Yirmi üç yaşında, İstanbulun kalabalık semtlerinden birinde, her zaman dolup taşan bir restoranda garsonluk yapıyordum. Öğle vakti kapıda uzayan kuyruklar, ucuz menüler, yüksek müzik ve sürekli hareket Hiçbir resmi sözleşmem yoktu. Sigortasız, güvencesiz. Her gün hesabı günlük açıp kapatıyorlardı. Kaç gün yokumsa o kadar eksik ödeme. Hastalığımın kimseyi ilgilendirmediği bir yer. Ama en erken gelip en geç çıkan bendim. Menüyü ezbere biliyordum, kaba müşterilere katlanıyor, aç ve yorgun masa silip duruyordum çünkü paraya ihtiyacım vardı.
Bir gün, hamile olduğumu öğrendiğimde, korku içime oturdu. Bebekten değil, işten korkuyordum. Yine de dürüst olmaya karar verdim. Müdürün odasına girdim, kapıyı kapattım ve dedim ki:
Hamileyim ama çalışmaya devam etmek istiyorum.
Beni bir an bile kutlamadı. Sert bir bakışla şöyle karşılık verdi:
Bu iş yerimiz çocuk yuvası değil. Hamile olan yavaşlar, hastalanır, izin ister. Bana verimli çalışanlar lazım.
Durumu anlattım; iyi hissediyorum, çalışma saatlerine uyabilirim, bu işe ihtiyacım var dedim. Cümlemi bitirmeme fırsat vermeden sözümü kesti:
Bugün önlüğünü bırakmış ol.
Vardiyamı ağlayarak tuvalette tamamladım. Arkadan çıktım; elimde üniformam ve plastik bir poşette birkaç eşyam vardı. Kimse el sallamadı, kimse sormadı. Eve döndüm, yatağa oturdum ve hayatımda ilk defa gerçek bir korku hissettim çocuğumu nasıl doyuracağım diye.
Sonraki aylar hayatımın en ağır zamanlarıydı. Başkalarının evlerini temizledim, sokaklarda jöleli tatlılar ve börekler sattım. Yapayalnızdım. Bazen, bebeği kucağımda tutup oturarak uyuduğum geceler oldu; çünkü beşik alamıyordum. Tam o sırada yemek pişirmeye daha ciddiyetle başladım. Bir komşu öğle yemeği siparişi verdi; ardından başka bir komşu, küçük bir büro için istedi. Günlük beş yemekle başladım, sonra on, sonra yirmi oldu.
Bir zaman sonra, küçük bir dükkan kiraladım; bir fırın, iki masa ve eski bir buzdolabıyla. Adına kendi ismimi verdim: Zeynep Lokantası. Kahvaltılıklar, öğle yemekleri, poğaçalar, tatlılar her şeyi yapıyordum. Sabah altıda açıyor, akşam yedide kapatıyordum. İş hiç bitmiyordu. Oğlum büyüdü, mutfağın içinde beni izleyerek. Üç yaşında bardak taşımaya başladı, paraları saymama yardım ediyordu. Sonra bir yardımcı aldım, ardından bir tane daha.
Bugün, kendi küçük hızlı yemek ve etkinlik işletmeme sahibim. Şirket kahvaltıları, sipariş üzerine öğle yemekleri, doğum günleri ve toplantılar için mütevazı bir catering yapıyorum. Zengin değilim ama huzur içinde yaşıyorum. Kira, oğlumun okul ücreti, faturalar, hatta mutfağıma yeni aletler bile alabildim.
Beş yıl sonra, bir gün bir kadın lokantama geldi ve sahibini sordu. Başımı kaldırdım ve tanıdım eski müdürüm. Beni hamileyken işten atan kişi. Bense artık daha zayıf, sıradan giyimli biri olmuştum. Şaşkınlıkla bakıp sordu:
Sahibi sen misin?
Evet, dedim.
Kendine yer arayıp oturdu. Bana restoranının bir seneden fazla kapalı olduğunu, hiçbir işinin yolunda gitmediğini söyledi. Birkaç kez yer değiştirmiş, ama tutunamamış. Gözlerime bakarak:
İşe ihtiyacım var. Çok zor durumdayım. Kötü ayrıldık, biliyorum ama bir şans istiyorum, dedi.
Bir süre sustum, sonra sordum:
Hani beni hamileyken işten attığın günü hatırlıyor musun?
Başını eğdi. Evet dedi. O sırada sadece işini düşündüğünü, insanı önemsemediğini itiraf etti. Ben de ona o gün beni açıklama dahi yapmadan, korku ve çaresizlikle bıraktığını hatırlattım. Hiç şans vermemişti.
Affedilmek istedi. Ağlamıyordu ama sesi titriyordu. Hayatın ona ağır bir ders verdiğini, artık bazı şeyleri anladığını söyledi. Derin bir nefes aldım ve dedim ki, kinim yok ama artık işletmemi başka bir şekilde yönetiyorum. Çalışanlarımın belirli çalışma saatleri, saygısı, onuru var. Aç çalışmanın ne demek olduğunu biliyorum.
Sonuçta ona deneme süresiyle bir iş verdim ama benim şartlarımda: dakiklik, saygı ve kimseye küçültücü davranmak yok. Kabul etti. Gözleri dolu dolu çıktı.
Ben ise tezgahın arkasında durup mutfağıma, masalarıma, tencerelerime ve bu yolda geçtiğim adımlara baktım.
İntikam hissetmedim. Sadece içimde eski acımı başkasına taşıyarak iyileştiremeyeceğimi anladım.




