PELİN ACISIYLA YOĞRULMUŞ AŞK

Aşkları gül ve bal gibi kokmazdı, daha çok tozlu yolların ve ezilmiş pelin otunun acı kokusunu taşıyordu. Köydekiler derdi ki: Bir araya gelirlerse dünya yerinden oynar, ayrılırlarsa orman kül olur.
Reyhan üçüncü kuşaktan bir şifacıydı. Her otun fısıltısını ezbere bilir, kolay kolay iyileşmeyen yaraları dahi tedavi edebilirdi. Elleri her zaman ılıktı, üstünde hep kekik kokusu kalırdı.
Baran ise tam bir yabancıydı. O bir büyücüydü, gücünü toprağın fısıltısından değil, doğaya verdiği sert emirlerden alırdı. Onun büyüsü keskin bir bıçak kadar sert, Ayder Yaylasında buz gibi soğuk su gibi soğuktu.
Bir akşam, sisin köyü kapladığı bir vakitte karşılaştılar. İkisi de aynı şeyi arıyordu: On yıl bir kez çiçek açan bir büyülü kök.
Sakın dokunma, dedi Reyhan, sesi geceyi yırttı. O kök senin aç gözlü ellerin için değil, Baran. Toprak onu iyileşmek için verdi, senin oyunların için değil.
Şifa, sadece daha uzun bir bekleyiştir, Reyhan, diye gülüp cevap verdi Baran, arkasını dönmeden. Ben ise özünü görmek istiyorum.
Ne düşman oldular, ne de dost. Birbirlerine akıl ve mantığın ötesinde tutuluyor, çekiliyordu. Bu, gerçek bir aşk değil, sanki varoluşun karşıtlığı gibiydi; yaratmak mı, yoksa hakim olmak mı?
Reyhan ona bazen çiçek balı ve uykusuz geceler için özel yapılan karışımlar getirirdi; Baranın büyüsü onu kendinden koparmaya başladığında bu ona iyi gelirdi.
Baran ise Reyhanın kapısına Anadoludan topladığı nadir taşlar bırakırdı, yıldızların ışığı içinde hapsolmuş gibiydi, uzun kış gecelerinde ona karanlığın üzerine umut serperdi.
Ama pelin otunun o acı tadı hep aralarındaydı. Reyhan, Baranın boşluktan güç çektiğini gördükçe korkardı. Baran ise onun yumuşaklığına kızar, şifasını köylünün hoyratlığına harcadığını düşünüp kızgınlaşırdı.
Bir gün köyü kötü bir salgın sardı. Hastalık, iyiyi kötüyü seçmediği gibi, kimseyi ayırmadı.
Reyhan, son kalan gücünü harcayıp, ateşi kendi damarlarına çekmeye çalıştı. Baran, ilk kez korktu kendi hayatı için değil, Reyhan için.
Onu kurtarmak için, Baran en nefret ettiği şeyi yapmak zorunda kaldı: Gücünü toprağa bırakmak, Reyhana can verebilmesi için.
Reyhan gözlerini açınca Baran pencere önündeydi. Saçlarında ilk kez aklar, ellerinde hiç parlamayan bir ateş yoktu artık.
Neden? diye fısıldadı Reyhan.
Pelin acı bir ot, Reyhan, dedi Baran, arkasını dönmeden. Ama koymazsan hayata o acıyı, tatlı sandıkların bile tozdan başka bir şey değildir. Seni seçtim, ebediyeti değil.
İki kişi olarak ormanın kıyısında kaldılar. Reyhan hâlâ şifa dağıtırken, Baran ise o zamana kadar bastırdığı otların fısıltısını dinlemeyi öğrendi. Aşkları kolay olmadı, dikenli ve keskin kaldı; ama o pelin kokusu gibi, vazgeçilemez bir acıydı. O acıyı, dünyanın en tatlı balına değişmezlerdi.
Köyün en ucunda, Çürükdere dedikleri kimsenin ayağını basmadığı eski bir ahşap evde yerleştiler.
Baran, yıldırım çağırmayı kaybedince, kendisinde metali hissetme yeteneği buldu. Kendi demirlerini dövdü, yağı gitmeyen bıçaklar yaptı, şans getiren nal üretti. Her çekiç vuruşunda öfkesinin yankısı, yaratıcı bir iş olarak geri döndü. Bu onun yeni yolu oldu artık.
Reyhan ise küçük bir bahçe kurdu; zehirli adamotu ile şifalı adaçayı yan yana büyüdü. Baranın karanlığından artık korkmuyordu, çünkü biliyordu ki en bereketli toprak karadır.
Aşkları şeker gibi olmadı. İki güçlü insanın birbirine alışması, iki kayasının sürtünmesi gibi, bazen zor bazen acıydı.
Bazen Baran hâlâ eski alışkanlıkla zorlamaya çalışırdı. Kuraklık bahçelerini tehdit edince, saatlerce evin önünde oturup, yumruklarını sıkar, yağmur damlası çekmeye uğraşırdı.
Bunu bırak, diye Reyhan usulca omzuna elini koyardı. Toprak köle değil. İste, yalvar, zorla değil.
Ben istemeyi bilmem, diye homurdanırdı Baran.
Ama akşam olup suyu uzaktaki kaynaktan birlikte taşırken, gerçek mucize buydu işte, büyüden daha gerçek bir sihir.
Bazen eski Baranın gölgesi gelirdi; ya eski öğrencileri, hocayı büyücüler cemiyetine döndürmeye çalışanlar, ya da Reyhanın tek başına şifa veremediği hastalar.
Bir gün Baranın eski düşmanı geldi, siyah kefenli bir büyücü.
Öldürmeye gelmemişti, büyüye olan Baranın borcunu istemeye gelmişti. Baranın gücünün geri gelmesi için Reyhanın sesiyle pazarlık yaptı.
Baran ellerindeki demirci nasırlarına baktı, Reyhana baktı; o ise pelin otu çayı hazırlarken ona huzurla güvendiğini gösteren bir bakış attı.
Sevdiğinin sessizliğiyle alınan güç, güç değil esarettir, dedi Baran.
Büyü kullanmadı. Sadece demirci çekicini aldı, kapıya çıktı. O gece orman büyüyle değil, bir adamın evini korumak için ettiği öfkeyle sarsıldı. Gölge geri çekildi.
Yaşlandılar, hem de güzel yaşlandılar. Reyhanın saçları beyaz ebegümeci gibi oldu, Baranın sakalı kül gibi grileşti.
Denir ki, vakitleri geldiğinde ayrılmadılar. Pelin çiçeği açtığında, birlikte ormanın derinliğine yürüdüler. Şimdi orada iki ağaç var: Bir kökleri madene uzanan heybetli bir meşe, gövdesine sarılmış ince bir söğüt.
Yoldan geçen biri o söğütten bir yaprak kopartırsa, dudağında o gerçek acıyı hisseder pelin otunun acısı gibi, bir ömre değer, tarif edilemez, kurguya sığmaz bir aşkın tadı Her büyüden daha güçlü.

Rate article
Lifequest
PELİN ACISIYLA YOĞRULMUŞ AŞK