Gözlerinin içine bakarak ağlayan bir anneye yalan söyledim, çünkü çantasından çıkan ezilmiş eczane fişini gördüm.

Ağlayan bir annenin gözlerinin içine bakarak yalan söyledim, çünkü çantasından sarkmakta olan o kırışmış eczane fişini gördüm.
Kadıncağız o küçük pastaneme girmedi; zorla, sürüklenerek adım attı içeri.
Saat 16.45ti, bir salı günü.
Dışarıda o gri yağmur vardı; gök boşalmıyor, ama damlalar giysilere ve ruh haline yapışıyor.
Kemiklere işleyen bir nemli soğuk, ceketinizi çenenize kadar çekseniz bile ürperiyorsunuz.
Üzerinde mavi hastabakıcı önlüğü vardı.
Pek sıradan bir şey.
Ama yüzü Bütün hikâyeyi ele veriyordu: uykusuzluk, bitmek bilmeyen vardiyalar, sabırdan örülmüş bir hayat.
Gözaltları morarmış, göz kapakları kızarmış, teni solgun.
Ayakkabıları sırılsıklam olmuş.
Tezgâha geldi, çantasını o kadar kuvvetli sıktı ki, parmaklarının eklemleri bembeyaz kesildi.
Şeffaf eczane poşetinden iki kutu ilaç ve küçük bir nefes cihazı çıkıyordu.
Aralarında, belki yüz defa açılıp düzeltildiği belli olan, katlanmış bir fiş.
Bakmak istemedim.
Gerçekten.
Ama tam o kağıt parçasının çıktığı yerden bir satırı okuyabildim:
İade edilmeyen reçeteli ürün.
3 kalem (tıbbi cihaz).
Altında: 2.100 TL.
Kadıncağız vitrine fazlasıyla uzun süre baktı.
Taze çıkmış kurabiyelere değil, gösterişli pastalara değil; günlük ekmeğe de değil.
Onun aradığı alt köşe, indirimli mamuller.
Bir gün önceden kalmış bir vanilyalı muffini işaret etti; kenarları biraz kurumuş, görüntüsü sıradan.
Tam olarak, eve bir şey götürmek isteyip her kuruşu saymak zorunda kalınca seçilecek türden.
Bir tek bunu alacağım, dedi.
Sesi ortasında çatladı.
Ve mum satıyor musunuz?
Tek bir tane.
Ya da yedi rakamlı bir doğum günü mumu.
Kızımın yedinci doğum günü bugün.
İçimde bir kapı sertçe kapandı.
Kasaya küçük bozukluklarını dizmeye başladı; iki liralık, bir liralık, sonra kırk elli kuruşluklar Yavaş, dikkatlice; ellerinin titremesinden korkar gibi.
Üzgünüm, dedi, ben sormadan.
Bugün sadece bu kadarım var.
O an anladım; eğer parayı alırsam sadece parasını değil, son tutunduğu onur parçasını da elinden alacağım.
O yüzden yalan söyledim.
Kendimi iyi hissetmek için değil.
Kahramanca bir öykü anlatmak için de değil.
Yalan söyledim; yardımı ezilmeden, kendiyle barışık alabilsin diye.
Mümkün olduğunca nazik, hafif mahcup bir yüzle, sanki problem bende gibi davrandım.
Hanımefendi, dedim, Büyük bir sorunum var.
Yardım edebilir misiniz?
Kafası karışık şekilde baktı.
Ben mi?
Yardım mı edeceğim?
Buzdolabına yönelip büyük bir pasta çıkardım.
Gerçek kutlamalık pasta; çikolatalı, parlak cam gibi krema, ağır, yuvarlak, renkli şekerlerle süslü.
Fazla gösterişsiz, ama çocukların hemen anlayacağı türden.
Tezgâha koyup içimi çekerek, abartılı bir mimikle anlatmaya başladım.
Bir müşterim sipariş etmişti; son anda vazgeçti.
İşte elimde kaldı.
Kutunun içindekine bakarken, sanki paha biçilemez bir şey var gibi hissetti.
Hemen dolaba geri koyamam zaten, dedim, O reddetmesin diye aceleyle, Bu gece çöpe atamıyorum.
Boşu boşuna gitmesi canımı yakıyor.
O an, bu kısmı gerçekten bir yalan değildi.
Kutuyu ona doğru kaydırdım.
Bana bir iyilik yapıp lütfen bunu alın.
Gerçekten.
Beni kurtarın.
Yoksa çöpe gidecek, işte dayanamam.
Bana baktı.
Pastaya baktı.
Çantasındaki eczane torbasına baktı.
Ve anladı; çünkü yorgun insanlar, birinin size incitmeden nefes aldırmaya çalıştığını hemen fark eder.
Çenesi titredi.
Bir damla gözyaşı yanaktan usulca süzüldü.
Emin misiniz? dedi sesi kırık.
Ben bunu ödeyemem.
Başımı salladım.
Ödemeyi pasta kutusunu alarak yapıyorsunuz, dedim.
Lütfen.
Bana bu iyiliği verin.
Bir insanın parçalanmamak için derin nefes alışı gibi havayı içine çekti.
Kutuyu, cammış gibi dikkatlice aldı.
Teşekkür ederim, diye fısıldadı.
Sadece o.
Yedi rakamlı mumu aldım, üzerine yerleştirdim; herhangi bir kutlama için en olağan şeymiş gibi.
Çıkarken hâlâ yağmur yağıyordu.
Kutuyı başının üstünde, yamuk bir şekilde taşıdı, kendisi ıslandı; ama pastayı korudu, tıpkı küçük bir sevinci kaybetmemek ister gibi.
Kapalı tabelasını çevirdim.
Ve birden ayaklarım tutmadı.
Tezgahın arkasındaki yerde, kasanın ve un kokusunun arasında oturup ağladım.
Ne güzel ne sessiz; sadece ağladım.
Ertesi sabah açınca, posta kutusunda bir şey buldum.
Dikkatlice katlanmış bir defter yaprağı; küçük ellerin özen gösterdiği belliydi.
Pastel boyayla renkli bir resim vardı; kocaman gülümseyen bir kız çocuğu ve kafasından büyük bir dilim pasta.
Yanında, gözlerinde yorgunluk, altında damlalar; herhalde annesi.
Altında, yedi yaşındaki bir çocuğun ürkek el yazısıyla:
Annemin gülümsemesini sağladığınız için teşekkür ederim.
Annem pastanın bir melek tarafından gönderildiğini söyledi.
Anahtarı hâlâ elimde, donup kaldım; yüreğimde aynı anda hem ağlatan, hem güldüren bir şey ağırlaştı, tek bir noktada.
Yaprağı kasanın kenarına astım.
Alkış almak için değil.
Hep hatırlamak için.
Her şeyi düzeltemezsin.
Yorgunluğu silemezsin, fişdeki rakamı yok edemezsin.
Ama bazen, bir doğum gününün kuru muffin ve birkaç kuruşa dönüşmesini engelleyebilirsin.
Her fırtınayı durduramazsın.
Ama, en azından bir anlığına, yağan yağmuru birinin başında tutabilirsin.
Dikkat edin.
Hiç bilemezsiniz, kimin hayatında o kasada bir fişlik mesafeye gelmiş o kırılma noktası var.

Rate article
Lifequest
Gözlerinin içine bakarak ağlayan bir anneye yalan söyledim, çünkü çantasından çıkan ezilmiş eczane fişini gördüm.