Geçmiş zaman olur ki, hala yüreğimde yankılanır bazı anlar Hani insan yaşadığı günleri düşününce dudaklarında hem hüzün hem tebessüm bırakır ya, işte öyle.
O günlerde, nasıl olur da sana böyle bir yükü verebilirim diye düşünürdüm. Babam da, Ayşe ile birlikte alıp sahip çıkmaya yanaşmamıştı o zaman.
Melike, kızım, kendine gel! Kime varacaksın sen! diye annem ağlamaklı bir sesle, başıma duvak yerleştirirken söylenmişti.
Ama anne, söyle, niye seni Bülent memnun etmiyor ki? dedim gözyaşlarına şaşırarak.
Olmaz! Annesi kasapta çalışıyor, tüm mahalleye bağırıp çağırıyor, babası ise ne olduğu belli değil, gençliğinde hep alemde, içkide, gezmelerde.
Bizim dedemiz de eskiden içerdi, babaanneyi kasabada koştururdu. Ne olmuş?
Senin deden köyün en saygıdeğer adamıydı, muhtarlık bile yaptı.
Ama babaanneye hiç kolay olmamıştı. Ben küçüktüm, yine de ne kadar korktuğunu görmüştüm. Anne, bizim Bülentle huzurumuz yerinde olacak, insanlar ailesinden yargılanmaz.
Ama bak, çocuk sahibi olunca anlarsın! dedi annem iç çekerek, ben ise sessizce dinledim.
Zor olacaktı, eğer annem Bülent hakkındaki fikrini hiç değiştirmezse
Ama biz Bülentle düğünümüzü yaptık, kendi yuvamızı kurduk. Allahtan Bülentin köyde dedesinden kalan eski bir evi varmış; o gezgin babasının nerede olduğu meçhul.
Bülent evi adım adım yeniledi, sonunda günümüz koşullarına uygun, kendi deyimimle bir saraya kavuşmuş olduk. Her şeyimiz tam takır, rahatlığımız yerinde. O gün annem neden onca laf etti, şimdi daha da şaşıyorum doğrusu.
Bir yıl sonra oğlumuz Can dünyaya geldi, dört yıl sonra da kızımız Elif Fakat çocuklar hastalandığında ya da bir sorun olduğunda annem hemen başucumda beliriverirdi: “Ben sana söylemiştim!” Ve eklerdi: “Küçük çocukların derdi küçük! Büyüyünce, hele o aileden gelme olursa, başını çok ağrıtacak!”
Tabii ki, annemin bu sitemlerini artık pek ciddiye almamaya çalışıyordum. Nihayetinde, annesinin sözünün aksi yönde bir adım attım ve onay almadan evlendim.
Annemi tanıyorsanız, her şeyin onun gönlünce olmasını ister. Aslında seçimime çoktan razı gelmişti ve biliyorum ki, en derinlerinde Bülentimden çok memnundu.
Fakat bunu asla dile getirmezdi. Çünkü haksızlığını kabul etmek zorunda kalacaktı. Hele ki torunları için söyledikleri de korkusundan, aslında deli gibi seviyordu Canı da Elifi de; başlarına bir şey gelse, saçını başını yolup kendini derenin kıyısından aşağı atardı.
Yine de bazen, annemin dediği o büyük sorunlardan, geçmişin tecrübelerinden dolayı, ister istemez çekinirdim.
Zaman akıp gitti, çocuklar büyüdü. Oğlumuz Can liseyi bitirdi ve kendi hayat yolculuğuna çıkmak üzereydi. Hayatı, bizim yakın bir şehirdeki, oldukça itibarlı bir üniversitede başlayacaktı. Aramızda yalnızca yüz kırk üç kilometre vardı.
Ama bir annenin kalbi için o mesafe, sanki dünya ile Merkür arasında; çok uzaktı!
İlk dört gece hiç uyumadım, hep düşündüm: Oğlum nasıldır acaba! Biri ona kötü bir şey yaparsa? Karnı aç kalırsa? Şehir onu bozar mı? Çünkü benim Canım gerçekten iyi bir çocuktu.
İlk başta yurtta kaldı. Ama içim rahat etmedi, eşimle konuşup ona şehirde bir ev tuttuk. Can da, masrafların bir kısmını ödemek için iş buldu; internette akıllıca işler yaptı. Akıllıdır benim oğlum!
