Hiçbir şey duymuyorum
Uçak şaşkınlıkla bulutların arasından burnunu çıkardı, etrafına baktı, uzun bir dönüş yapıp yumuşacık bir şekilde yere kondu sanki damat, nikah masasında sevgilisinin yanağına dokunuyormuş gibi.
Yolcular alkışladı ama pilotlar duymadı.
Bir de bunu duymayan Yavuz Karahan vardı; uçakta kulakları tıkandı.
Yavuz durmadan burnunu sıkarak nefes vermeye çalışıyordu.
Hava her yerden çıkıyordu ama bir tek gereken yerde değil, kafasında beyaz bir uğultu devam ediyordu.
Yavuz annesinden döndü, sabahın köründe, işe hazırlanacak kadar erken gelmişti.
Eşi uyanıktı, evin içinde telaşla bir şeyleri bir yerden alıp diğer yere koyuyordu.
Yavuz mutfağa geçip kendine öğle yemeği hazırlamaya başladı.
Hala duymuyordu.
Ben gidiyorum!
Yetti artık!
Her şeyden bıktım!
Bu hayat, senin üç kuruş maaşın, evin Anadolu’nun en ücra köşesinde!
Ben sanmıştım ki bana aşk bulaşmış, ama yok, hastalık gibi geçiciymiş meğerse!
eşi, Yavuzun sırtına en çıplak duygularını fırlatıyordu, o ise keyifle tencereden patatesi termosuna dolduruyordu.
Ben gideceğim, hem de Ozana gidiyorum, sen tanımıyorsun onu, o da seni, ama harika biri.
Ona duygularım var, gerçek olanlardan.
Merak etme, sana açık olayım dedim, henüz bir şey yaşamadık.
O yüzden kendimi namuslu buluyorum.
Kimseye laf etmeyesin, özellikle annene!
Yavuz öğle yemeğini hazırladı, her şeyi çantaya koydu, sonra kahve yapmaya başladı.
Hiçbir şey diyecek misin?
Ruhumu döktüm önüne!
Sevgiim!
diye bağırdı Yavuz mutfaktan.
Acaba benim pantolonumu ütüleyebilir misin?
Ne?
Pantolon mu?
Sen…
Ben sana duygularımı anlatıyorum, sen ütüyü soruyorsun!
Pes!
Belki beni durdurursun sandım.
Son cümleyi bitirip çantasını kaptı, telaşla kendi çantasını Yavuzun iş çantasıyla karıştırıp çıktı.
Ancak kapıdan çıkan eşinin sesiyle ev sarsıldığında Yavuz anladı, gitmişti.
Şimdi nereye gider, dur pantolon ne olacak?
Of öğle yemeğim nerede? diye bu sabahki ayrılığı kafasında evirip çeviriyordu Yavuz.
İki termosunu bulamamanın moral bozukluğuyla Yavuz işe gitti, ütüsüz pantolonla.
Apartman asansörüne girerken başıyla apartman yöneticisi Hanife Hanımı selamladı.
Aylık aidatı toplayan bu kadın, sanki hala paraları Anadolu Selçuklularına gönderiyor gibiydi.
Rivayet o ki, kokusuyla atları dirilten, düşmanları kaçıran parfümler sürerdi.
Yavuz nefesini tuttu, içeri girdi, çıkışa dönük durdu.
Kapılar kapandı, asansör bir gaz odası gibi aşağı iniyordu.
Ha, siz haşere için ödeme yapmamışsınız.
Bugün tüm apartmanda böcek ilaçlama var, Hanife Hanımın sesi geldi.
Yavuz sadece eriyen kapı lastiğiyle oynuyordu, kadının parfümünden.
Akşama kadar ödersiniz, bana gönderebilir misiniz?
Yavuz hiç cevap vermedi.
Kadın Yavuzun kulağına eğilip yüksek sesle söyledi:
Akşama bekliyorum transferi.
Tebrikler!
Sizi nereye transfer ediyorlar?
dedi Yavuz.
Konyaya mı geri gönderiyorlar?
Yavuz, Hanifenin sanki Alaaddinin soyundan olduğuna inanıyordu.
Hanife Hanım bir sürü şey anlattı Yavuza ama onun kulakları hâlâ tıkalıydı.
-lik, -lık, -cik, -çık gibi eski Selçuklu kelimeleri havada uçuşuyordu.
Yavuz anlamadan kafa sallıyordu, sanki çağdaş sanat sergisinde.
Asansör kapısı açıldı, Yavuz dışarı attı kendini, Hanife Hanım da aidat için diğer dairelere yürüdü.
Yavuz elektrikçiydi.
Geçen haftadan beri çalıştığı yerde, huysuz bir müşteri, sanat ve para bakımından pek yeteneksiz, ama harika bir iş istiyordu.
Getirdiği malzemeler ve planlar karakterine uygundu, şaibeliydi.
Yavuz yalnız değildi, yanında tesisatçı ve boya ustaları da vardı.
Yavuz kablo döşemek için duvarı kırarken, diğerleri başka odalarda ter döküyordu.
O sırada müşteri, gece arkadaşının doğum gününde eğlendikten sonra yarı uykulu gelir gelmez işler nasıl gidiyor diye kontrol etmeye geldi.
