Yine ona mı?
Yine ona mı gidiyorsun?
Müjde soruyu sormadan önce bile cevabını biliyordu. Demir başını kaldırmadan sessizce onayladı. Ceketini giydi, ceplerini yokladı anahtarlar, telefon, cüzdan. Hepsi yerinde. Artık çıkabilirdi.
Müjde bekledi. Bir kelime… Azıcık bir “özür” veya “hemen dönerim” bile yeterdi. Ama Demir sadece kapıyı açıp çıktı. Kilit ince bir sesle kapandı. Neredeyse özür diler gibi, efendi bir edayla.
Müjde pencereye yaklaştı. Aşağıdaki avluda sokak lambası solgun ışık saçıyordu ve Müjde, Demirin silüetini hemen buldu. Demir hızlı adımlarla yürüyordu, kararlı ve telaşsız. Herkesin bildiği bir hedefi olan biri gibi… Ona… Zehraya. Yedi yaşındaki kızları Elife.
Müjde alnını soğuk cama yasladı.
Aslında biliyordu. En başından beri neye razı olduğunu biliyordu. Demir’le tanıştığında, Demir hâlâ evliydi. Resmi olarak. Kimlikte damga, ortak ev, çocuk. Ama Zehra ile yaşamıyordu başka bir odada kalıyor, kızının hatrına eve uğruyordu.
Bana ihanet etti, demişti Demir o zaman. Affedemedim. Boşanmaya başvurdum.
Ve Müjde inanmıştı. Allahım, ne kadar kolay inanmıştı! Çünkü inanmak istemişti. Çünkü âşık olmuştu hem de çocuk gibi, delice, umutsuzca, on yedi yaşında gibi. Kafelerde buluşmalar, uzun telefon konuşmaları, apartmanın önünde yağmur altında ilk öpüşme. Demir ona öyle bakıyordu ki Müjde, kendini dünyanın tek kadını sanıyordu.
Boşanma Nikâhları. Yeni bir ev, ortak hayaller, gelecek planları. Sonra bir şeyler değişti.
İlk önce telefonlar. “Demir, Elifin acil ilaçları lazım, hasta.” “Demir, musluk akıyor, ne yapacağımı bilmiyorum.” “Demir, kızın seni görmek istiyor, hemen gel!”
Demir her seferinde fırlayıp gitti.
Müjde anlamaya çalıştı. Çocuk kutsaldır. Kız çocuk, anne-baba ayrıldı diye suçlu değildir. Elbette yanında olmalı, elinden geleni yapmalı.
Bazen Demir Müjdeyi dinler, eski eşiyle sınır çizmeye çabalardı.
Ama Zehra yöntem değiştirirdi.
“Gelmene gerek yok bu hafta sonu, Elif seni görmek istemiyor.”
“Arama, üzüyorsun onu.”
“Baba niye bizi bıraktı diye soruyor, ne diyeceğimi bilemedim.”
Ve Demir her seferinde kırılıyordu. Bir kere daha reddetmeye çalışınca Zehra tam kalbine dokunuyordu. Bir hafta sonra küçük Elif, annesinin sözlerini tekrarlamaya başlıyordu: “Bizi sevmiyorsun. Başka bir kadını seçtin. Seni artık görmek istemiyorum.”
Yedi yaşında bir çocuk bunları kendi icat etmezdi.
Demir her seferinde eve döndüğünde üzgün, yorgun ve suçlu gözlerle bakıyordu. Ve yine Zehra ne dese ilk fırsatta koşuyordu yeter ki baba-kız arasındaki bağ kopmasın, Elif ona yabancı, soğuk gözlerle bakmasın.
Müjde anlıyordu. Gerçekten anlıyordu.
Ama yorulmuştu.
Demirin silueti köşe başında kayboldu. Müjde camdan ayrıldı, düşünmeden alnını ovuşturdu camda hafif kızıllık kalmıştı.
Boş ev üzerine geldi.
Saat neredeyse geceyarısını gösteriyordu ki kapı sessizce açıldı.
Müjde mutfakta oturuyordu, önünde çoktan soğumuş bir çay. Dokunmamıştı bile bakıyordu sadece, üzerinde ince siyah bir tabaka yayılıyordu. Üç saat. Üç saat boyunca beklemişti, merakla her sesin nereden geldiğini dinleyerek.
Demir sessizce girip ceketini çıkardı, askıya astı. Dikkatli yürüyordu, fark edilmeden geçmek isteyen biri gibi.
Bu sefer ne oldu?