Her hafta sonu şehre gider oldum; oğlumu görmek, biraz toparlamak, yemek yapmak Fakat odası dümdüzdü! Evdeyken daima dağınık olurdu halbuki Yemekleri de hazır; buharda köfte, güveç Akıllı dedim size!
Kısa sürede bu ziyaretlerim eşimi rahatsız etmeye başladı.
Melike! Yeter artık Canı eteğinin dibinde tutma! Çocuğun nefes almasına izin ver! Bana da hiç vakit ayırmıyorsun! Bak, benden ayrılıp postacı Selmaya gideceğim; herkesle selamlaşıyor, aklında bulunsun!
Şaka yaptı elbette ama yine de korktum! Onsuz nasıl yaparım, Selmaya giderse? Hiç yapamam! Ama Bülent haklıydı; yavaş yavaş oğlumu kendi başına bırakmanın zamanı gelmişti.
Bir müddet daha tavuk gibi üstüne düşsem de, sonunda öğrendim ki; oğlum büyüdü ve özgürlüğü hak etti. Ona sahip çıkmayı bıraktımama meğer boşa bırakmışım!
Bir gün, üniversiteden aradılar; Can devamsızlık yapıyormuş, atılma noktasına gelmiş! Nasıl olur, yanlışınız vardır! Benim Can? Olamaz! Panikledim, iş yerinden birkaç gün izin alıp hemen yola koyuldum. Bülent bile engel olamadı bana; yer yer tank gibi olurum.
Oğlum gelişimi beklemiyordu. Keşke toplamak için vakti olmasaydı, ama esas mesele o değildisebebini saklayamadı.
Sebep, bir kızdı: Zeynep. Güzel mi güzel, sanki melek gibi
Her şey yolunda gibiydi; bir gün Canın bir kızı olacaktı, elbet Fakat kızın yanında bir de çocuk vardı! Bir yaşında bir erkek çocuk
Ben hemen anladım. Demek ki bu kız, bebeksiz halde oğlumu kandırıp evlenmek istiyor!
Elbette, modern dünyadayız, kimseyi yargılamam ama Daha Can gencecik, çocuk büyütmeye de hazır değil. Kız ise taş çatlasın on sekiz yaşında? Nasıl anne olmuş ki?
İçimde fırtınalar kopsa da kendimi tuttum. Zeyneple selamlaşıp, Canla mutfağa kapandım.
Can, çok mu aşıksın? zoraki gülümseyerek sordum.
Çok, anneciğim Can da gülümsedi.
Peki, okulla ne yapmayı planlıyorsun? konuyu dolanarak açmaya çalıştım.
Biraz aksattım, biliyorum; dönem böyle. Korkma anne, düzelteceğim.
Nasıl bir dönem? Anlatır mısın?
Anlatamam, anne, bu benim sırrım değil. Belki ilerde, Zeynepi daha iyi tanıyınca
Başka ne yapabilirim bilemedim; biraz durup eve döndüm.
Bülent, hepsi senin yüzünden! diye eşime dert yandım Çocuğa özgürlük tanı dedin, işte sonu! Şimdi ne yapacağız?
Ne oldu ki? dedi neşeli haliyle. Sana ne oluyor, hazır çocuk var işte! Eğer Can seviyorsa, yabancısı değil.
Dede olmaya hazır mısın yani?
Niye olmasın? Çocuklar doğduğunda bir gün dede olacağımı biliyordum.
Ama yabancı çocuğa!
Melike! Şimdi seninle tanışmamış gibiyim. Çocuk yabancı olmaz! Bir düşün.
Eşim yatağını ayırdı; ben gece yarısı boş yatakta dolandım Hayata, Cana, Zeynepe kızdım. Sabah ise Bülentin haklı olduğunu anladım.
Çocuk hiç suçlu değil, Zeynepin de belki tek günahı kaderin cilvesine maruz kalmak Gün ağarırken, kendime söylenerek ağladım, sonunda Bülentin yanına sokuldum.
Bülent, beni affet! Gerçekten fark ettim. Sizleri çok seviyorum!
Gel bakayım, şaşkın kadın! eşim kollarını açtı, ben yanına sokuldum.
