sadece duvardaki saat tıkır tıkır…

Sen hep hayal ederdin: evimiz olsun, bahçemiz, derede beyaz bir çardak, çay içelim, müzik dinleyelim. Mavi dantelli elbisen olsun… Hep çalıştım, bir türlü zaman bulamadım. Sonra dedim. Para yok dedim, ama sen hep sustun, kabullendin beni.

Cemil döndü:
Hayat geçti, sana masal, mavi elbise vermedim. Düğün tarihimize yetişmek istedim. Kumaş ve yüzük almak için şehre gittim. Dikişçi Özge eski ölçülerine göre elbiseni dikti. Çardak işini beceremedim, yaşlandım. Sürpriz yapmak istedim, ama kimseye anlatmadım, seni yıprattım.

Emine Hanım yatağa diz çöktü, elleriyle Cemilin nasırlı eli tuttu.
Ah Cemil, hiç aklıma gelmedi. Genç birini buldun sandım, artık beni sevmiyorsun dedim. Sen çardak için uğraşıyormuşsun!

Nerede o genç kadın? İstersen dolaptaki poşeti al, elbiseni dene. Olur mu?

Olur, dedi başını eğerek. Olmasa bile giyerim.

Gözüm doldu, sessizce çıkıp tansiyon aletimi topladım.

Bak Cemil Bey, yatak istirahati şart. Tahta, çekiç, iş yok. Yarın kontrol edeceğim! dedim, güya sert bir sesle.

Cemil minnetle baktı:
Ayşe Abla… Kimseye söyleme. Dalga geçerler, Yaşlı adam kafayı yedi derler.

Anlamaz onlar, diyerek çıktım. Dinlenin, kendinize gelin.

Kapıdan çıktım, bulutlar dağılmış, kocaman sarı bir Ay. Hava mis gibi, ıslak yaprak, hafif duman ve garip biçimde elma kokuyor.

Köyde sır tutmak imkânsız. Bir gün geçmeden herkes Cemilin eşine sürpriz hazırlarken kendini zorladığını konuşmaya başladı.

Ertesi sabah Cemil ve Eminenin evine bütün mahalle doluştu. Erkekler aletlerini aldı, demirci desenli menteşe getirdi, marangoz boya getirdi, işler şenlik gibi ilerledi.

Akşam, çardak bembeyaz, zarif, tıpkı bir gelin gibi olmuştu. İçine masa koydular, üstüne işlenmiş bir örtü serildi, yanında çaydanlık, fincanlar dizildi. Herkes çardağın içinde, dışında keyif yapıyor.

Sonra Emine Hanım çıktı, mavi elbisesiyle, parmağında yüzüğü, saçları toplanmış, dudaklarına hafif ruj sürmüş, gözleri ışıl ışıl. Yanında Cemil bey, zayıf ama üzerindeki ceket, madalyaları ve kravatıyla.

Cemil eski bir plakçalar bulmuş, şehirden usta bir adamdan almış. Plak koydu, ve şarkı başladı: Gönül, seninle huzur yok ki…

Cemil eşini dansa çağırdı ve yavaşça dans ettiler. Artık ayaklar eskisi gibi değil ama bakışları öyle, sanki o kırk yıl hiç geçmemiş.

Bütün mahalle onlara bakıyordu. Kadınlar, gözlerini şalın ucuyla siliyordu. Erkekler yere bakıp iç çekiyordu, kesin herkes kendi eşini, çiçek aldığı son zamanı ya da bir teşekkür dediği anı düşünüyordu.

Ben de düşündüm: Ne çok zaman harcıyoruz şüphelere, dargınlığa, boş lafa. Hayat sandığımızdan daha kısa. En kıymetlisi, işte o samimi bakış ve el, insanın ruhuna ışık veriyor, sadece sana…

Rate article
Lifequest
Aşkın Kırk Yılı: Bir Sonbahar Akşamı Zarif Bir Türk Köyünde, Aşkla Dokunan Bembeyaz Bir Bahçe Kıskan…