Her şey yanlış!
diye bağırdı müşteri ve ayağını yere vurdu.
Prizler satranç gibi dizilmeli, avize merkezi üç derece sağa kaymalı, dediklerimi yapmazsanız kuruş ödemem!
Aynı enteresan isteklerle diğer odalara da girip sonra çocuk odasına kapanıp alçı torbaları üstünde uyudu.
Yedi saat sonra müşteri kalktı, kapıyı açtı, ve yaratıcı talimatlarının sonuçlarını gördü.
Ustalar misafir tuvaletini gereksiz yere eklemiş, salonla mutfağı birleştirmişti.
Müşterinin kıyafeti bembeyaz alçı kaplı, yüzü ise korkuyla doluydu.
Anlattıklarını hatırlamıyordu, usta ekibini yalancılıkla suçlamak üzereydi ama onlar video kanıtı gösterdi.
Bir tek Yavuz hiç bir şey değiştirmemişti, çünkü yeni talimatlar kulağından kaçmıştı.
Nedense müşteri Yavuza, sarhoş yaratıcılığına karşı durdu diye küçük bir prim verdi, diğer ustaları ise işten çıkardı.
Fakat video kanıt nedeniyle tüm işleri ödemek zorunda kaldı.
Akşam, aç ve yorgun Yavuz dayanamayıp kulaklarını eski haline döndürecek doktora gitti.
Yolda, peşine takılan bir sokak köpeği havlayarak korkutmaya çalıştı ama Yavuzun dünyası sessiz film gibiydi, insanlar ve köpekler rollerini oynuyordu, anlamak mümkün değildi.
Yavuz umursamadan yürüdü, köpek sıkılıp vazgeçti.
Duyularınız açılsın!
dedi doktor, Yavuzun kulağını açarken.
Tekrar seslere kavuşan Yavuz eve hızla döndü.
Yolda cüzdanından aldığı primle bir sosisli ve mütevazı bir çiçek aldı.
Apartmanda onu üzgün bir komşu karşıladı.
Duydun mu son haber?
dedi.
Ben bütün gün hiçbir şey duymadım, diye Yavuz serçe parmağını kulağına soktu.
Hanife Hanım, yani Selçukluların torunu, bütün apartmandan aidatları topladı, çekip gitti.
Başka bir şehre taşındı, iz bırakmadan.
Her şeyi önceden planlamış.
Yedi apartmanı gezmiş.
Sen verdin mi?
Vermedim, dedi Yavuz.
Sabah bir transferden bahsetti, ama tam anlayamadım.
Şanslısın, ben gönderdim.
Tek güzel yanı, apartmanı parfüm kokusu öyle sardı ki, böcekler kendiliğinden yok oldu, güldü komşu.
O yüzden çok da üzülme!
Eve girerken, Yavuz mutfaktan harika kokular ve inanılmaz tatlı bir eşle karşılandı.
Beni bağışla Yavuz, tamamen delirmişim, birden üstüme gelmiş her şey, sebebi yok.
Güneş patlaması gibi.
Sözlerimi geri almak istiyorum, inan bana, yanlış bir şey yapmadım, Ozan falan yok.
Kız kardeşime gittim, kendimi toparladım, kafam yerine geldi.
Senin sabahki tavrın çok olgundu, beni kendime getirdi.
Affeder misin aptal beni?
Yavuzun yüzüne ateşli öpücükler kondurdu ve onu sofraya davet etti.
Gerçekten hiçbir şey duymadım, dedi Yavuz, haksız yere ödül aldığını hissederek.
Teşekkür ederim!
eşi sımsıkı sarıldı ona.
Vay be, diye geçirdi içinden Yavuz, bugün hiç olağanüstü bir şey yapmamışken.
Galiba ara sıra duymamak lazım, belki hayat daha kolay olur.Yavuz sıcak, sessiz bir gülümsemeyle masaya oturdu.
Eşi ona kahve doldururken, bir an durdu; Biliyor musun, bazen insan sadece yanında olduğun için teşekkür etmeli, dedi.
Yavuz, artık duyabildiği her sesi, kahvenin tıkırtısını, patatesin tavada çıtırdamasını, eşinin nefesini, apartmanda kalan son cıvıltıları içtenlikle dinledi.
Dün ne dediklerini, kim ne yapmıştı, hepsi anın içinde eriyip gitti.
O anda, hayatın gürültüsünü sadece gerektiği kadar duyup, geri kalanını kendi suskunluğunda sakladığını fark etti.
Dışarıda Hanife’nin parfüm kokusu hâlâ apartmanı sarıyordu; belki yıllarca kalacaktı, ama böceklerin ve sıradan dertlerin o sessizliği bozmasına izin vermeyecekti.
Yavuz sofrada göz göze geldi eşinden, hafifçe gülümsedi: Bugünlük tüm aidatları unutuyorum ve pantolonumun ütüsüz olmasını kutluyorum. İkisi kahkahayla güldüler.
Ve Yavuz, hiç olmadığı kadar huzurlu bir sessizlikte, hem duymayı hem duymamayı tam yerinde öğrendi.
Artık, hayatın en güzel anları kulakta değil, kalbinde saklıydı.
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



