Zehra iki gece üst üste doğru düzgün uyuyamamıştı. İş gezisi uzamış, toplantılar çatır çatır geçiyor, yorgunluğu kemiklerinden çıkmıyordu. Aklı hep evdeydi zaten. Kaynanası felçten hastanede yatıyor, doktorlar ağzını bıçak açmıyordu, kocası Kadir ise her akşam arayıp aynı şeyi tekrarlıyordu:
Merak etme, ben buradayım. Her şey kontrol altında.
İnanıyordu tabii. On beş yıllık evliliklerinde Kadir bir kere bile yalpalamamıştı: güvenilir, sakin, biraz da içine kapanık bir adamdı. Zehrayı da hep en çok bu tarafı rahatlatmıştı.
Tren sabah serinliğinde Ankara Garına yanaştı. Eski taş bina, taze demlenmiş çayın kokusu, bir de tren raylarının o keskin soğuğu Zehra kafasından hemen bir güzergâh çizdi: taksi, hastane, oda… Aceleyle yürürken, önce yorgunluktan gözleri mi dalgalandı sandı.
Karşı peronda Kadiri gördü.
Adam arkasını dönmüş, o klasik lacivert montu üzerinde, yanında da genelde seyahate çıktığında yanına aldığı spor bir çanta. Zehra’nın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu: Bir dakika, hani annesinin yanında olacaktı? Bir adım atıp kocasına seslenecekti ki
Kadir yalnız değildi.
Yanında genç bir kadın, fazla yakın duruyordu. Kadın Kadirin kolunu tutmuş bir şeyler söylüyordu, Kadir de ona gülüyordu. Ama öyle sıradan, herkes için hazırda duran bir gülümseme değil; sıcak, yumuşak, neredeyse evdekiyle aynı Zehra’nın içine dokunan bir mahiyet.
Her şey dondu sanki. O telaşlı gar uğultusu sönüp gitti, insanlar silindi. Sahne ışık altında gibi: Zehra, bir tiyatro oyununa yanlışlıkla giren seyirciydi adeta.
Ne bağırdı, ne koştu, ne de sahneye dalıp kıyamet kopardı. Olduğu yerde çakılı kaldı; kocası kadını vedalaşırken sarıldı, küçük bavulunu aldı ve kadını alnından öptü.
O anda Kadir döndü ve göz göze geldiler.
Bir anda beti benzi attı adamın. Gülümseme kayboldu, yabancı ve çaresiz bir ifadeyle bakakaldı. Bir şeyler demek için ağzını açtı, ama kelimeler gelemiyordu.
Annene gittiğini söylemiştin, dedi Zehra sakinlikle. Kendi sesi bile tuhaf geldi ona, o kadar sakindi.
Zehra Açıklayacağım, güç bela sıkabildi Kadir.
Zehra başını salladı.
Tabii. Ama burada değil.
Akşamdan kalma boş bekleme salonunda karşılıklı oturdular. O kadın peronda kaldı, Zehra ona dönüp bakmadı bile. Kafasında tek bir soru vardı: Ne zamandan beri?
Kadir uzun uzun, lafı eveleyip geveledi. Yalnızlıkmış, hayatta anlaşmazlıkmış, işler öyle olmuşmuş Gerçekten annesi hastanedeymiş, hatta o sabah yanına hemşire gelmiş. Bu zor zamanda seni üzmek istememiş.
Zehra susarak dinledi, ne gözünde yaş ne de dilinde sitem. İçinde bir şey, hop diye yerine oturmuştu sanki.
Biliyor musun, dedi Kadir sonunda sustuğunda, en kötüsü başka birinin olması değil. En kötüsü, en çok güvendiğim anda bana yalan söylemeni seçmiş olman.
Adam elini uzattı, Zehra yavaşça uzaklaştı.
Bir saat sonra Zehra, hastanenin soğuk odasında annesiyle baş başaydı. Yaşlı kadın uyuyordu. Zehra yanına oturdu, öfkeden veya hayal kırıklığından ziyade tuhaf bir ferahlık hissetti. Hayat, bir yerden yakalayıp gerçekleri yüzüne çarpmıştı işte; hem de öyle ansızın, tren garında!
Bir ay sonra evi terk etti. Sessizce, kavgasız, açıklamasız. Kadir mesaj attı, aradı, buluşmak istedi. Kısa, mesafeli cevaplar aldı.
Kader bazen gürültü koparmaz, kornalara basmaz. Bir sabah gözünü açarsın, karşında çıplak hayat duruyordur. Sonrası artık sana kalmış.
Zehra yolunu seçti.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