Böylece uyuyakaldık; dudaklarımda bir gülümseme Ha, artık babaanne olacağım! Nesi kötü? Oğlumun evinde tanıdığım çocuk ne güzel bir şey; adı da Hasanmış.
Ama işler sandığım kadar kolay olmadı; kısa süre sonra Can, üniversiteye akşam bölümüne geçeceğini, Zeyneple evleneceklerini söyledi.
Bu defa acele etmedim, önce içime sindirdim. Sonra eşimle hafta sonu şehre gittik; Bülent eminim, her zaman yol gösterir, bizi doğruya yönlendirir. Çünkü, elim ayağım birbirine dolaşsa da, delice bir şeyler yapmak istiyorumyetecek kadar odun, tüm kışa!
Kapıdan Zeynep karşıladı, gözünde yaşla:
Özür dilerim. Cana böyle davranmak istemiyorum ama çok inatçı Siz de bilirsiniz.
İnattan çok ötesi, dedi Bülent, ayakkabılarını çıkarırken ama oğlumuz aptal değil. Karar vermişse, doğru olan odur. Hadi Zeynep, sakin ol, konuşalım.
Mutfağa geçtik; Can evde yoktu anlaşılan.
O süt almaya gitti, hemen gelir, affedersiniz, dedi Zeynep.
Sürekli niye özür diliyorsun? Bülent sordu Henüz ne olduğunu bile bilmiyoruz. Önce anlamalıyız. Yorgun misafirlere bir çay ikram etmez misin? Yol boyunca yüz kırk üç kilometre araba sürdüm.
Tüh, kusura bakmayın! diyerek telaşlandı genç kız.
Bülent yeniden özür işitince göz devirdi, kız da gülümsedi; anladım ki, kocam çoktan kabul etti bu seçimi.
Çaylarımız tüterken, Bülent üçüncü kurabiyesini yedihem de ev yapımı! Böyle genç hanımlar ender rastlanır; oğlumun işi değil bu, biliyorum. Derken Can döndü.
Oğlum, yüzü biraz asık, market torbalarını koydu. Ama gözlerinde yeni bir ışıltı, bir eril güç vardı; artık ona bir şey söylemem hakkım yoktu.
Demek evlenmek istiyorsunuz? dedi Bülent, masada hepimiz oturunca.
Evet, konu kapanmıştır, kesin konuştu oğlum.
Tamam. Ama aceleye sebep ne, başka bir çocuk mu geliyor?
Yok, hayır! dedi Zeynep bir telaşla ve utandı.
Benim aklıma çılgınca bir şey geldi; sanırım aralarında henüz öyle bir ilişki yoktu bile Bu nasıl olur ki?
Neden bu kadar aceleci davranıyorsunuz o zaman?
Hasanı yetimhaneye verecekler yoksa dedi Zeynep gözleri inip.
Neden, diye sorunca, dedi Bülent sertçe.
Annesi vefat etti cezaevinde, fısıldadı Zeynep, dudakları titreyerek.
Zeynep, anlatmak zorunda değilsin! dedi Can. Anne, baba, siz zaten telefonda söyledim, gerisi bizim meselemiz.
Can, bir dakika, araya girdi Zeynep. Biz birlikteysek, senin ailen de benim olacak. Hayatımı gizlemek doğru değil.
Bir süre sustu, biz de eşimle göz göze geldik.
Zeynep, Hasan senin oğlun değil mi? sordum titreyerek.
Hayır, Hasan benim öz kardeşim; babalarımız farklı.
O an, hem ağlamak, hem bütün dünyayı öpmek istedim; belli etmiyorum tabii Zeynep devam etti:
Annem cezaevinde kalp yetmezliğinden vefat etti. Aslında, doktorlar biraz uzun yaşadığını söylüyor. Kaderi çok zorluydu
Çayından yudumlayıp iç çekti. Anlatmak ona ağır geliyordu, ama yine de durmadı.
Annem ilk kez babamla kavga edince yaşlı bir kadına çarptı, gazetelere bile çıktı
Annemi hapise alınca babam beni aldı, başka bir hayat kurduk. Annem henüz çıkmadan babam yeniden evlendi; onu zor bir zamanda bırakmasına kızamam, annem zor insandı. Yeni annem, Nazan, çok iyi biri; onunla hep iyi anlaştık. Belki de babamın kararı sayesinde mutlu oldum. Nazan ve babam beni büyüttü, gerçek ailem oldular.