Müjde kendi sorusuna şaştı; ne kadar sakin çıkmıştı sesi. Saatlerce bu cümleyi tekrarlamıştı, ama gece yarısında tüm duyguları tükenmişti sanki.
Demir bir an sustu.
Şofben bozuldu. Tamir gerekiyordu.
Müjde başını kaldırdı. Demir mutfağın eşiğinde, içeri girmeye çekiniyordu. Bakışları Müjdenin üzerinden geçip karanlık pencereye dalmıştı.
Sen şofben tamirinden anlamazsın ki.
Ustayı çağırdım.
Sen beklemek zorunda mıydın? Müjde bardağı kenara itti. Buradan çağırıp da telefondan ustayı gönderemez miydin?
Demir kaşlarını çatıp kollarını kavuşturdu. Sessizlik uzun sürdü; ağır, zararlı bir sessizlik.
Belki hâlâ onu seviyorsundur.
Şimdi ilk kez Müjdeye baktı. Sert, öfkeli ve kırgın bir şekilde.
Saçmalama! Ben her şeyi Elif için yapıyorum. Elif için! Zehranın bununla ne ilgisi var?
Mutfakta bir adım attı, Müjde de istemsizce sandalyeyi geriye itti.
Sen de en başta biliyordun; oraya uğramak zorunda olduğumu biliyordun. Bir çocuğum var. Ne oldu şimdi? Her kızımı görmeye gidişimde olay mı çıkaracaksın?
Boğazına düğüm takıldı. Müjde cevap vermek istedi, ama gözleri yanmaya başladı, yanaklarından bir damla yaş süzüldü.
Ben takıldı, yutkundu. Ben, en azından beni sevdiğine inandırmanı bekledim. Bari rol yapsaydın
Müjde, yeter artık
Yoruldum! Sesi çığlığa dönüştü, kendisi bile korktu çıkan sesinden. İkinci sırada değildim ki; üçüncü oldum! Eski eşinden, onun tuhaf isteklerinden, geceyarısı bozulan şofbenlerden sonra!
Demir kapının pervazına sertçe vurdu.
Daha ne istiyorsun benden?! Kızımı bırakayım mı yani? Ona gitmeyeyim mi?
Bir kez olsun beni seçmeni istiyorum! Müjde ayağa kalktı, bardak sarsıldı, çay masaya döküldü. Bir kez “hayır” de! Bana değil ona! Zehraya!
Senin kaprislerinden illallah ettim!
Demir aniden ceketini kaptı, askıdan aldı.
Nereye?
Cevap vermeden kapı çarpıldı.
Müjde mutfakta öylece kaldı. Çay masadan linolyuma damlıyordu, kulaklarında gergin bir uğultu vardı. Telefonunu kaptı, Demiri aradı. Bir çalıyor, iki, üç. “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.”
Bir daha. Bir daha.
Sessizlik.
Müjde ağır adımlarla sandalyeye oturdu, telefonu göğsüne bastırdı. Nereye gitti? Ona mı? Yine ona mı? Yoksa kızgın kızgın sokaklarda mı dolanıyor?
Hiçbir şey bilmiyordu. O bilinmezlik yüreğini daha da eziyordu.
Gece sonsuz gibi geçti.
Müjde yatakta oturdu, telefonu elinde ekran sönüyor, yeniden parlıyordu. Numarayı çevir, sesi dinle, kapat. Mesaj yaz: “Neredesin?” Sonra bir tane daha: “Ne olur cevap ver.” Bir tane daha: “Korkuyorum.” Gönder ve her birinin altında yalnızca gri bir tik çıkıyor. Ulaşmadı. Ya da ulaştı, ama okunmadı. Ne fark eder ki?
Dört sularında artık ağlamayı bıraktı Müjde. Gözyaşı tükendi, içten kurudu ve yerini garip bir boşluk aldı. Kalktı, odanın ışığını açtı ve dolabı açtı.
Yeter.
Bittiği yer burasıydı.
Bavul üst raflarda bulundu, tozlu, eski bir seyahatten kalmış etiketi kopmuş. Müjde yere koyup eşyalarını toplamaya başladı. Kazaklar, pantolonlar, iç çamaşırları Ayrı ayrı ayıklamadan, ne bulursa içine tıkıştırdı. Ona fark etmiyorsa, Müjdeye de fark etmez. Dönünce boş ev bulsun, arasın, mesaj atsın, o ise okumayacak, cevaplamayacak.
Anlasın bakalım.
Sabah altı. Müjde antredeydi. İki bavul, bir omuz çantası, ceketi aceleyle kapanmış düğmelerden biri eksik. Elindeki anahtarlığa bakıyordu. Kendi anahtarını çıkarmalı, komodine bırakmalıydı.
