Vay canına, babacığım, seni nasıl karşılıyorlar öyle! Evde mis gibi her şey her şey dahil, ne gerek vardı sana o kaplıcaya gitmeye?
Davut bana evinin anahtarını verdiğinde, Zeynep anladı ki: kale ele geçirildi. Hiçbir Leonardo DiCaprio Oscarı bu kadar beklememişti, Zeynepin Davutunu beklediği kadar, üstelik kendi eviyle birlikte.
Umudunu yitirmiş, otuz beşine merdiven dayamış, sık sık sokak kedilerine ve El işi malzemeleri vitrinlerine acıyarak bakmaya başlamıştı.
Derken o karşısına çıktı: yalnız, gençliğini kariyere, diyete, spor salonlarına ve benliğini bulma gibi boş işlere harcamış bir adam, üstelik çocuksuz.
Zeynep, yirmili yaşlarından beri bu hediyeyi dilemişti; belli ki yukarıda bir yerde nihayet ciddiye alınmıştı.
Bu yılın son iş seyahati, hemen ardından tamamen seninim, dedi Davut, anahtarı uzatırken. Ben genelde eve sadece uyumaya geliyorum, barakamı garipsememeni isterim, dedi ve hafta sonu başka bir şehre uçtu.
Zeynep diş fırçası ve kremiyle hazırlandı; bakalım Davutun barakası nasılmış? Kapıda ilk sorun baş gösterdi. Davut, kilidin bazen takıldığını söylemişti ama Zeynep, bu kadar zor olacağını düşünmemişti.
Kapıyı açmak için tam kırk dakika mücadele etti: itti, çekti, anahtarı sonuna kadar soktu, nazikçe çevirdi ama kapı, kesinlikle yeni geleni kabullenmek istemiyordu.
Psikolojik baskıya başladı, bir zamanlar okulda öğretildiği gibi. Gürültüye komşu kapısı açıldı.
Hanımefendi, neden yabancı bir daireye girmeye çalışıyorsunuz? diye sordu telaşlı bir kadın sesi.
Girmiyorum, anahtarım var zaten, dedi sinirli Zeynep, alnındaki teri silerek.
Ama siz kimsiniz ki, daha önce hiç görmedim burada sizi, meraklı komşu işgüzarca sürdürdü.
Ben Davutun kız arkadaşıyım! dedi Zeynep meydan okurcasına, ellerini beline dayayıp, ama karşısında yalnızca kapı çerçevesinden açılmış ince bir yarık vardı.
Siz mi? kadın şaşkınca sordu.
Evet, ben. Bir sorun mu var?
Yok, hayır. Sadece, kimseyi eve çağırdığını görmedim bugüne kadar, dedi komşu kadın (Zeynep bu söze daha da hâlâ Davuta aşık oldu), hele birden böyle…
“Böyle”, nasıl yani? anlamadı Zeynep.
Yani, konu benim değil. Kusura bakmayın, dedi ve kapıyı kapadı komşu.
Artık ya o, ya o… Zeynep, bütün gücüyle anahtara bastırdı, buraya girmek için gösterdiği azimle neredeyse kapı kasasını yerinden çevirecek gibi oldu. Sonunda kapı açıldı.
Davut’un iç dünyası Zeynepin önünde serildiğinde, ruhu bir anda dondu. Genç, yalnız bir adamdan beklenecek bir sadelik vardı, ama burası adeta bir hücre gibiydi.
Zavallı, kalbin çok önce unutmuş ya da belki hiç bilmemiş, ne demekdir sıcak bir yuva, döküldü Zeynepin ağzından, ufak daireyi dolaşırken.
Ama bir yandan mutluydu. Komşu yalan söylememiş: bu duvarların, mutfağın, yerin ve solgun pencerelerin dokunulmamış olduğu belliydi; kadın eli hiç değmemişti buraya. Zeynep buranın ilk kadınıydı.
Dayanamayıp ayakkabılarını giydi, en yakın mağazaya koşturarak şık bir duş perdeciği, banyo paspası, mutfak için eldiven ve havlular aldı.
Tabii, mağazada tutku seli bastı Paspas ve perdeyle birlikte sabun, kokulu mum, kozmetik kutuları da alışveriş sepetine eklendi.
Başkasının evine küçük dokunuşlar eklemek cüretkarlık değil, diye kendini avutuyordu Zeynep, alışveriş arabasında ikinci sepeti takarken.
Artık kilit Zeynepe hiç direnmiyordu, hatta adeta işlevini yitirmişti, sanki maçtan önce kafasını korumak için maske takmayı unutmuş bir kaleci gibiydi.
Yaptığının farkına varınca gece yarısına kadar mutfak bıçaklarıyla eski kilidi söktü, sabah yeni bir kilit almak için koşturdu. Tabii, bıçaklar da değişmeliydi. Bir de çatal, kaşık, masaörtüsü, doğrama tahtası, sıcak için altlık Yakın zamanda perdeye de sıra gelmişti.
Pazar günü öğle vakti Davut aradı, iş seyahati iki gün daha uzamıştı.
Daireye biraz sıcaklık ve huzur getirebilirsen çok mutlu olurum, dedi Davut gülümseyerek, Zeynep dekorasyonda küçük özgürlükler kullandığını söyleyince.
Evdeki huzur, adeta kamyonlarla taşındı ve teknik plana göre yerleştirildi. Yıllardır biriktirdikleri bir anda özgür kalınca durmak mümkün değildi.