Zeynep biraz durdu; Canla el ele tuttular, ben ise en ağır kısmın bu olmadığını hissettim.
Üç yıl önce annem bir ilişki yaşadı, akli başı gitti, dönemin adamı ondan on yaş küçüktü. Hasan doğdu sonra. Kardeşime çok sevindim, sık sık onlara giderdim. Yanlarında kavga görmedim ama komşular mahkemede başka şeyler söyledi
Sonra, annemle adam arasında büyük bir kavga çıkmış; annem kıskanmış galiba. Tartışmada bir ittirme olmuş; adam düşüp başını sehpaya çarpmış, iki gün sonra hastanede ölmüş, annem de tutuklanmış.
Annem daha yargı sürecinde vefat etti, kalbi dayanamamış Ne olur, annemi yargılamayın! Ruhu bir kolibri gibiydi; renkli, kıpır kıpır Çok seviyordum onu.
Şimdi sen bizi affet Zeynep, dedi eşim, Zeynep sustuğunda. Sana bütün bunları anlattırdık, kusura bakma. Ama haklısın, artık biz aile olduk, birbirimizi korumalıyız.
İtiraf etmeliyim ki, o anda bağırmak geldi içimden: “Napıyorsun Can! Oğlum, dur! Böyle akrabalık istemiyorum! Bizim ailede asla suçlu olmadı! Ama kendimi tuttum; gözümün önüne düğünüm geldi, annem ağlarken beni Bülente vermemek için çırpınıyor
Kendi kendime: “Melike, sen insanların ailesiyle yargılamayacağını bilmelisin! dedim.
İşte bu düşünce bana harika bir fikir verdi; kocama baktım, gülüyordu! Anladı, demek ki razı!
Bülent başını sallayıp dedi ki:
Ne dersiniz, arkadaşlar? Biz Melike ile Hasana resmi bakıcı olalım, siz ise şimdilik çocuk işine girmeyin, okulunuza devam edin?
Bu nasıl olur? diye sordu Zeynep.
Baba, bırak! dedi Can.
Hasan köyde çok mutlu olur, kendi çocukluğunu hatırla. İsterseniz, dilediğiniz zaman alırsınız.
Biz Cansız üzgünüz, Hasana şevkle bakarız.
Kızın büyüdü, artık ailesinden çok arkadaşları ilgilendiriyor.
Zeynep, karar senin, dedim gözlerine bakarak.
Ama size böyle bir yükü nasıl bırakırım? Babam ve Nazan da alamamıştı diye üzülmüştüm.
Tam o sırada, tartışmanın öznesi Hasan uyandı; yavaşça salondan mutfağa geldi, ellerini Bülente uzattı.
Off, ne büyük yük! dedi Bülent, şakayla Hasanı kucağına aldı.
Bülent, gayet iyisin; baba gibisin, dede gibi değil, dedim gülerek.
Dur bakalım! diye elini salladı bana, eğilip kulağıma fısıldayarak, Gece sana dedeliği göstereceğim!
Çocuklar biraz mırın kırın etse de sonunda bizim karara razı oldular, Hasanı aldık. Bakıcı olmakta hiç zorluk yaşamadık.
İşleri kolaylaştıran kadın dedi ki, artık yaşlı aileler, bakamadığı çocuklara talip oluyor; kendi çocukları yetişkin olmuş, sevgileri hâlâ taptaze. Bizde de öyle; Bülentle gençleşmiş gibiydik, Hasana bakınca mutluluğumuz uzadı.
Gece uyandırıp yanına gittiğimde, bazen gözümden yaş gelirdi; bu beklenmedik sevgiyle dolu günler rastladı bana.
Annem ise, alışıldığı üzere, eleştirdi durdu. Ama içten içe Hasana en çok o bağlandı, Hasan da ona.
Melike! Ne yapıyorsunuz böyle! diyerek söylenirdi, ama Hasana dönüp, Kim bu yavrucak şimdi uykusu gelen, kim uyumak istiyor? diye sevimlilikler yapardı.
Sonra yeniden:
Melike, aklınız başınıza gelsin! Şu küçük parmaklar nasıl kirlenmiş?! Bilmem, nasıl baş edeceksiniz? Nerede benim Hasancığım, nereye kayboldu?!