Parmakları itaat etmiyordu.
Müjde anahtarlığı çekiştirdi, tırnağıyla çıkarmaya çalıştı, anahtar çıkmıyor, elleri titriyor, gözleri yeniden dolarken daha ne kadar gözyaşı kaldı ki
Yeter artık!
Anahtarlık yere düştü, seramiğe vurdu, ses çıkardı. Müjde bir an doğruldu, sonra bavulun üzerine oturup kendisini kucakladı ve ağlamaya başladı. Gürültülü, çirkin, çocukken annesinin vazosunu kırınca dünyanın sonu gelmiş gibi zırıldayan bir hâlde.
Kapının açıldığını duymadı bile.
Müjde…
Demir onun önünde diz çöktü, soğuk seramik üzerine. Üstünde hem sigara, hem de gece İstanbulun kokusu vardı.
Müjde, özür dilerim. Ne olur affet.
Müjde başını kaldırdı. Yüzü şişmiş, gözyaşıyla ıslanmış, rimeli siyah lekeler bırakmıştı. Demir ellerini nazikçe tuttu.
Anneme gittim. Bütün gece oradaydım. O bana iyi bir ders verdi acı bir gülümsemeyle ekledi Kafamı düzeltti yani.
Müjde sustu. Karşısında oturan adamı izledi inanmalı mı, bilemedi.
Zehraya dava açacağım. Elifle görüş saatlerimi resmi olarak isteyeceğim. Yasal olarak, noter aracılığıyla. Böylece bir daha bu şekilde manipüle edemeyecek, kızımı bana karşı dolduramayacak.
Demirin parmakları Müjdenin ellerini daha sıkı tuttu.
Ben seni seçiyorum Müjde. Duydun mu? Seni. Sen benim ailemsin.
Müjdenin içinde bir şey kıpırdadı. Ufacık, inatçı bir umut filizi, bütün gece kökünden koparmaya çalıştığı.
Gerçek mi?
Gerçek.
Müjde gözlerini kapattı. Demire inanacaktı. Son bir defa daha Sonrası, Allah bilirBirlikte ayağa kalktılar; bavul salonun ortasında unutulmuş, anahtarlık yerde, ama Müjde artık ellerini serbestçe kullanabiliyordu. Demir bir kolunu onun omzuna doladı, ilk kez gerçekten yanında kalmaya niyetli bir adam gibi sıkıca sarıldı. Müjde hafifçe başını onun göğsüne yasladınabzı hızlı, ama huzurlu atıyordu.
Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Demir kapıya yönelip, Müjdenin çıkaramadığı anahtarı aldı, titremeyen elleriyle anahtarı usulca komodine bıraktı. Dışarıda sabahın gri ışığı pencereye vuruyordu; yeni bir gün başlıyordu, Müjde ise, ilk kez beklentiyle içeriye bakıyordu.
O an Müjde, bavulu açtı. Elifiyle ilgili bir defter buldu, sayfaların arasında Demirin eski bir fotoğrafı çıktı. Fotoğrafa baktı, sonra Demire uzattı. Demir gülümsedi; ikisi de geçmişin yükünü bir nebze olsun bırakabiliyorlardı.
Biz, dedi Müjde, yeniden başlıyoruz. Gerçekten, değil mi?
Demir başını salladı, gözlerinde artık sadece Müjde vardı. Elini ona uzattı:
Başlayalım. Seninle.
Sabah serinliğinde pencereden gelen ışık, ikisinin arasındaki sıcağa karıştı; bavulun fermuarı tekrar açıldı, anahtar komodinde yalnız kaldı. Müjde içini çekti, yaşlar son kez yanaklarından süzüldü ve bir gülümsemeye dönüştü. İlk defa, terk edilmekten değil, kalmak istemekten korktu. Ve ilk defa, Demir yanında kalmak istedi.
Birlikte mutfağa yürüdüler. Bardakları doldurdularbu sefer çay taze, sıcak, umutlu.
Hayatın yeniden başladığı sabahın ilk yudumunda, her şeyin değişeceğini artık ikisi de biliyordu. Yeterince ağlamışlardı; şimdi, birbirlerinin yanında durmayı öğrenmelerinin vaktiydi. Müjde camdan İstanbula baktı; hayat, karanlığın ardından her zaman bir ışık buluyordu.
Ve Müjde, o sabah, ilk defa gerçekten seçilmiş olmanın ne demek olduğunu hissetti.