Davut dönmeden, eski dairede sadece bir örümcek kalmıştı, havalandırma deliğinde. Onu da kovmak istedi ama sekiz şaşkın gözüyle karşılaşınca, garip varlığa dokunmamaya ve ona başkasına ait eşyaya dokunmama simgesi olarak kalmasına karar verdi.
Artık Davut’un yuvası, sanki sekiz yıldır mutlu bir evliliği yaşamış, sonra ondan bıkmış, ama nihayet kendi kendine yine mutlu olmuş gibiydi.
Zeynep sadece daireyi değil, apartmanı da kendine adapte etti; tüm komşulara yeni hanımın kim olduğunu gösterdi. Henüz parmağında yüzük yoktu belki, ama bu sadece teknik bir detaydı.
Komşular başta kuşkuyla baktılar, sonra Siz bilirsiniz, bizim için fark etmez, deyip geçtiler.
***
Davutun geliş günü, Zeynep gerçek bir ev yemeği yaptı, kendini şık ama albenili bir elbiseye sardı, köşelere kokulu mumlar dizdi, yeni ışıkları loşlaştırdı ve onu beklemeye başladı.
Davut gecikiyordu. Zeynep, elbisesinin canını acıtmaya başladığı noktada, kilide bir anahtar girdi.
Kilit yeni, sadece ittir, açık! dedi Zeynep, biraz mahcup ve baştan çıkarıcı bir sesle. Kınanacak bir şeyden korkmuyordu; eve layıkıyla sahip çıkmıştı, ona her şey affedilirdi.
Kapı açılır açılmaz, Davuttan bir mesaj geldi: Neredesin Zeynep? Ben evdeyim, bakıyorum, dairede hiç değişiklik yok. Arkadaşlar, her tarafı kozmetik ürünleriyle doldurursun diye uyarıyordu.
Tabii Zeynep mesajı biraz geç fark etti. O sırada eve tanımadığı beş kişi girdi: iki genç, iki çocuk ve yaşlı bir dede. Dede, Zeynepi görünce bir anda doğrulup azıcık saçını düzeltti.
Vay canına baba, seni nasıl karşıladılar! O kaplıca ne diye lazımdı sana, burada tam her şey dahil!, dedi genç adam ve karısı hemen gözlerini devirdi.
Zeynep kapıda iki dolu kadehle kalmıştı, kıpırdayamıyordu. Bağırmak istiyordu ama şoktan bir adım atamıyordu.
Köşede sevinçle gülen örümcek vardı.
Pardon, siz kimsiniz? diye sordu ince bir sesle Zeynep.
Bu evin sahibi. Siz de sanırım sağlık ocağından, pansuman yapmaya geldiniz? Ben, hallederim dedim halbuki, dedi yaşlı dede, Zeynepin hemşire elbisesini görünce.
Evet, Ahmet Bey, burası çok sıcak ve huzurlu olmuş, dedi genç adamın karısı, Zeynepin omzunun üstünden evin içine bakarak. Bambaşka olmuş, eskiden mezar gibi yatıyorduk. Hanımefendi sizin adınız ne? Ahmet Bey size yaş olarak uygun mu? Tabii ki, evi var, saygın biri…
Z-za-zeynep…
Vay be! Ahmet Bey, harika insanları bir araya topluyorsunuz valla!
Dedenin gözleri de parladı, hoşuna gitmişe benziyordu.
Peki ya Davut nerede? diye fısıldadı Zeynep. Stresten, iki kadehi birden sekerek içti.
Ben Davutum! sekiz yaşındaki bir çocuk el kaldırdı.
Dur bakalım, Davut olmak biraz erken, diyerek annesi iki çocuğu ve adamı arabaya gönderdi.
P-pardon, sanırım yanlış daireye geldim, dedi Zeynep, nihayet kendine gelerek, kilit macerasını hatırlayınca. Bu Papatyalar Sokak, on sekiz numara, yirmi altı nolu daire mi?
Hayır, burası Gülistan Sokak, on sekiz, dedi dede, sürpriz hediyesini açmaya hazır ellerini ovuştururken.
Eh, dedi Zeynep, hüzünle, karıştırmışım. Buyurun, yerleşin, ben bir arama yapmam lazım, izninizle.
Telefonu kaptığı gibi banyoya sığındı, kapıyı sıkıca kapatıp havluya sarıldı. O anda Davutun mesajını okudu.
Davut, birazdan oradayım, sadece mağazada kaldım, diye cevap yazdı.
Tamam, bekliyorum. Gelirken bir şişe kırmızı getir, zahmet olmazsa, dedi Davut sesli mesajla.
Zeynep kırmızı şarabı getirmeye niyetliydi ama artık sadece içindeki kırmızılıkla gidecekti. Paspası ve perdeyi kapıp, yabancıların mutfağa geçmesini bekledi, sonra banyodan fırladı.
Eşyalarını çanta ile toplayıp hızla daireden çıktı.
***
Anlatırım, ama sonra, açıklamıştı Zeynep, kapıyı açan Davuta dış görünümlerini.
Sisler içinde, yanından geçip gitmişti, yüzüne bile bakmadan. Önce banyoya girdi, perdeyi değiştirip paspası serdi, sonra salona geçip kanepeye uzandı, sabaha kadar yatıp stresini ve kırmızı şarabını unuttu.
Sabah uyandığında, karşısında açıklama bekleyen genç bir adam vardı.
Söyler misiniz, burası hangi adres?..
İncirli Sokak, on sekiz numara…




